13 Ağustos 2013

İçimdeki darbe aşkı bambaşka

Aslında anlamak lazım iktidarı. Gezi direnişi karşısında ne yapacaklarını bilemediler. İçlerinde kaldı. Suratlarındaki 'o ne yapacağını bilemeyen' çocuk ifadesi hoşumuza gitmedi değil. Şiddetle, yalanla örtmeye çalıştılar gerçekleri, olmadı. Sonra bir hazımsızlık, yılllardır yasakladıkları Taksim Meydanı nasıl günlerce polissiz, devletsiz kalmıştı. Nasıl o kadar flama, bayrak asılmıştı. O sloganlar, yazılar, nasıl da dalga geçilmişti hükümetle. Haşa bu nasıl gerçekleşebilir(di)! Ama gerçekleşti. Hala atlatamadılar bu travmayı.


Daha çok yalan, kirli oyun dönecek elbette. Ancak, en kendilerine yakışanı kesinlikle darbe söylemleri oldu, olmaya da devam ediyor. Ağızlarını her açtığında Gezi'yi darbecilikle suçlayan, direnişi ulusalcı-militarist kalıplara sokmaya çalışan iktidar ve medyası, direnişin başlangıcından bugüne darbe argümanlarını kullanmaktan, halka olağansütü hal koşulları yaşatmaktan, cadı avına çıkmaktan, linç kültürünü beslemekten ve bütün darbe yönetimlerinde kullanılan kirli yollara başvurmaktan vazgeçmedi, vazgeçeceğe de benzemiyor. Mevzu bahis olan 'AK Parti 12 Eylül döneminden beter' türü söylemler değil. Mesele, iktidarın belli gelenekleri sürdürmekten ve geçmiş dönemlerdeki kadar pisleşmekten vazgeçmemesi.

Böylesi içi boş ve eski tatktiklerle oynayan bir iktidarı anlamak için Pablo Larrain imzalı No'ya bakılabilir mesela. Şili'de darbeyle başa gelen diktatör Pinochet'nin binlerce ölüm ve faili meçhullerle dolu yıllar sonrasında uluslarası baskılarla başkanlığını referanduma götürme sürecini konu alıyor film. Diktanın gücü, baskısı ve aldığı halk desteğine karşın, muhalefetin rejimi değiştirmek için son derece kısıtlı imkanı ve engellerle hazırlayacağı 15 dakikalık reklam şansı vardır. No'nun gösterdiği çok şey var, (Cuntaya karşı verilen mücadelede mizahın gücü, halkın darbeye ve cuntacılara bakışı, iktidarın hayata bakışı ve direniş...) onlardan biri de otoriter rejimlerin, diktaların halkına karşı savaş açarken hep aynı taktikleri kullandığını basit bir şekilde hatırlatmasıydı. Özellikle Gezi direnişi sonrasında - bir kez daha - izlerseniz No'yu iktidarın kalkıştığı her hamlenin, Başbakan'ın ağzından çıkan her sözün tarihi bir klişeden öteye gitmediğini rahatlıkla görebilirsiniz.

Şu ağızlarına doladıkları ekonomik iyileşme ve ülkenin geleceği klişesine bakalım. Gezi eylemleri başladığından beri sürekli ülkenin son 10 yılda nasıl kalkındığından bahsedip duruyorlar. Hatta bununla ilgili Melih Gökçek düzeyinde bir video bile hazırladılar.  Meselelenin bununla alakalı olduğunu zannettiklerine mi yansak bilmiyorum ama ülkede onca aç, işsiz, güvencesiz, bir ömrü kıtlık içinde geçiren insan varken, işçi ölümlerinde sınır tanımazken birilerini zengin ettiklerine şüphe yok elbet. 5 insanı öldürmüşken dahi kaldırım taşlarından, otobüs duraklarından bahsedecek kadar şuursuzlar üstelik. Ama yalnız değiller. Bütün cuntalar da aynı taktikleri kullandı. No'da gördüğümüz gibi onca ölüm, yok edilen hayat sonrasında televizyonda sürekli ülkenin ileriye gittiğinden, halkın refaha erdiğinden bahsediliyor. Hakkını vermek lazım, bunun etkili olduğu kanıtlanmış defalarca. Filmde Pinochet'ye Evet diyecek bir kadın gerekçe olarak 'ülkenin iyiye gittiğini' söylüyor mesela. Öldürülen insanlar sorulduğunda ise ''Artık geçti  o günler'' diyor. Önümüze bakalım yani! Kanla bir tarih yazılırken ekonomi ve refah yalanları/ ikiyüzlülüğü hep başrolde. Peki, AK Parti, milyonlarca insan ölürken hayat güzelmiş gibi yapan diktatörler külliyatının arasında kendisini nasıl farklı konumlandırıyor acaba? Devletin öldürdüğü Abdullah Cömert'in ağabeyinin şu sözleri şu yeterli bence: ''Kardeşim öldürüldüğünde üstünden hiç para çıkmamış. Susadığında ne yapıyordu, acıktığında? O direnmeyecek de kim direnecek?''



İktidarın sorulara cevap verme gibi lüksü(!) yok, biliyoruz. Soru sormak yasak. Kendi sorup kendi cevaplıyorlar. ''Bunu bunu yapmadık mı biz?'' 'Evet yaptık'', ''Mutlu değil misiniz?'' ''Mutlu olmaz mıyız'' gibi psikopatça işleyen bir sistem. Yine de soruyoruz işte. (Var bizde de bir sorun) Seçimle gelen bir parti evlere, yatak odasına, hatta zihinlere girme hakkını kendinde görüyorsa herhangi bir darbeciden ne farkı kalıyor? Konu bir takım insanların ya da çoğunluğun mutluluğu, huzuru, üç maymunu oynamaları ise bu darbe dönemlerinde de görülmüş. No'da da altı çizilmeden gösteriliyor çoğunluğun Pinochet'den memnun olduğu gerçeği.... Yani, Erdoğan'ı seven kadar Pinochet ve diğer diktatörleri seven de oldu her zaman, konu sevilmekse eğer. Büyük bir çoğunluk mutluydu diye bu diğer insanların şiddet görmesini, ölümünü meşru kılabilir mi? Bunu sormak bile korkunç ama daha da korkuncu iktidara göre cevap evet. Seçimle gelen 'büyük başbakan' polislerinin kahramanlık destanı yazdığını söyleyebildi. Aynen bütün diktatörler gibi. Ölenlerin, hastanede yatanların aileleri bile arayamaz. Büyük. Çok büyük!

Öte yandan AK Parti'nin darbe karşıtlığı da her geçen gün daha komik bir hal alıyor. (Ergenekon gibi davalar fazlasıyla karışık, bu yazının konusu değil ama) darbecileri yargılıyorsun, askeri vesayeti bitiriyorsun diyelim. Şimdi şuradan bakalım. Darbe olan ülkelerde önce televizyonlar ve gazeteler susturulur, ele geçirilir. Buralardan sürekli yasaklar, yapılacaklar, kolluk kuvvetlerinin huzuru sağlayacağı haberleri yapılır. Bağımsız, küçük medya kuruluşları, sendikalar, örgütler, kapatılır, bağımsız gazeteciler gözaltına alınır, öldürülür, sokakta siviller takip eder vs... Bunların hiçbirini AK Parti yapmadı değil mi! Darbe yok ama sürekli deja vu yaşıyoruz, o nasıl olacak? Medya her dönem kirliydi ve iktidarlar medyayı kontrol etmek ister, bu bilgilere doyduk zaten. Ancak, gelinen noktada bütün büyük televizyon ve gazeteler sana bağlı, genel yayın yönetmenleri sürekli Ankara'yla irtibat halinde. İzin verilen haberler dışında gerçeklerin gösterilmesi yasak. Uludere katliamını bile haber yapmak için haber kanalları başbakan danışmanlarından onay beklerken hâlâ medyadan şikayet ediyorsa başbakan (AK Parti - cemaat çatışmasını dışarıda tutarsak) kusura bakmasın akıllara yine 12 Eylül, Arjantin, Şili vs. geliyor. Kendisini oraya kimse yakıştırmıyor, bu bir devlet geleneği. Başbakan o darbeciler gibi konuşup, onların yaptıklarını yapmaktan kendini alıkoyamıyor. Kaldı ki medyayı boşverelim bir basın toplantısında tek bir soruya bile tahammülü yok.


Konuyu hafiflemek için biraz da Melih Gökçek'e bakalım. Ciddiye alınmayacak kadar ucuz olabilir ancak misyonu tam da darbe sonrası televizyon ve gazetelere servis edilmiş dezanformasyona uğramış videoların toplamı gibi. Yanlış bilgi, yanlış görüntüler, provokasyonun hası, halkı kandırma, ucuz estetik, ahlaksızlık, vicdansızlık, insansızlık. Darbe dönemlerinde (ve aslında otoriter toplumlarda her zaman) yüzü kapalı göstericilerin nasıl da düşman olduğu, kolluk kuvvetlerinin halkın dostu olduğu üzerine beş paralık videolar, resimler hazırlanır, uydurma hikayeler servis ediliyorsa işte Melih Gökçek ve türevleri bunun için nefes alıyor şimdi. Basit bir belediye başkanının Ethem Sarısülük'ün polis kurşunuyla öldürülmesinin ardından polislere teşekkür pankartı asacak kadar pervasızlaşmasının sebebi de iktidar değildir muhakkak!

5 insan polis/devlet tarafından öldürüldü. Öldürenlere ceza yok. Görüntülerle kanıtlandığı halde görev dışı keyfi şiddet uygulayan polislere ceza yok. Pala, satır ile eylemcilere saldıranlara ceza yok. Gazdan kaçan eylemcileri içeriye aldıkları için mekan sahipleri tehdit edildi. Sırf sokağa çıktıkları için insanlar gözaltına alındı. Sırf istedikleri bilgiyi vermediği için müezzin Terörle Mücadele Şubesi'nde sorgulandı. Eylemlere katılanlar terör örgütüne dahil edilmeye çalışılıyor. Gaz maskesi, baret gibi şeyler suç unsuru sayıldı. Camide içki içildi gibi sayısız yalan söylendi. Başbakan'dan en şağaıya kadar her gün yalan söylemeye devam ediyorlar. Twitter'da Ak Parti kurmayları, Başbakan danışmanları ve ne idüğü belirsiz belediye başkanları insanarı tehdit edip, linç etmeye kalkıştı. Medya diye bir şey yok. Korktukları için iktidarı rahatsız edecek her şey yasak. 'Her yer Taksim, her yer direniş' sloganı attığınız anda saldırıyorlar. Tribünlere bile slogandan korktukları için saçma yasaklar getirildi. Şu iki ayda yaşananlara baktığınızda, bu kirli devlet politikasının darbe dönemlerinde aynen uygulandığı rahatlıkla görülebilir. Çünkü sermaye denilen şey her şeyden büyük. Demokrasi, darbe, cumhuriyet, krallık farketmiyor. Büyük hesaplar dönerken harcanan insanlarız sadece. Harcanmamak, en azından harcanmaya karşı çıkmak için yapılacak şeyleri 31 Mayıs'tan itibaren görmüş, yaşamış olduk. (No'yu yani Şili'yi hatırlarsak bir daha; bütün kirli oyunlara karşı, 15 dakikalık kısıtlı zamana rağmen, mizahla, zekice yöntemler ve tercihlerle, gösterilene ve gösterilmeyenlere karşı başka bir alternatif üreterek cuntadan kurtulmayı başarıyorlar. Hikayenin sonuna ve başarıya bakmaktansa hikayenin kendisine bakmak Gezi direnişini okumak için de doğru bir yaklaşım olabilir belki.)

Televizyonda hala bar bar bağırıyorlar, darbelere karşı dimdik ayaktayız, yedirtmeyiz, sandıkta hesap görülür diye. Fark etmiyorlar, korktukarı şeyin kendisi haline gelmişler. Bizim için de fark etmiyor. Kendi kutsallarını ve kafasındakileri dayatmaya çalışan her iktidara karşı direniş şart. Ve daha da güzeli, hak, özgürlük sokakta (da) aranır. Sokak güzel. Ve, Ethem, Ali İsmail, Mehmet, Abdullah ve Medeni'yi unutursak zaten iktidara ağzı açık bakanlardan farkımız kalmaz. Unutursak da kalbimiz kurusun.



Bkz.  Direniş filmleri 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder