26 Temmuz 2013

Gelenekle teknoloji arasında

X-Men evreninin en asi ve aksi karakteri Wolverine'in takımdan ayrı tek başına koştuğu ilk macerası X-Men Origins: Wolverine olmasa da olur cinsinden bir filmdi. Tamamen aksiyona yaslanan, hikayeyi boş veren filmi çabucak unutmak yapılacak en iyi şeydi belki de. Açıkçası devam projesi için birçok senarist ve yönetmenin adı geçtiğinde yeni bir Gavin Hood vakasından korkmuştuk ama neyse ki yeni macera James Mangold’a emanet edildi de derin bir oh çektik.


Heavy ile ilk görüşte sevdiğimiz sonrasında Copland, Identity, Walk the Line gibi birbirinden çok farklı işlere imza atan Mangold asıl olarak 3:10 to Yuma ile 'sen neymişsin be abi' dedirtmişti bize. O sebeple her filminde olmasa bile ara ara heyecanlanmamıza neden olan/olacak bir isim kendisi.

Çizgi roman uyarlamaları ve devam filmlerinin bol keseden heba edildiği böyle bir dönemde Wolverine için beklentileri yükselten tek sebep James Mangold değil üstelik. Yeni film için çizgi romandaki en iyi hikayelerden biri olarak bilinen Japonya macerasının seçilmesi de bir diğer isabetli karar. Kahramanımız her X-Men filminde olduğu gibi yine geçmişiyle yüzleşiyor ve geçmişindeki insanlarla karşılaşıyor. Tabii, Logan'ı amaçsızca yaşadığı dünyadan Japonya'ya getiren şey geçmişi olsa da olay dönüp dolaşıp yine adamantiumdan yapılmış iskeletine ve ölümsüzlüğüne geliyor.

Christopher Nolan'ın Dark Knight'ı ile ivme kazanan süper kahramanların zayıflıkları ve 'karanlık' tarafı meselesinin Logan için biçilmiş kaftan olduğunu söylemek yanlış olmaz. Beyazperde macerasına bakarsak; hafızası silinmiş Logan önce geçmişini arıyordu, geçmişini öğrendiğinde intikam için kolları sıvadı. İntikam bahsi kapandığında ise sevdiği kadını Jean Grey'i kaybetti, tekrar bulduğunda onu öldürmek zorunda kaldı ve artık her uykusundan kabuslarla uyanıyor.

Filmin başında gördüğümüz gibi süper kahramandan çok anti-kahraman olarak resmedilen Wolverine amaçsızca yaşamaya devam ediyor. Yaralarının kendiliğinden iyileşmesi en önemli özelliği olsa da zihnindeki anılardan, acılarından asla kurtulamıyor. Japonya'da geçen bu macerada geçmişle bağlantısı hem ölümsüzlüğü hem de Jean Grey anıları üzerinden gerçekleşiyor. Öfke dolu hayatından kurtuluş arıyor mu bilmiyoruz ancak o mühim soruyla bir kez daha baş başa kalıyor: Hiç yaşlanmayan ve yaralanmayan Logan 'normal' bir insan gibi bir yaşlanmak ve ölmek istemez mi? Bu basit ve iyi niyetli görünen sorunun ardındaki plan ise yeni maceranın ta kendisi zaten.

Böyle bir maceranın klişelerini dışarıda bırakmak yerine kullanmayı tercih eden bir film Wolverine. Logan kirli işler arasında Mariko’yu korumak zorunda kalırken bir yandan ölümsüzlük peşinde koşan bir adamın emellerini, diğer yandan iktidar olmak gibi ölümsüzlüğün yanında daha hafif kalabilecek tutkularla cebelleşen yakuzaları ve mutantları izliyoruz. Tüm bunların ortasında ise yükselen hikaye Logan ile Mariko arasındaki kıvılcım oluyor. Logan’ı – bu kadar kısa sürede - kabuslarından çekip çıkaranın Mariko olması izleyeni ne kadar ikna eder tartışılır fakat aralarındaki kimyanın güçlü olduğunu söylemek mümkün. Burada şunun da altını çizmek gerekiyor; hikaye Batı’da geçseydi bu aksiyon ve romantik seçimlerin/ klişelerin fazlasıyla göze batacağı düşünülebilirdi fakat Japonya’nın ‘eski zaman’ ruhunu taşıması tüm bu eksileri bertaraf ediyor. ‘Bağlılık’, ‘intikam’, ‘vefa’ gibi laçkalaşan kelimeler bile sakil durmuyor örneğin. Daha doğrusu böylesine anlamlar yüklenecek kadar ciddi bir hikaye anlatmıyor Wolverine.

Çoğu çizgi roman uyarlaması ya da önceki X-Men’ler gibi ‘büyük’ bir hikayesi de yok Wolverine’in. Bir ‘dünyanın sonu’ hadisesi ya da ‘asla baş edilemeyecek’ düşmanlar da... Ara hikaye gibi biraz. Çok daha minimize edilmiş bir versiyon. Düşmanların hedefleri (en azından şimdilik) ve olayların çapı daha küçük. Wolverine yenilmez değil, güçsüz ve bu kez iyileşemiyor. Mangold kendini fazla ciddiye alan bir hikaye ve kahraman anlatmaktan uzak duruyor. Kahramanın iç çatışmalarını öne çıkarıyor ve serin kanlı anlatım tercih ediyor.

Hem geleneğe bağlılığın hem de teknolojinin ana vatanı olan Japonya’nın bu ikili yapısının ve estetiğinin filme sirayet etmesi de Mangold’un başarı hanesine yazılmalı. Atmosfer kurmaktaki beceresinin yanı sıra son dönemde iyice kabak tadı vermeye başlayan gösterişli teknoloji ve görsellik budalalığına yüz vermiyor Mangold. Bir süper kahraman macerasından beklenmeyecek ölçüde küçültülüyor hikaye. Hem Japonya kırsalındaki çatışmalar hem de şehirdeki kovalamacalar eski usul aksiyonların izinden gidiyor. Hikaye Amerikanlaşma tuzağına – son bölümü dışarıda bırakırsak – düşmüyor.

Yine de son tahlilde çok yaratıcı ve derinlikli bir uyarlama yok karşımızda. Hikayeyi bir yerlere vardırma telaşı ister istemez rahatsız ediyor izleyeni. Filmin en zayıf bölümü olan sondaki çatışma sahneleri görsel açısından adeta filmden kopuyor. Bunda büyük ihtimalle hikayeyi sona erdirirken kolay yollara sapma ve seyircinin beklentilerine cevap verme arzusu yatıyor. İçimizden ‘keşke hikayesini Logan’ın amaçsızlığı üzerine kuran bir film olsa’ demedik değil. Lakin stüdyonun büyük kar beklediği bir yapımda böyle cesur kararlar alınmasını beklemek ne derece gerçekçi olur bilmiyorum. Ama James Mangold’un bu ‘maddi’ şartlarda bile iyi iş çıkardığını, stüdyoyu mutlu edeyim derken bizleri gözden çıkarmadığını söylemeliyiz. E bu da güzel haber sayılır.


Artı: Japonya kırsalındaki sahneler estetik açıdan çok etkileyici.
Eksi: Hikayede karizmatik ‘kötü’ mutant eksikliği var. Viper fazlasıyla silik kalıyor. (Arka Pencere) 




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder