26 Temmuz 2013

Gelenekle teknoloji arasında

X-Men evreninin en asi ve aksi karakteri Wolverine'in takımdan ayrı tek başına koştuğu ilk macerası X-Men Origins: Wolverine olmasa da olur cinsinden bir filmdi. Tamamen aksiyona yaslanan, hikayeyi boş veren filmi çabucak unutmak yapılacak en iyi şeydi belki de. Açıkçası devam projesi için birçok senarist ve yönetmenin adı geçtiğinde yeni bir Gavin Hood vakasından korkmuştuk ama neyse ki yeni macera James Mangold’a emanet edildi de derin bir oh çektik.


Heavy ile ilk görüşte sevdiğimiz sonrasında Copland, Identity, Walk the Line gibi birbirinden çok farklı işlere imza atan Mangold asıl olarak 3:10 to Yuma ile 'sen neymişsin be abi' dedirtmişti bize. O sebeple her filminde olmasa bile ara ara heyecanlanmamıza neden olan/olacak bir isim kendisi.

Çizgi roman uyarlamaları ve devam filmlerinin bol keseden heba edildiği böyle bir dönemde Wolverine için beklentileri yükselten tek sebep James Mangold değil üstelik. Yeni film için çizgi romandaki en iyi hikayelerden biri olarak bilinen Japonya macerasının seçilmesi de bir diğer isabetli karar. Kahramanımız her X-Men filminde olduğu gibi yine geçmişiyle yüzleşiyor ve geçmişindeki insanlarla karşılaşıyor. Tabii, Logan'ı amaçsızca yaşadığı dünyadan Japonya'ya getiren şey geçmişi olsa da olay dönüp dolaşıp yine adamantiumdan yapılmış iskeletine ve ölümsüzlüğüne geliyor.

6 Temmuz 2013

Direniş filmleri

Direnişi anlamak (Ve elbette özgürlük meselesini, iktidarı, devleti, sermayenin gücünü, polis şiddetini, medyanın işlevini, çoğunluk psikolojisini, kirli politikaları ve dönen oyunları da) için sinema tarihinde çok fazla sayıda film var ama kişisel olarak en sevdiklerimi, dönüp dönüp tekrar seyrettiklerimi bir de burada toplamak gerekirse:


* Costa Gavras  - Z/ Ölümsüz (1969)
* Gary Ross - Pleasantville (1999)
* Gillo Pontecorvo - La Battaglia Di Algeri/ Cezayir Savaşı (1966)
* Terry Gilliam - Brazil (1985)
* Pablo Larrain - No (2012)
* Barry Levinson - Wag the Dog/ Başkanın Adamları (1997)
* Michael Radford - 1984 (1984)
* Peter Watkins - Punishment Park/ Ceza Parkı (1971)
* François Truffaut - Fahrenheit 451 (1966)
* Sidney Lumet - 12 Angry Men/ 12 Kızgın Adam (1957)
* Mathieu Kassovitz - La Haine/ Nefret (1995)
* Elio Petri - Her Türlü Kuşkunun Ötesinde Bir Yurttaş Hakkında Soruşturma (1970)
* Peter Lord, Nick Park - Chicken Run/ Tavuklar Firarda (2000)
* James McTeigue - V for Vendetta (2005)
* Roberto Rossellini - Roma, citta aperta/ Roma, Açık Şehir (1945)
* Andrzej Wajda - Kanal (1957)
* Wachowski Brothers - Matrix (1999)

3 Temmuz 2013

'Faşistten esprili dil çıkar mı?'

Gezi Parkı direnişi notları - 7-

Parktan atılmış, çadırlar yakılmışken, Çarşı'nın ''Bize 100 gaz maskesi verin, Parkı alalım'' demesi önce hayal ve çocukça gelse de, iki gün sonra bu slogan gerçek oldu. Daha sonrası unutulmaz zaten... Önce direniş, sonra Gezi Parkı’ndaki hayat. Çarşı, tribünden taşan enerjileri ve en çok da o zeka fışkıran mizahıyla eşi benzeri olmayan bu direnişin kahramanlarından oldu. Çarşı’dan Samet ile Gezi Parkı direnişine neden destek verdiklerini, direnişteki gençlerle olan fikir birlikteliğini konuştuk...

Çarşı’nın nasıl bir profili var?
Çarşı’yı oluşturan insanlar diğer tribünlerle kıyaslanmayacak kada kendisini demokrat – ya da ne diyorsanız- tanımlayan inasanlar. Dolayısıyla sokakta kendiliğinden oluşmuş bir şey. Bunun ne yürütme kurulu vardı, ne çok bilinçli bir stratejinin parçasıydı. Niye bu kadar önplana çıktığının aslında gerçek cevabı şu; örgüt ya da kuruluşları olmayan ve bu kadar büyük olan bir isyan, bir direniş söz konusu.  İnsanlar neresinden sevimli ve meşru kılabilirdi. Çarşı’yı herkes biliyor. Milyonlarca taraftarı olan bir takım. Direniş Çarşı’yla sevimli kılındı biraz. Bunu Çarşı mı yaptı, hayır. İnsanlar kendileri yaptılar. 

Çarşı neden direnişe destek oldu?
Olaylar Beşiktaş’ta da oluyor bir kere. Biz de buradayız. Çarşı içinde oturuyoruz. Dolayısıyla biz de olacağız tabii ki. Taksim’de polis müdahale ediyor sonra çıkıyor ama buradan hiç çıkmıyor Başbakanlık Ofisi nedeniyle. Buradaki direnişin sergilendiği yerler burası olduğu için Çarşı bu kadar önplanda. 


İkinci neden polis şiddetidir. Biz 1 Mayıs’ta ve 10 Mayıs’ta (İnönü’deki son maçta) çok kötü bir polis şiddeti yaşadık. Bir yerde patlayacaktı. İnsanlar kinlendi. Burada vahşet yaşandı resmen. Esas olarak da, bizim siyasi duruşumuz zaten belli. Bu tribünü kimlerin kurduğu belli. Bu tribünün lideri dediğim insanların siyasi görüşleri belli. 

'Kur'an'daki cennet tasavvuruna çok yakın'


Gezi Parkı direnişi notları - 6 - 

Gezi Parkı direnişinin en önemli parçalarından Antikapitalist Müslümanlar, farklılıkların bir arada yaşayabileceğinin en büyük kanıtlarından biriydi ve ilk günden itibaren direnişi güçlendiren unsurların başında geldi. Antikapitalist Müslümanlar'dan Sedat Doğan ile direniş, dayanışma ruhu, farklılıklar üzerine...

Siz neden direnişe katıldınız?
Biz inancımız gereği direnişe katıldık. İlk günden beridir de , inançlarımız doğrultusunda bir duruş sergiledik: ‘Mülk Allah’ındır, sermaye defol’ Gezi Parkı gibi kamuya açık alanların, belirli sınıfların çıkar aracı olamayacağı ve insanların ortak kullanım alanları olarak kalması gerektiğini savunduk. Çünkü inancımıza göre Allah her şeyi insanların ve hayvanların ihtiyaçları oranında, eşit, ortak bir şekilde paylaşması için yaratmıştır.


Gezi Parkı direnişinde belirli bir kuşaktan söz edilebilir mi?
Genç bir nesilden bahsedebiliriz. Bu nesil aslında son 10 yıldır bir pasif direniş halindeydi. Ülkemizde ve dünyada cereyan eden haksızlıklara karşı bir tepki halindeydi fakat bu sanal ortamın dışına taşmıyordu pek. Bunun sebeplerinden biri de halihazırda mevcut olan muhalefet partileri ve STK’lardı. Birçok haksızlık unsuru belirli görüş ve ideolojiler eliyle manipülasyan aracı olarak kullanılabiliyordu. Bu yüzden gençlerde bir aidiyet duygusu gelişmiyordu. Yalnız Gezi Parkı’ndaki ağaçlara yönelik yapılan bir müdahale, manipülasyon içermeyen bir alandı ve gençler , siyasete müdahale edebilecekleri bir alan bulmuş oldular bu vesileyle. 


Ayrıca  polisin sabah baskınındaki gerçekten orantısız müdahalesinin de , bir vicdan patlamasına dönüşüp, gezi parkı direnişini kitleselleştiren yönünü de unutmamak gerekir.


2 Temmuz 2013

'Politik değildir demek akıl karı değil'


Gezi Parkı direnişi notları - 5

Direniş boyunca aktif rol oynayan Öğrenci Kollektifleri'nin hemen tüm üyeleri Y Kuşağı'nın temsilcileri. Öğrenci Kollektifleri'nden Aylin Kaplan'la direniş ve kuşak meselesi üzerine...

Sürekli bir kuşak farkından bahsediliyor. Gezi Parkı direnişinde belirli bir kuşaktan söz edilebilir mi? 

‘90’lar kuşağı ayağa kalktı’ analizi yapmak şu an için ne kadar doğru bilmiyorum. Ama şu da bir gerçek, Gezi Parkı eylemleri ile başlayıp bir halk direnişine dönüşen eylemlere katılanların çoğu orta sınıf/ genç. Burada birkaç kritik nokra var bence, mesela daha önceleri eylemlerde bırakın gözaltına alınmayı fotoğrafının çekilmesinden bile korkan insanlar nasıl oldu da bu kadar cesaretlendi? Sokağa çıkan genç kitlenin bu kadar cesur olmasında ülkenin kanlı tarihine tanıklık etmemelerinin büyük payı var diye düşünüyorum. 90’lara kadar olan dönemi düşünün, darbeler, ihtilaller, Maraş, Çorum, Ermeni Katliamları, 12 Eylül ve daha sayamayacaklarım...

Sokağa çıkanların özelliklerine gelince, 90’lar diye bahsedilen yaşlardan söz edeceksek benim direnişin en başından beri gördüğüm şey müthiş yaratıcılar. Hep bilgisayar çocukları, sanal kuşak diye söz edilen bu insanlar bu direniş boyunca her zaman ve her yerde inanılma algıları açık ve üreticiydiler. Mesela kürsüden söylenen bir kelime anında alanda binlerin ağzında çok yaratıcı bir slogana dönüşüveriyordu.  Bunun yanı sıra özgürlük ve onurlu, insanca bir yaşam isteyen insanlardı ki zaten bunun mücadelesi için sokaktaydılar. 



1 Temmuz 2013

BİR DİRENİŞİN ANATOMİSİ: KİM BU DENİZ GÖZLÜKLÜLER


'Fight Club'ta gibiyiz; sabah takım elbiseyle ofiste, akşam gaz maskesiyle direnişte.'' Gezi Parkı eylemlerini en iyi özetleyen tweet'lerden biri buydu galiba. Çünkü, direniş boyunca absürt bir filmin seti haline geldi İstanbul ve diğer şehirler. Taksim'e giderken deniz gözlüklü insanları görebileceğiniz bir dünyaydı bu. Bir distopyadaymışçasına yanı başınızdan geçen tıbbi maskeli binlerce insan... Bir virüs salınmıştı sanki şehre. Eczaneden alınmış 50 kuruşluk maskelerle başladı her şey. Sonra deniz gözlükleriyle dolaşan insanlar. Oysa İstanbul’un merkezinde yüzme havuzu bulmak mümkün değil! En son profesyonel gaz maskeleri, kasket ve bilimum araç gereçle dolu çantalarla herkes direniş pozisyonu almaya başladı, hem de her gün. Başka bir dünya yaratıldığı aşikardı. 31 Mayıs ve 1 Haziran'daki çatışmalar sonrası Taksim'e giren kalabalık devlet tekrar müdahale edene kadar bir bienal yarattı adeta. Dışarıdan gelenlerin şaşkınlığını gizleyemediği canlı şehir müzesi. Barikatlar arasında 'kurtarılmış bir bölge'. (Eylemciler dışında geniş bir katılım vardı; sonradan direnişçi olan da, bi’ bakıp çıkacağım diyen de, merak edeni de oldu.) Hem direniş hem de Gezi Parkı içinde kendiliğinden oluşan dayanışma hayranlık uyandırıcı olmasının yanı sıra göz yaşartıcı bir etkiye de sahipti. Yapılan espriler, nostaljik göndermeler gerçeğe dönüştürülmüştü adeta. Voltran oluşturulmuştu mesela. Şaka değil; Red Hack'i, Çarşı'sı, Kırmızılı Kadın'ı, Siyahlı Kadın'ı, Duran Adam'ı, TOMA'nın önüne yatan engelli vatandaşı, Vendetta teyzesi, uzaklardan sosyal medya desteği vereni, tencere tavasıyla binlerce insan polisin orantısız gücüne karşı bir araya gelmişti. Cümle kurulduğunda bile fazla romantik, olağandışı gelse bile gerçek buydu. Ve şimdi, neydi bu dayanışma, nasıl bir direnişti gibi soruların cevabını bulmaya çalışmak o yaratılan atmosferin, yaşanılanların, çekilen görüntülerin, çizimlerin, duvar yazılarının, atılan tweet'lerin yanında bir hayli sıkıcı kalacak elbette. O yüzden o an'a/anlara dönme çabası belki biraz daha içeriden bakmaya, anlamaya yardımcı olabilir diye düşünüyorum.

Kimsenin beklemediği, tahmin dahi edemediği, büyümesini öngöremediği, nasıl biteceğini kestiremediği bir hareketti bu. Her şeyin nasıl başladığı malum. Neler yaşandığı da çokça yazıldı, çizildi. Şimdiden onlarca makale, sosyolojik inceleme kaleme alındı. Kitaplar yazılacak, belgeseller çekildi daha da çekilecek hakkında. Bu topraklardaki en büyük sivil hareket olarak görülen Gezi Parkı direnişinin hem kısa hem de uzun vadede çok fazla şeyi değiştirdiği/değiştireceğini tahmin etmek zor değil. Peki böylesine büyük bir hareketin içine sızabilirsek neler görürüz? Eylemcilerin Facebook'ta ailelerine yazdığı mektuptan başlayalım: ''Biz bu ülkenin, tüm dünyada apolitikliğiyle ün salmış, küçümsenmiş, dalga geçilmiş nesliyiz. Apolitikliğimiz yüzünden sanat, spor, doğduğumuz şehir ve hatta takıldığımız mekanlar üzerine gruplaşıp birbirimize kıl olmuş, birbirimizi yemiş ve hatta öldürmüş nesiliz. Okudukça insanlardan soğumuş, uzaklaşmış, kendi çekirdek arkadaş gruplarımıza çekilmiş nesiliz. % 90'ı hayatında asla ideolojik bir mücadele vermemiş, yolda rastladığı eylemi beyhude ya da 'gereksiz yol tıkama şovu' diye nitelendirmiş gençlerden oluşan bir nesiliz.'' Burada da vurgulandığı gibi eylemden uzak böylesi bir kuşak nasıl oldu da hakkını aramak için sokağa çıktı?

Direnişi ilk günlerinde sansürleyen ana akım medya etki arttıkça bu kitleyi görmek zorunda kaldı (yine eksik ve yanlıydı elbette) ve hemen haftasonu eklerinde eylemcilerin profilini çıkarmaya çalıştı. Ancak, Y kuşağı olarak adlandırılan ve apolitik olarak nitelendirdikleri bu kuşağı anlatırken kitabi olmaktan da kurtulamadılar. Yıllardır yazılanları tersyüz etmiş bir kuşağı anlatmak için yine belli kalıpları kullanmak baştan sorunlu bir yaklaşımı beraberinde getiriyordu çünkü. Yukarıdaki paragrafta olduğu gibi eylemciler kendilerini gayet açık ve net anlatıyor zaten. Onların yazdıkları onları anlamak için en doğru yol. Sonrasında ise sorulara cevap bulmak daha da kolaylaşıyor. Gerçekten çoğu kesimin ve kendilerinin de tanımladığı gibi apolitikler mi? Yoksa, tam tersi sokağa çıktıkları ve polisin aşırı şiddetine rağmen vazgeçmeden eyleme devam ettiklerinden apolitik olmadıkları çıkarımı yapılabilir mi? Ya da şöyle soralım; sokağa çıkmak için illa ki politik mi olmak gerekir. Kişisel olan her şeyi politik olarak kabul ettiğimizde ise tüm bu sorular anlamını yitiriyor zaten.

Size kalsa her gün sıradan

2004 yılının Kasım ayında televizyonda bir altyazı geçmişti. Bir baba-oğul terörist olduğu ‘gerekçesiyle’ öldürülmüştü. Gayet sıradan bir gündü. Uğur Kaymaz ve babası devlet tarafından taranarak öldürülmüştü ve gayet sıradan bir gündü. Sıradanlığı şöyle anlatabilirim belki, bizim evde televizyonun karşısında oturan ve o son dakika altyazısını gören kimse üzerinde durmamıştı bile. Sohbete, yemeye içmeye devam edilmişti. Kimse bir saniye bile duraksamamıştı çünkü televizyon sıradan bir haber vermişti. 12 yaşındaki bir çocuk evinin önünde 13 kurşunla öldürülmüş ve devlet ağzıyla geçiştirilmeye çalışılmıştı. Gerçeklerden uzak bizler alelade bir günü tamamlarken bir baba ve oğlu - daha -  katledilmiş oldu. 


Dün gece Lice’de yaşanan da evlere böyle yansıdı muhtemelen. ‘Kötülüğün sıradanlığı’ gibi bir şey yaşadığımız. Herkes bir şekilde kurallara alışmış. Muhabirler kullanacağı kelimeleri izin verilenler arasından seçiyor, editörler sadece operatörlük yapıyor. Klavyeden çok mouse kullanılıyor artık çünkü en güvenli yol ‘kopyala yapıştır’.  Oysa ki güven sözcüğü ‘gazeteci’lerin sıkça aklından geçer. Kendi geleceği için ‘güvenli’ bir dil kullanmalı, böyle bir zamanda ‘güvenilir’ bir iş çok önemli, maalesef hayat bu, ‘güvenli’ bir koltuk lazım. İnsanları böyle düşünmeye mahkûm ettiler. Ancak, iş haber alacak kişiye gelince bütün anlamlar çöpe atılabilir. Güvenilir kaynak, güvenilir haber, okuyucuya güven vermek gibi. Yine de işleyen bir sistemdir bu. En azından bugüne kadar böyleydi.

Biliyoruz, tecrübe ediyoruz çünkü; her şey değiştiğinde bile değişmeyen tek şey medyanın kendisi olsa gerek. 90’larda Güneydoğu’daki ölümleri haber dahi yapmayan medya ne yaptıysa bugün de Roboski katliamında yahut Gezi Parkı direnişinde yayına girmek için Ankara’dan haber bekleyen medya aynısını yapıyor. Bu kelimeleri aynı cümle içinde kullanmak bile dehşete düşürüyor insanı. Tekrar bakalım: Bir ülkede bir katliam olmuş ve haber yapmak için kanallar hükümetten izin bekliyor. Bunun üzerine en fazla utanılır. Utançtan özür dilenir. Utancı telafi etmek için bir silkelenmek gerekir. Başka bir ülkede belki. Fakat Türkiye’de hayat devam eder. Her zaman olduğu gibi. Korkudan – bu defa hükümet korkusu değil hükümetin korkusu -  7 gazete aynı gün aynı manşetle çıkar ve bundan en ufak bir rahatsızlık duyulmaz bile. Gerçekten sınırsız özgürlük (!) verilmiş yoksa böylesi bir 7’liyi ortaya çıkartmak kolay değil. Kabaca yapılmış ayrımlar var sanırdık hep: İyi gazetecilik, kötü gazetecilik ve dip noktası diye. Ancak, dip noktasının bile altında birilerinin var olabileceğini gösterdiler sağ olsunlar!