29 Eylül 2013

Ahlaksız ahlak bekçileri


Ofiste en yoğun saatlerde ya da gecenin bir yarısında ısrarla çalardı telefon. Ahizenin ucundaki ses eski bir haberden bahseder, yayından kaldırılmasını isterdi. Bu isteği ya mahkeme kararıyla destekler ya da umutsuz bir sesle dile getirirdi. Habercilikte yaşanabilecek 'sıradan' durumlardı belki ama içlerinden bazıları utandırırdı. Telefonu kapatıp 'hata'yı düzeltip, tekrar çalışmaya devam ederdik. Büyük ofislerde hızlı bir tempoda çalışmanın yan etkisidir bu. Hissetmezsin. Bir yanlışı yaşayacak, hazmedecek kadar zamanın yoktur. İş bekler. 'Küçük' bir hatanın başka hayatlarda yol açtığı acıyı tahayyül edemezsin bile. Etmek zorunda değilsin belki de. Gazeteciliğin evrensel kriterleri tam da bunun için vardır zaten. Bu işe duygularını karıştırmaman, kişisel çıkarlarını dahil etmemen, doğruluk, tarafsızlık gibi temel ilkeleri atlamaman için.

''Meyhane çıkışı sokakta öldü'', ''Öldüren içki'' başlıklarını gördüğünüz an anlayabilirsiniz nasıl bir niyetleri olduğunu. Hollanda'da yaşayan grafiker- fotoğrafçı Burçin Tuncer'in İstanbul’daki ölümünü bu şekilde verdi - gazeteden başka her şey olabileceklerini bildiğimiz -  Sabah ve Takvim. Ülkedeki en pis kokuların gazete ve televizyonlardan gelmesi boşuna değil. Yıllardır yaşananları bir an için unutsak bile şu son dört ayda gördüklerimiz yeter herhalde. Tuncer'in ölümünü bu şekilde vermeleri hem hizmet ettikleri 'topluma ayar verme' düşüncesinden hem de ahlak bekçiliğini zorunlu kılan zihniyetlerinden ileri geliyor. Polisten aldıkları bilgilere kendi yorumlarını katmakta beis görmeyecek kadar pervasız, bu pervasızlığı normal algılayacak kadar gazeteci çünkü kendileri. Ülke öyle şirazesinden çıkmış durumda ki hiçbir yerinden tutamıyorsunuz. Düşünün, bir ülkenin başbakanından, bakanlarına, gazetelerinden belediye başkanlarına kadar birçok kişi ve kurum ''Camide içki içtiler'' yalanına dört aydır tutunmaya, bunun gerçek olmadığını bildikleri halde yalanı sürdürmeye devam ediyorlar. (Başbakan'ın 'camide içki içtiler' görüntülerini yayınlayacağız demesinin üzerinden kaç cuma geçtiğini artık hesaplamıyoruz bile) Dolmabahçe Camii Müezzini Fuat Yıldırım yalan söylemediği için, Terörle Mücadele Şubesi'nde sorgulandı, en sonunda da sürüldü. ''Camide seks yaptılar'' diyen bile oldu. Uzatmaya gerek yok, yalan söylemenin, yalan haber yapmanın meşrulaştığı dönemlerden birindeyiz.

Burçin Tuncer'in ölümüyle ilgili habere dönersek; iktidar medyasının 'yaşam biçimi dayatması'na çıkarılan yasalar ve yürütülen politikalar kadar katkısı olduğu yadsınamaz bir gerçek. Bu anlamda muhabir ve editörlerin serbestlik içinde olduğu da açık. Beşiktaş'ta dostlarıyla buluştuğu bir mekanda fenalaşıp, hayatını kaybeden Tuncer'in ölümünü çarpıtarak veren Sabah ve Takvim'in amacının haber vermek olmadığını biliyoruz. Haberin içinde 'polisin numune aldığı ve sahte içki ihtimalinin araştırıldığı' yazarken başlıkta neden 'İçki yüzünden öldü' diye veriliyor biliyoruz. Ya da ölüm nedeni kesinleşmemişken, otopsi raporu dahi çıkmamışken bir muhabir ve editör kafalarına göre nasıl ölüm nedenini başlığa çekebiliyor? Cevap basit. En 'sıradan' haberler bile iktidara destek vermek için yapılıyor. Her habere siyasi propaganda gözüyle bakılıyor. Ve bu uğurda her şeyin mübah olduğunu düşünüyorlar. 

İki gazetenin haber diline baktığınızda da midenizin bulanmaması imkansız. Sabah'ın açık kapı bıraktığı yerleri konunun uzmanı Takvim çoktan kesinleştirmiş. ''Sokak arasında bir meyhane…'', ''Arkadaşlarıyla alkol alan…'', ''İçki içtikten sonra hayatını kaybeden…'' gibi cümlelerle haber yapılırken nasıl nefret kusulur, nasıl haber çarpıtılır, nasıl propaganda yapılır dersi veriyorlar başarıyla. İktidarın içki yasağına destek olmaya çalışan muhabir-editörün yaslandığı kötülüğü görmemek mümkün değil. Haberdeki ayrıntıların bile çoğunun yanlış olduğu o gün yanında olan yakınları tarafından yalanlanıyor ayrıca. (Sokakta değil masada bilincini kaybedip düşmesi gibi önemli detaylar) Buna da şaşırmıyoruz tabii ki.

Mesele Burçin Tuncer'in alkol sebebiyle ölüp-ölmemesi değil. Henüz ölüm sebebi belli değilken bunun yaşam tarzı üzerinden kullanılmaya çalışılması, dahası haberciliğin doğasını yok edecek şekilde haber yapılması asıl sorun. Tuncer'in ailesi ve yakınlarının ne hissettiğini söylemeye bile gerek yok zaten. Bunu düşünebilecek insanlar yok karşımızda. Ethem Sarısülük'ün polis tarafından öldürüldüğü kesinleşmişken bile ölümü edilgen bir şekilde veren (kendi kendine öldürüldü?), polisin adını geçirmeyen, polisi kutsayan, öldürmeyi yücelten bu yayın organlarından ne bekliyoruz ki? Onlara göre bir tek alkol öldürür bu hayatta. Bir masalda yaşıyorlar sanki. İmkanı olsa devletin bütün cinayetlerini de yazarlar alkol, seks ve eğlence hayatı hesabına. Oturdukları masalara bu yüzden getiriliyorlar. Emir alıyor, bu doğrultuda haber yapıyorlar. Asıl sorun gazeteciliği bir araç olarak kullanmaları. (Bunu Türkiye’de yapmayan yayın yok denecek kadar az maalesef) Onlar gibi yaşamayan, düşünmeyenlere hadlerini bildirmek istiyorlar: ‘’İçki içtiler’’, ‘’sarıldılar’’, ‘’öpüştüler’’, ‘’seviştiler’... ‘’Hem de parkta, sokakta, televizyonda, toplum içinde!’’ Cevap veriyorum: Ya ne yapacaktık? 

Unutmadan, bu insanlıktan, gazetecilikten, etikten nasibini almamış haberde araya bir de Gezi Parkı sıkıştırmışlar. ''Gezi Parkı direnişine katılmak için Haziran ayında İstanbul'a geldiği belirtilen Burçin Tuncer…'' cümlesiyle sağ olsunlar iyice açık etmişler niyetlerini. Nerede kalmıştık? Camide içki içtiler... (Evrensel)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder