24 Haziran 2013

Her şey ne kadar normal!

Hayat devam ediyor bazılarına göre. Televizyonlara, gazetelere, köşe yazarlarına, gününü kurtaran esnafa, kendisine çizilen sınırlarda rahat rahat yaşayanlara göre ediyor. Üç insan ölmüş, binlercesi yaralıyken hayat devam edebiliyor. Erdoğan günde 5 kez konuştuğunda, valiler kukla gibi salındığında, belediye başkanları saçmaladığında, devleti temsil eden koca adamlar Twitter'dan, oradan buradan nefret kustuğunda bile ediyor. Bu normallik söz konusu olduğunda Pleasantville'den bir farkımız yok galiba. Bilen bilir, Pleasantville kurmaca bir kasabadır ve her kurmaca hikaye gibi hayattan ilham alıp yine hayatı anlamak/anlatmak için en doğru yollardan biri olarak zihnimizde durur.

Pleasantville'de renk yoktur, hayat siyah-beyazdır. Her şey normaldir ama! Aile kutsaldır çünkü. Çocuklar okullarına gidip, eve döndüğünde TV izler, asla 'yanlış' bir şeyler yapmazlar. Anne ev kadınıdır, kocası ve çocukları için yemekler pişirir. Her şey normaldir. Pleasantville'in dışına çıkılmaz. Yoktur çünkü. Hayal edilmesi, sorulması kimsenin aklına gelmez. Okullarda hep aynı şey öğretilir. Uysallığın, sınırların, dayatılan hayatın kendisi. Her şey normaldir. Kitaplar boştur. Müzik yoktur. Pleasantville'de hayat rutindir, sahtedir. Yağmur yağmaz, kar nedir bilinmez. İtfaiyenin görevi kedi kurtarmaktır.  Bütün atılan toplar potaya girer. Her şey düzgündür. Düzen bir şekilde devam eder. O kadar normaldir ki, Pleasantville'de seks yoktur. Kurallar, rutin, konformizm... Bir yerlerden tanıdık gelmeli. Modern yaşamla muhafazakarlığı birleştiren ve herkesi buna uymaya zorlayan, uymayanı darbecilik ya da ajanlıkla suçlayan iktidarın sunduğu/dayattığı hayatı özetlemek için ideal bir hikaye.

Kasabaya dışarıdan gelen (yani bir televizyon ekranından giren) David ve Jennifer, gerçek/doğal/sıradan alışkanlıklarını yaşamaya çalıştıkça Pleasantville sakinleri içlerindeki arzuyu ortaya çıkarır. Herkes yasakları yok saydıkça bu muhafazakar hayat ve kısır döngü parçalanmaya başlar. Jennifer'ın kasabadaki ilk seksiyle cinsel devrim başlar. Herkes öpüşmeyi, sarılmayı, dokunmayı, seks yapmayı öğrenir. Hayat o kadar normaldir ki seks hafızalardan silinmiştir. Kitaplar dolar. Müzik duyulur. Sonra yağmur yağar. İlk orgazm sonrası yangın çıkar. İtfaiye ne yapacağını bilemez. Diyaloglar değişir. Muhafazakar bir dizinin sözlerinden gerçek duygulara dönüşür diyaloglar. Herkes gerçekten insan olmaya başlar. İnsan olmaya başlayanlar, tabuları, kuralları yıkanlar renklenmeye başlar. Ve renklenen, gerçek hayatla tanışan herkes mutludur. Tabii, bu bazılarını rahatsız eder. Değişimden hoşlanmayan, kurallarla insanları tek tipleştirmeye çalışan, tutucu kasabalılar, yüzüne, vücuduna renk gelen kişileri ötekileştirmeye çalışır. Siyah beyaz kalanlar renkli olan herkesi linç etmeye kalkışır. Sokak aralarında insanları sıkıştırıp saldırırlar. Kitapları yakarlar. Tehdit ederler. Suç olmayan saçma gerekçelerle mahkemede yargılarlar. Ne kadar tanıdık değil mi?

Aklımıza yüzlerce görüntü geliyor. 6-7 Eylül olaylarından transeksüel cinayetlerine kadar uzun bir liste. En yenisi  Gezi eylemlerinde gördüğümüz elinde sopa ve satırlarla - bazen polislerle birlikte- gezen o 'kimliksiz'ler. Ne kadar normal değil mi? Devamlı bunları yaşıyoruz. Bu iktidar sağ olsun, kendisine oy verenler dışındakilere dayattığı hayat ile tarihten aldığı mirası devam ettirmekte kararlı. Uludere'yi sakla, Reyhanlı'yı sakla, KCK'dan Kürtleri içeri al, alkolü yasakla, kürtajı yasakla, doğacak çocuğa karış, parkta öpüşmeyi yasakla, nefret suçu işleyen, tehdit eden, hedef gösterenlere bilerek sessiz kal, sanata, edebiyata yasaklar getir. Televizyonda her şeyi sansürle. Sonra da hayat devam ediyor diyelim.

Ama öyle değil, hayatın kendisi direniş oluyor bazen. Pleasantville'deki gibi... Gündelik arzular, normal bir yaşam isteği, basit insani değerler direniş için yeterli oluyor. Çok bilinen bir hikayeyi hatırlarsak; 1955 yılında Rosa Parks, otobüste bir beyaza yer vermediği için tutuklandı ve hapse girdi. Ancak, sonrasında siyahi vatandaşlar otobüse binmedi. Protestolar büyüdü. Ve, Rosa Parks tarihin en büyük insan hakları mücadelesinin fitilini ateşlemiş oldu. Olay bu kadar basit. Uzatmaya gerek yok. O zaman için için ne kadar normal; otobüste sadece beyazlar oturabilir. Kölelik de sıradan bir şey çünkü! Şunu unutuyor bazıları; insan haklarının zamanı olmaz. Yasağın, sınırlamanın, sansürün zamanı olmaz. Yaşam hakkı gasp edilirse yaşam direnişe dönüşür. Başbakan hâlâ çıkıp Gezi Parkı direnişiyle ilgili akla hayale gelmeyecek şeyler söylüyor, yalanlar üretiyor, insanları kışkırtmaya, tabanını kandırmaya çalışıyor. Yaşam hakkını gasp edecek kadar pervasız, direnişi anlayamayacak kadar başka dünyada.

Hayat dışına çıkılamayan bir kasaba değil, Pleasantville hiç değil. İnsanların geleceğini bir başbakan veya cemaat belirleyemez. Eğer bunda ısrar ederse bir gün bir ağaç yanar, o kedi kurtaran itfaiye gibi ne yapacağını bilemez. Aynen direniş başladığında ne yapacağını bilemedikleri gibi. Mitinglerde efelendiğine bakmayın, iki gün uyuyamadıklarını biliyoruz. Korktular çünkü. Beklenmedik şeyler korkutur. İnsani şeyler. Şimdi, o tehditleri savurması da korkularını bastırmak için. Bir Pleasantville yaratmaya çalıştılar. Olmadı. Onlar hayata siyah beyaz bakmaya devam edebilirler. Biz almayalım. Çünkü, ne kadar çok renk o kadar güzel bir hayat.

(Not: Bu yazı daha önce yazdığım 'Pleasantville: Devrimlerle renklenen yaşam' başlıklı yazının yeniden formüle edilmiş halidir.)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder