1 Temmuz 2013

Size kalsa her gün sıradan

2004 yılının Kasım ayında televizyonda bir altyazı geçmişti. Bir baba-oğul terörist olduğu ‘gerekçesiyle’ öldürülmüştü. Gayet sıradan bir gündü. Uğur Kaymaz ve babası devlet tarafından taranarak öldürülmüştü ve gayet sıradan bir gündü. Sıradanlığı şöyle anlatabilirim belki, bizim evde televizyonun karşısında oturan ve o son dakika altyazısını gören kimse üzerinde durmamıştı bile. Sohbete, yemeye içmeye devam edilmişti. Kimse bir saniye bile duraksamamıştı çünkü televizyon sıradan bir haber vermişti. 12 yaşındaki bir çocuk evinin önünde 13 kurşunla öldürülmüş ve devlet ağzıyla geçiştirilmeye çalışılmıştı. Gerçeklerden uzak bizler alelade bir günü tamamlarken bir baba ve oğlu - daha -  katledilmiş oldu. 


Dün gece Lice’de yaşanan da evlere böyle yansıdı muhtemelen. ‘Kötülüğün sıradanlığı’ gibi bir şey yaşadığımız. Herkes bir şekilde kurallara alışmış. Muhabirler kullanacağı kelimeleri izin verilenler arasından seçiyor, editörler sadece operatörlük yapıyor. Klavyeden çok mouse kullanılıyor artık çünkü en güvenli yol ‘kopyala yapıştır’.  Oysa ki güven sözcüğü ‘gazeteci’lerin sıkça aklından geçer. Kendi geleceği için ‘güvenli’ bir dil kullanmalı, böyle bir zamanda ‘güvenilir’ bir iş çok önemli, maalesef hayat bu, ‘güvenli’ bir koltuk lazım. İnsanları böyle düşünmeye mahkûm ettiler. Ancak, iş haber alacak kişiye gelince bütün anlamlar çöpe atılabilir. Güvenilir kaynak, güvenilir haber, okuyucuya güven vermek gibi. Yine de işleyen bir sistemdir bu. En azından bugüne kadar böyleydi.

Biliyoruz, tecrübe ediyoruz çünkü; her şey değiştiğinde bile değişmeyen tek şey medyanın kendisi olsa gerek. 90’larda Güneydoğu’daki ölümleri haber dahi yapmayan medya ne yaptıysa bugün de Roboski katliamında yahut Gezi Parkı direnişinde yayına girmek için Ankara’dan haber bekleyen medya aynısını yapıyor. Bu kelimeleri aynı cümle içinde kullanmak bile dehşete düşürüyor insanı. Tekrar bakalım: Bir ülkede bir katliam olmuş ve haber yapmak için kanallar hükümetten izin bekliyor. Bunun üzerine en fazla utanılır. Utançtan özür dilenir. Utancı telafi etmek için bir silkelenmek gerekir. Başka bir ülkede belki. Fakat Türkiye’de hayat devam eder. Her zaman olduğu gibi. Korkudan – bu defa hükümet korkusu değil hükümetin korkusu -  7 gazete aynı gün aynı manşetle çıkar ve bundan en ufak bir rahatsızlık duyulmaz bile. Gerçekten sınırsız özgürlük (!) verilmiş yoksa böylesi bir 7’liyi ortaya çıkartmak kolay değil. Kabaca yapılmış ayrımlar var sanırdık hep: İyi gazetecilik, kötü gazetecilik ve dip noktası diye. Ancak, dip noktasının bile altında birilerinin var olabileceğini gösterdiler sağ olsunlar! 


Televizyon tarihinin en iyi dizilerinden (yaratıcısı David Simon da uzun yıllarca gazetecilik yapmıştır) The Wire’ın 5. sezonunda bir sahnede gazetecilikle ilgili çok basit bir bilgi geçer hızlıca. Bir haberden belediye başkanı rahatsız olmuştur ve başkanlıktan bir telefon gelir gazeteye. Yazı işleri müdürü telefona bakar ve beş dakika boyunca tehdit, hakaret ve küfür işitir. Telefonu kapattığında yüzünde bir gülümsemeyle, ‘’Bu küfürleri yiyorsak doğru yoldayız demektir’’ der.  Bu kadar basit. Hayır, bu sadece filmlerde, dizilerde olmaz. Bu işin özü budur. 

Cevaplanması gereken temel sorular var: Başbakan ya da bakanlar televizyona çıktığında neden onlara soru sorulamıyor? Sorular neden hep çalışılmış yerden geliyor? Bu kadar haklılarsa neden ‘gerçek’ sorulara maruz kalmaktan korkuluyor? Böylesine güçlülerse neden en ufak eleştiriye tahammülleri yok? Biliyorum, cevabı içinde saklı, anlamsız sorular bunlar. Böyle milyonlarca soru var cevaplanmayan. Zaten asıl mesele de medyanın geneline sızan, soru sormayı rafa kaldıran o ruh hali. Denek gibiyiz bir bakıma. Her yeni gelen bu sıradanlığı öğrenerek devam ediyor çalışmaya. Zaten ana akım medyada çalışmaya başladığınızda ilk öğreneceğiniz şeylerin gazetecilikle değil çizilen sınırlarla ilgili olması da çok sıradan! Ne yapılmalı, neler görmezden gelinmeli başlıklı temel bilgiler. Korkunç değil mi? Değil, gayet sıradan. 

Tarihin en büyük olaylarını, katliamlarını görmeyen, yalan haber yapmakta beis görmeyen, işine geldiği gibi haber dilini değiştiren (gerçekler için ‘iddia edildi’, suçlamalar için kesin hükümler kullanmak gibi…) hükümetten izinle haber yapan bir medyaya daha ne kadar dayanılır bilinmez. Bu noktada tek nefes aldıran şey Gezi Parkı direnişi ve sonrasında başlayan – şimdilik küçük çaplı olan- hava olabilir. Direniş sonrası tavrın nasıl şekilleneceği ve yayılacağı önemli elbette. Medya her zaman rüzgâra göre şekil almayı bilir ama her şeye rağmen hem iktidarın hem de ana akım medyanın ilk kez böyle sert bir şekilde duvara çarptığını, uykularının kaçtığını bilmek nereden bakarsanız bakın iç ferahlatıcı bir haber. (Evrensel)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder