1 Eylül 2013

Kurtarıcılardan halkı kim kurtaracak?

Mısır’da sular durulmuyor, halk üç yıldır ayakta. Gezi direnişiyle aynı zamanlarda Tahrir Meydanı bir kez daha mücadelenin merkezi oldu. Televizyonlarımızda her gün Mısır’ı konuşan adamlar görüyoruz. Hepsi çözmüş meseleyi. Mısır halkının ne istediğini onlardan daha iyi bilen bir sürü ‘konuşan adam’…  Peki, gerçekten Mısır’da süreç nereye doğru gidiyor? Gündelik hayat nasıl devam ediyor? Devlet ağzının ve şablonların ötesinde Tahrir-Taksim arası mesafe kısaldı mı? Bu konularda kafa yoran, fikrine ve öngörüsüne güvendiğim isimlerden Foti Benlisoy'a bağlanalım...  



Öncelikle Mısır’da gündelik yaşam nasıl şu anda? 
25 Ocak 2011 ile başlayan süreç Mısır’da siyasi anlamda bütün taşların yerinden oynadığı bir süreç. Gerçekten çok büyük bir toplumsal enerjiyi ortaya çıkardı Mısır’daki devrim süreci. Tabii ki kimi açılardan “normal” diyebileceğimiz bir gündelik hayat var ama bu 25 Ocak öncesindeki gibi değil. Bizim açımızdan kestirebilmek mümkün değil. Bütün bu toplumsal kabarışlar gündelik hayatta radikal bir kesintiyi beraberinde getiriyor. Gezi sürecinde biz de şahit olduk: Eylemlilik içinde olmak, büyük toplumsal kabarışlar içerisinde yer almak insanlar için çok sağaltıcı oluyor. Açığa çıkardığı olasılıklarla herkesi bir biçimde mutlu eden kesintiler oluyor bunlar. Gündelik yakıcı, acil meseleler, talepler ön plana çıkıyor ama diğer yandan da daha dün varolmayan potansiyeller, büyük olasılıklar gündeme gelmiyor. Mısır’da bu anlamda iki küsür yıla yayılan bir süreklilik var. Biz Mısır’a hep Tahrir Μeydanı dolduğunda bakıyoruz. Oysa Tahrir boşken de öğrencisi, genci, işsizi, taraftar grupları merkezi iktidar karşısında, ordu, polis karşısında sürekli talepkar ve sürekli yürüyüşler, eylemler gerçekleştiriyor. Gerek Mısır içindeki elitler gerekse emperyal merkezler Mısır’daki durumun normalleşmesini bekliyorlar, normalleşmeyi özlüyorlar. Bu normale dönüş ise bir türlü gerçekleşmiyor.

Mısır’a nasıl bakmak gerekir?
Mısır’ın artıları ve eksileri yaşadığımız dünyanın artıları eksileriyle anlaşılabilir. Biz de yüzeysel bir Mısır bakışı var. Oradaki mücadelelere bize ilham veren mücadeleler olarak bakmıyoruz. Bugün dünya ölçeğinde bir mücadelenin parçası olmayı, Tahrir’den bağımsız olarak düşünemeyiz ki. Bütün bu mücadeleler bilinçli ya da bilinçsiz birbirine bakan, birbirinden ilham alan, taktikler, sloganlar ödünç alan, etkileşen mücadeleler. Bizim kendi “milli oryantalizmimiz” olduğu için Doğu toplumlarının mücadelelerine bakmak istemiyoruz. Oraya bakmamız gerekiyor, oradan esinler almamız gerekiyor.


Peki, sürecin geleceğini öngörmek mümkün mü?
Zor, bir taraftan bütün ülkeyi, çok farklı kesimleri seferber eden bir süreçle karşı karşıyız. Bir anlamda sürecin zaafları da var. Çok güçlü bir kitle mobilizasyonu olmasına rağmen bu iki küsür yılda kitleler kendi öz örgütlülüklerini yaratmış değiller. Yani, siyasal yapı karşısında alternatif bir kurumsallaşma yaratılabilmiş değiller. Elbette, yeni bağımsız işçi sendikaları, öğrenci örgütleri, çeşitli dernekler var. Sivil toplumda muazzam bir canlanma var. Ama bu rejime alternatif kurumlar henüz bu süreçten çıkmadı. Çıkmadığı için de her büyük kabarışın sonrasında bu devrimci sürecin çalınması gündeme geliyor. Ya Ordu çıkıyor ‘ben sizi kurtarırım’ diyor, ya Müslüman Kardeşler çıkıyor… 

Bu ‘lidersiz olmanın zaafları’ ile ilgili bir durum mu?
Kurtarıcılardan halkı kimin kurtaracağı meselesi... Bunun organları henüz oluşmuş değil, bu da sıkıntı yaratıyor. Bununla paralel olarak şöyle bir şey var. Solun zayıf, güçsüz olması, henüz radikal bir siyasi seçeneği ortaya koymak durumunda olmaması da etken. Dolayısıyla mevcut yönetimden başka nereye gidilebileceği konusunda kafalarda sorular var. Temel slogan, “ekmek, hürriyet, sosyal adalet”. Çoğumuzun sandığının aksine mevzu sadece Mübarek’in gitmesi değil. Yoksulluk, yolsuzluk, siyasal oteriterizm bir patlamaya yol açtı. Şu açıkça görülüyor, yukarıdakiler eskisi gibi yönetemiyorlar aşağıdakiler de eskisi gibi yönetilmek istemiyorlar. Mısır’ı yeniden nasıl yöneteceklerinin yolunu bulabilmiş değiller ama aşağıda da ‘biz şunu şunu istiyoruz’ diye şekillenmiş, somut, geniş bir toplumsal rıza edinmiş alternatif bir siyasal seçenek ortaya çıkmış değil. Dolayısıyla bu durum sürekli belirsizlik hali yaratıyor. Bu kendine has bir ikili iktidar durumu yaratıyor. Bir taraftan Mısır’ı yeniden yönetilir kılmaya çalışan elitler var (ordu, Mübarek döneminden arta kalmış bürokratlar, Müslüman Kardeşler, ABD vs.), bunlar amiyane tabirle ‘evliyi evine, köylüyü köyüne göndermek’ istiyorlar, devrim sona ersin istiyorlar. Bir türlü bu kapışma berraklığa ulaşabilmiş değil. 


Gezi’de de çok konuşuldu, nasıl bir lider olmalı ya da bekleniyor?
Bu liderlik meselesini çoğu zaman yanlış okuyoruz. Gökten inecek bir mesih, kurtarıcı, bir büyük adam arayışı devrimci sürecin adına yaraşır bir şey değil. Benim bahsettiğim güçlü bir figürün ortaya çıkması değil. Güçlü bir figür çıkarsa ancak yönetenler katından çıkabilir.  Devrimi sona erdirmek ister bu figür. Devrim safından beklenmesi gereken güçlü bir figürün çıkıp her şeyi toparlaması değil.  Bahsettiğim, devrim safından gerçekleşebilir, reel, politik bir alternatifin ortaya çıkabilmesi, kitlelerin kendş mücadeleleri içerisinden böyle bir seçeneğin çıkması. Bu da birden olmaz. Kaldı ki bu sadece Mısır’ın sıkıntısı da değil. Son 5 yıldır yeni bir mücadele dalgası var dünyada. Türkiye gibi çok güçlü politik hegomanyanın olduğu bir ülkede bile büyük bir kalkışma, direnişle karşı karşıyayız. Bu bize dünya ölçeğinde bir radikalizasyon dalgasıyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor ama bu dalganın bir eksikliği, solun, emek hareketinin ve toplumsal hareketlerin zayıflamış olduğu bir dönemde gerçekleşiyor olması. Bu da şunu getiriyor, çok büyük toplumsal kabarışlar, patlamalar görüyoruz ama bunlar kısa zaman sonra aynı hızla geri çekiliyor. Büyüyen mücadeleler görüyoruz ama bunlar güçler dengesinde ezilenler lehine kalıcı bir kaymaya neden olmuyor henüz. Bunun bir ton nedeni var ama esas olarak toplumsal ile siyasal olan arasında bir senkronizasyon sorunu var. Bir patlama var ama siyasal sahnede kalıcı dönüşüme yol açmıyor. Bu yüzden gel git’ler yaşıyoruz. Gezi’ye de böyle bakmak gerekiyor. Biz de böyle gel git’li birdöneme girmiş olduk Gezi’yle.


Biraz da Mısır’da medyanın rolü ve işlevinden bahsedebilir miyiz?
Medyanın karanlık bir rolü var. Mübarek döneminde büyük ölçüde devlet tarafından kontrol edilen bir medya vardı. Mübarek sonrasında da özellikle Müslüman Kardeşler’in yönetiminde olduğu süreçte hali hazırda rejimin eski adamlarının yönettiği bir medya var, bir de Müslüman Kardeşler’in kendi organları var, onlar da merkez medyayı yönetmek için eski adamların yönettiği medyaya sızmaya çalıştılar. Bu da bir kapışmaya neden oldu. Çok polarize bir medyayla karşı karşıyayız. İki kanat da aslında halkın taleplerini bir devrimci retorik kullanarak bastırma özlemi içerisinde. Bunlar zaman zaman anlaşmaya girseler de kimin nereyi tutacağına dair ciddi bir rekabet de var. İkisi de halk hareketini kendine yamamak için ciddi dezanformasyon kampanyaları yürütüyor. 


‘Sokağın sesi’ olan bir medyadan söz edilebilir mi?
Sosyal medya mecraları etkili. Küçük dergiler, yayınlar da var ama en etkili, belirleyici olan sosyal medyaydı ve hala da öyle. Benim bildiğim kadarıyla en azından bir Halk TV örneği yok Mısır’da. Özlememiz Halk TV mi onu da bilmiyorum tabii. (Gülüyor)


Sansür orada da işliyor değil mi?
Çok daha yoğun bir şekilde hem de. Ordu devreye girdikten sonra bir takım medya kuruluşlarında Müslüman Kardeşler’e yakın olan kişileri görevden aldı. Çok açıktan bir sansür uygulanmıyor şu an ama ordunun geleneği belli. Hem uluslararası meşruiyetini zedelememek, hem de içeride kendine yamamaya çalıştığı halk hareketini kendi karşısına almamak için şu anda elini ürkek alıştırıyor. Müslüman Kardeşler’e karşı kanlı saldırıları oldu ama kapsamlı bir medya hareketine girişmedi. Ordu Müslüman Kardeşler üzerinde bir talim, egzersiz yapıyor ve tabii ki onu bastırdıktan sonra sendikalara, kadın hareketlerine, gençlik örgütlerine yönelecektir. Kalmış olan bağımsız medya organlarına yönelecektir. Mısır bir sıkışma haliyle karşı karşıya. Ordu bu halk hareketini koçbaşı olarak kullanarak kendi otoritesini sağlamlaştırmaya çalışıyor. Dolayısıyla iki otoriterizm arasında halk hareketinin, medya bağımsızlığının, siyasal hareketlerin sıkışmasıyla karşı karşıya kalabiliriz.

Gezi’de de eylemlerden uzak duran büyük bir kitle vardı. Mısır’da bu kitlenin ruh hali nasıl? Hayatın normale dönmesini isteyen büyük bir çoğunluk söz konusu mu?
Mısır’da turizm bitmiş bir vaziyette mesela. Ordu da Müslüman Kardeşler de bu ‘sessiz çoğunluğa’ oynadı. ‘Aman normalleşme yaşansın, gündelik hayatı sürdüremez hale geldik’ deniyor. Gezi‘de de iktidar sessiz çoğunluğun muhafazakâr refleksine oynadı. Mısır sınıfsal olarak öyle bölünmüş bir ülke ki, örneğin Mısır’da 25 Ocak’ta başlayan devrimci sürecin artçı şokları kırsal kesime daha yeni ulaşıyor. Ya da Mısır’ın en yoksullarına bu sene yeni ulaşmaya başladı sarsıcı etkileri. Devrimci sürecin ilk etabında devreye girmemiş toplumsal güçler şu anda devreye girmiş durumdalar. 

Toplumsal eşitsizlik, yoksulluk, gıda ile ilgi sübvansiyonların kesileceğine dair haberlerin artması insanlarda ‘bir şeyler yapmalıyız’ fikrini pekiştiriyor. Mısır’ı düşünürken Türkiye’den farklı olarak bunu akılda tutmak gerekiyor. Mısır çok ciddi bir iktisadi krizle karşı karşıya. Toplumun dokularını lime lime eden bir kriz. O yüzden de Türkiye’de karşılaşmadığımız bir işçi militanlığıyla karşı karşıyayız Mısır’da. Gezi büyüktü, kapsamlıydı, milyonlar katıldı ama örgütlü ya da örgütsüz işçi sınıfında bir angajman yaratmadı. Büyük toplumsal kesimler Gezi’yi sempatiyle izledi, tarafsızlıkla izledi ama neticede izledi. 

Mısır’da eylemler çok şiddetli geçiyor, ölümler, tecavüzler sokaktakileri ve dışarıdan bakanları nasıl etkiliyor?
Başından itibaren polisin ve ordunun tavrı çok sertti. Bildiğiniz gibi gerçek mermi kullanılıyor. O şiddet aslında kitleselliği azaltan değil artıran bir şey. İlginç bir denklem o. Biz de oldu, korku duvarını aşmak denilen şey. Sokağa çıkıp, polisle, askerle karşı karşıya gelip kazanabileceğinizi görüp, barikatı aştığınızda şiddetin sindiren değil öfkeyi kabartan bir etkisi oluyor. Her iktidar açısından çok ciddi bir sorun o, bu dengeyi, şiddetin ‘kıvamını’ tutturabilmek. Bir yerden sonra, insanlarda kolektif olarak bir damarı tetikledikten sonra tam tersi bir etki yaratmaya başlıyor şiddet. 

Tecavüz ve taciz vakaları ise işin olumsuz tarafı, kadınların sokaktan çekilmesi ve daha temkinli olması gibi sonuçları oldu ama şunu da gördük, büyük gösteriler sırasında kadın örgütlerinin taciz-tecavüz vakalarına karşı önlem ve inisiyatif aldıklarını gördük. Önemli girişimlerdi. Kadınların sokakta var olabilmesi açısından önemliydi. Mısır’da eylemler çok kalabalık ve kadınların siyasal ve sosyal hayata aktif tutum alması meselesi özellikle son 20 yıl içerisindeki gerilemeler nedeniyle daha problemli bir hal almıştı. Bütün Ortadoğu ülkelerinde gördüğümüz muhafazakarlaştırıcı, muhafazakar-islamileştirici politikalar devlet katından indirilmiştir. Bu yüzden Mısır’da da kadınların rolü başından beri önemliydi.

Taksim-Tahrir karşılaştırılması yapmak gerekirse…
Bizim açımızdan Mısır’ı diğer ülkelerdeki mücadelelerle birlikte aynı boylamda görmek gerekiyor. Gezi’nin iki temel talebi var bana göre; bizlere ait olan ortak alanların ticarileşmemesi ve bununla bağlantılı olarak ‘bizimle ilgili kararları kim alıyor?’ gibi demokrasiye dayanan bir mesele. Mısır ya da Yunanistan, Brezilya, Bulgaristan bundan farklı değil aslında. İfade edilen taleplerin somut olarak kalkış noktası farklı görünebilir ama talepler ve yönelim ortak aslında. 

Diğer yandan, sosyal medyayı kullanmak, kamusal alanın yeniden ele geçirilmesi bakımından da Taksim ve Tahrir çok benzer. Mücadeleyi yürüten sosyal aktörün profili benzer. Mısır’da esas olarak bir gençlik hareketiyle karşı karşıyayız. Orada da tahsilli, mektepli, beyaz yakalılar ve işsiz gençler olduğunu görüyoruz. Derine indikçe bu tip paralelleri görmek mümkün zaten. Mısır’da da çok ciddi bir mizah var, müzikte, sinemada, grafitide çok ciddi bir canlanma var. Taraftar gruplarının en az Türkiye kadar etkin bir rol oynadığını görüyoruz. Bu bir tesadüf mü, değil. Mısır’da çok daha yoğun hatta. Dolayısıyla hem genel anlamda aynı mücadelenin parçası olması hem de mücadele taktikleri, söylemler, kullanılan araçlar itibariyle paraleller yakalamak mümkün. Farklılıklar var ve bu farklılıklar mücadelenin yönünü, seyrini belirleyecektir ama paralellikleri görmezden gelmemek gerekir.

Peki bu mücadeleler nereye doğru gider?
Küçük şeyleri önemsemeliyiz. Gezi direnişiyle şu 10 küsür yıllık iktidar karşısında toplumsal hareket ilk defa siyasal iktidara geri adım attırabildi mesela. Bunu küçümseyebiliriz ama park hâlâ duruyor. Bunun yegâne nedeni bu mücadeleydi. Bu kazanımlar önemli. Bir şeyleri değiştirmeye dair inancımız yeniden pekişince moral güçler dengesinde anlamlı bir değişiklik meydana gelecek. Esas olarak moral güçler dengesinde bir değişikliğe, yani ideolojik, fikirsel değişime yol açabilirse bu mücadeleler, o zaman sosyal güçler dengesinde de bir değişim yaşayabiliriz. Devrim lafının son 3-4 yılda bu kadar popülerlik kazanmasının tesadüf olmadığını düşünüyorum. Çoğu zaman abartılarak ifade edilen bir şey elbette. Her toplumsal kabarışa devrim dememek gerekiyor ama kavramları teraziye koyup hangisi doğru demekten ziyade bir radikal dönüşüm özleminin düne göre çok daha geniş bir kitle karşılık bulmaya başlaması önemli. Artık alternatif aramaya başlayacağımız bir çağa giriyor olabiliriz.

Bizim açımızdan Gezi direnişiyle Mısır’ın da parçası olduğu tarihe girmiş olduk, o tarihe girmiş olduk. Akdeniz’in güneyi ile kuzeyi fokur fokur kaynamaktayken Türkiye (o sermayedarların çok sevdiği lafla) bir istikrar adasıyken bugün artık değil. Çok büyük bir kitle sokağa çıktı, polis barikatını aştı, çok şey kazanmadı belki ama yapabilir olduğunu gördü. Kendi kendini örgütleme kapasitesini geçmişte olmadığı kadar güç ve güven kazandı. Bu deneyimin de kolay kolay kolay silinmeyeceğine inanıyorum. Gezi’ye de böyle bakmak gerekiyor, Gezi’nin siyaset sahnesinde hemen meclis aritmetiğini nasıl değiştireceğine bakmamak gerekiyor, bakılması gereken esas şey moral güç dengesinde yarattığı dönüşüm, insanlarda yarattığı siyasal özgüven sıçraması bunun da siyasal ve sosyal sonuçlarını yarınki mücadelelerde çok ciddi bir şekilde göreceğimize inanıyorum. (SabitFikir - Eylül)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder