16 Ağustos 2013

Beş engel

Lars Von Trier 2003 yılında çektiği belgeseli Beş Engel'de (De fem benspaend) en sevdiği yönetmen Jorgen Leth'in sınırlarını zorlamak için bir proje geliştirir. Projeye göre Leth, Perfect Human adlı kısa filmini Trier'in koyduğu 5 engelle yeniden yeniden çekecektir. (Küba'da, set kullanmadan çekmesi, animasyon olarak çekmesi gibi engellerle) Mükemmelliyetçilik, baskı, hayal gücü gibi birçok kavram üzerine düşünmeye sevk eden film sinemasal çerçevenin dışında aslında başka disiplinler ya da çok farklı alanları da kapsayan bir yeniden okuma biçimine de imkan tanıyor.


Kısıtlama ve engellerin yaratıcılığı artırdığı her zaman söylenir. Hatta bu konuda sayısız somut örnek olduğu için bunu 'kesin bilgi' olarak kullanmak çok da yanlış olmaz. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, Gezi direnişinde ortaya çıkan mizah ve protesto biçimleri hala tazeliğini koruyor. Ya da diğer Occupy hareketleri, Mısır'daki direniş, sosyal medyanın özellikle Twitter'ın işlevi... Ya da yasak ve yaratıcılık dendiğinde akla ilk gelen örneklerden İran sinemasına bakalım, hem sinemacıların çalışma koşulları, hem de içerik olarak önlerine çıkan yüzlerce duvara karşı dünya sinemasının en önemli duraklarından biri olan İran'da yönetmenler başka anlatım yolları yaratmayı başardı. (Elbette İran sinemasını salt yasaklara bağlamak gibi bir hataya da düşmemek gerekir) Birçok önemli keşiften tarihi olaya kadar örnekler çoğaltılabilir fakat bu teori her koşulda işler diye bir sonuç da çıkarılamaz maalesef. Öyle olsaydı Türkiye'de gazetecilik bunun için en ideal alan olabilirdi.

Türkiye'de medyanın önündeki engeller medyanın var olma biçimi haline gelmiş vaziyette. O yüzden iktidarlar tarafından koyulmuş onlarca engel de sistemin işleyişini sağlayan parça görevi görüyor.  Başka örneklerde olduğu gibi yasaklar yeni alternatiflere, imkanlara yol açmıyor gazetecilikte. Her çalışanın kanıksadığı, memurlaşmasına yol açan bir sistem söz konusu. Şu andaki iktidarın bunu çok ileri(!) bir seviyeye taşımasıyla gazeteciliğin yapılamaması meselesi hiç olmadığı kadar konuşulmaya başlandı. Ancak, henüz bir şey değişmediği gibi her istifa eden, işten atılan da (özellikle ünlü isimler) hikayeyi kendisinden başlatmaya çalışıyor. Engeller ise kaya gibi durmaya devam ediyor.

1. Engel: Gazetecilik yapmayacaksın

''İletişim yalnızca gazetecilere ya da onu meslek edinenlere ait değildir. Herkese aittir. O yüzden, demokrasi ve insanlığın bir faktörü olarak kalması gerekir.'' (Dominique Wolton)

Gazetecilik yapmadan gazetecilik yapmak. Kulağa çok eğlenceli geliyor! Paranoyakça hatta psikopatça ama istenen bu. (İlk engel bu olunca gerisi teferruat gelebilir hatta.) Araştırmak yok, sorgulamak yok, etik diye bir şey olmasa da olur. 5N1K tedavülden kalkalı epey bir zaman oldu. Peki gazetecilik nasıl oluyor? Sözlük anlamı gibi basit bir şey düşünülebilir. Bir gazetenin, derginin çıkmasında, internet sitesinin güncellenmesinde, televizyondan yayın yapılmasında görev almak. Bir robot gibi. Sadece söylenileni yapmak. Doğru bilgi verip vermemek hiç önemli değil. Gördüğün bir yanlışı söylemen, düzeltmen çalıştığın kurumun çıkarları ve kirli ilişkileriyle doğrudan orantılı. 'Gerçek' bir haber yapmak istemen de keza öyle. Direnebildiğin kadar direnebilirsin, elinden geleni yapabilirsin ama sonuçta yukarıdan aşağıya verilmiş ültimatomlar ve çoktan alışılmış kurallar vardır. Özetle çürümüşlük. Ve o kadar değişmiyoruz ve sorunluyuz ki gazeteciliği kavramsal açıdan (Ticari gazetecilik, partizan gazetecilik, objektiflik, toplumsal sorumluluk, kimin için, nereye kadar özgürlük gibi...) tartışmak kahve muhabbetlerine dönmüş vaziyette.

15 Ağustos 2013

'Normal algısı, Doğan görünümlü Şahin gibi'

'Biz'i en çok 'normal' öldürüyor. Önyargıyla başlıyor, ayrımcılık, şiddet, ölüm diye devam ediyor. Hepsi normal ama! Sokağa çıkın, gazeteye, televizyona bakın, yaşanan her şey normal. Bir tek 'farklı' olmak 'normal' kabul edilemez. Dini sebepler, devlet ya da aile yapısı, ya da gündelik yaşam, alışkanlıklar vs fark etmiyor her yol kapalı. Modern dünyada bile yer yok farklı cinsel yönelimlere. Tek tip olsun, bizim olsun!


Homofobi-transfobi öyle bir şey ki, en özgürlükçü, ağzından adalet düşmeyen insanlarda bile her an karşınıza çıkabiliyor. Devlete bakarsak teşhis hazır; eşcinsellik bir hastalık zaten. Sokak desen farklı değil, çocukluktan beri alıştırılıyorsun bu dile, bakış açısına, küfürlerin en ünlülerini hatırlayalım yeter. Kamuoyu yoklaması için her daim en ateşli konulardan biri mesela. Cevapları hazır ve şaşırtması çok zor maalesef.

Söz konusu cinsellik ve cinsiyet olunca insan hakları daha görünmez, adalet, özgürlük gibi kavramlar da daha anlamsız hale geliyor galiba. 'Biz'i en çok 'normal' öldürüyor derken mecazi değil, gerçek anlamı tercih etmemiz de o yüzden anlaşılır olsa gerek. Geçtiğimiz ay yine bir trans cinayeti işlendi, trans kadın Dora Özer evinde bıçaklanarak öldürüldü. Hikayeyi araladığınızda ülkenin tarihini/gerçeğini bulmak mümkün.

Mevzu yerinde duruyor, sağlam ama hiç mi bir şey değişmiyor? Bu konuda –hatta birçok konuda– soru sormak için en doğru adreslerden birisiyle, akademisyen-yazar Aksu Bora’yla konuştuk. Ve, bir not olarak 'normal' ve 'farklı' kelimelerinin neye karşılık geldiğini bilmediğimi belirtmek isterim.

Newsweek'te yayımlanan ve Türkiye'de eşcinsellerin yaşadığı sorunları konu alan bir makalede, 'Türkiye'de işlerin yavaş da olsa iyileşmeye başladığı' yazıyordu. Bu görüşe katılır mısınız? Böyle bir veri var mı bu yorumu yapmak için?
Tabii, bazı ''işler'' iyileşiyor. Yirmi yıl önce gazetelerde “g.tveren” gibi tabirler rahatlıkla kullanılabiliyordu; bugün "marjinal" filan türünden kibar ifadeler kullanmaları gerekiyor! Şaka bir yana, eşcinseller çok sağlam ve yaygın biçimde örgütleniyorlar, bunun da elbette sonuçları oluyor: Yasama faaliyetlerinde lobicilik yapmaktan medya izlemeye, insan hakları örgütlerinde güçlü biçimde yer almaya kadar pek çok şey yapıyorlar. Ben o "zihniyet dönüşümü" denen şeyden pek anlamam, yasal düzenlemeler, politik müdahaleler, müzakereler önemlidir; zihniyet öyle değişir ancak. Bir bakanın, "eşcinsellik hastalıktır," deyivermesi, nefret suçunun hukuken düzenlenmesiyle engellenebilir örneğin, zihniyet değişimi bekleyerek değil.

13 Ağustos 2013

İçimdeki darbe aşkı bambaşka

Aslında anlamak lazım iktidarı. Gezi direnişi karşısında ne yapacaklarını bilemediler. İçlerinde kaldı. Suratlarındaki 'o ne yapacağını bilemeyen' çocuk ifadesi hoşumuza gitmedi değil. Şiddetle, yalanla örtmeye çalıştılar gerçekleri, olmadı. Sonra bir hazımsızlık, yılllardır yasakladıkları Taksim Meydanı nasıl günlerce polissiz, devletsiz kalmıştı. Nasıl o kadar flama, bayrak asılmıştı. O sloganlar, yazılar, nasıl da dalga geçilmişti hükümetle. Haşa bu nasıl gerçekleşebilir(di)! Ama gerçekleşti. Hala atlatamadılar bu travmayı.


Daha çok yalan, kirli oyun dönecek elbette. Ancak, en kendilerine yakışanı kesinlikle darbe söylemleri oldu, olmaya da devam ediyor. Ağızlarını her açtığında Gezi'yi darbecilikle suçlayan, direnişi ulusalcı-militarist kalıplara sokmaya çalışan iktidar ve medyası, direnişin başlangıcından bugüne darbe argümanlarını kullanmaktan, halka olağansütü hal koşulları yaşatmaktan, cadı avına çıkmaktan, linç kültürünü beslemekten ve bütün darbe yönetimlerinde kullanılan kirli yollara başvurmaktan vazgeçmedi, vazgeçeceğe de benzemiyor. Mevzu bahis olan 'AK Parti 12 Eylül döneminden beter' türü söylemler değil. Mesele, iktidarın belli gelenekleri sürdürmekten ve geçmiş dönemlerdeki kadar pisleşmekten vazgeçmemesi.

Böylesi içi boş ve eski tatktiklerle oynayan bir iktidarı anlamak için Pablo Larrain imzalı No'ya bakılabilir mesela. Şili'de darbeyle başa gelen diktatör Pinochet'nin binlerce ölüm ve faili meçhullerle dolu yıllar sonrasında uluslarası baskılarla başkanlığını referanduma götürme sürecini konu alıyor film. Diktanın gücü, baskısı ve aldığı halk desteğine karşın, muhalefetin rejimi değiştirmek için son derece kısıtlı imkanı ve engellerle hazırlayacağı 15 dakikalık reklam şansı vardır. No'nun gösterdiği çok şey var, (Cuntaya karşı verilen mücadelede mizahın gücü, halkın darbeye ve cuntacılara bakışı, iktidarın hayata bakışı ve direniş...) onlardan biri de otoriter rejimlerin, diktaların halkına karşı savaş açarken hep aynı taktikleri kullandığını basit bir şekilde hatırlatmasıydı. Özellikle Gezi direnişi sonrasında - bir kez daha - izlerseniz No'yu iktidarın kalkıştığı her hamlenin, Başbakan'ın ağzından çıkan her sözün tarihi bir klişeden öteye gitmediğini rahatlıkla görebilirsiniz.

6 Ağustos 2013

zaman sözlüğü.5.hayal kırıklığı

Cemil, genç Cemil'in elinde silah olup olmadığına bakmıştı, çünkü yıllar önce okuduğu Rene Char'ın Seçme Şiirleri'nin önsözünde geçen şu cümleyi unutamıyordu: ''Kırk yaşımızda, yüreğimize yirmimizde sıktığımız bir kurşunla ölüyoruz.''


Böyle bir cümleyi okuyup yıllarca aklınızda tutuyorsanız zaten ölüyorsunuz demektir.

Silaha gerek yok.

(Sinek Isırıklarının Müellifi, Barış Bıçakçı)



''Ben küçükken bir peri vardı
Onu hiç görmedim
Işıklı Noel sokakları
Bavullara sığmayan hayallerim
Araya giren sahte film şeritleri
Unutamayacağım bir ten kokusu
Dışarılarda, çok dışarılarda...''  (Neek)