23 Haziran 2013

Gerçekler ve gerçekler

Gezi Parkı direnişi notları - 4

Gerçek öyle bir şey ki, yanına, önüne, arkasına bir şey koymanın manası olmuyor. 'Gerçekler ve yalanlar' mesela? Olmuyor, gereksiz. İkinci kelime ölüyor ister istemez. Çünkü birden fazla anlamı aynı anda barındırıyor gerçek.


Bu sıkıcı girizgahın nedeni direniş boyunca ne yapacağını şaşıran, yalan, iftira kusan iktidar, medya ve omurgasızlık ve kişiliksizliğin tarihini yazan köşe yazarları.

29 Mayıs'tan bu yana direnişteki herkes devletle, polisle, medyayla ayrı ayrı mücadele etti ve hala da ediyor. (Anlatımdaki abartı ve slogan dil için ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum, keza Kurtuluş Savaşı destanı tonundan uzaklaşmamı engelleyen şey böylesi bir tarihi yaşıyor olmamız galiba) Direniş başladığından beri her gün akıl almaz yalanları dolaşıma soktular. Çoğu tutmadı, bazısı hala zorluyor, boşluk arıyor. Ağzımız açık kaldı her defasında. Devletin ve onun güdümündeki kişilerin kirli oyunlarına alışığız ancak birebir yaşamanın dayanılmaz ağırlığını yeni tecrube etmiş olduk.


Siyasetin kirli bir oyun olduğu bilgisi sabit olsa da bu hiçbir şeyi açıklamaya yetmiyor.  Beri yandan o yalanlara ve asarım, keserim ağzına müteşekkiriz elbet. Fakat, böylesine pis bir oyuna inanan, yalanı sürdüren, destek olan o kadar fazla kişi, grup ve kurum oldu ki, geride kalan günlere bakınca şaşırmamanız, mideniz bulanmaması imkansız.

Gerçekler
Erdoğan bizi tehdit etti, 'siz ne derseniz deyin benim dediğim olur' dedi. Hakaret etti. Ayrıştırmaya çalıştı. Günde 5 kez televizyona çıktı. Kendi tabanına, milletvekillerine gaz verdi. Hakaret etmeye, görmezden gelmeye devam etti. Kendi iradeleriyle sokağa çıkan insanlara karşı zorla tabanını sokağa çıkardı. Yüzde 50'yi evde tutuyorum diyerek sadece bir kesimin Başbakan'ı olduğunu itiraf etti. Devletin araçlarını AKP için kullandı. Sırf gövde gösterisi için metroyu sabah 4'e kadar açtırdı. Yok saymaya, tehdit etmeye devam etti. Önce AVM, sonrasında Topçu Kışlası, şehir müzesi ve barok bir şeyler yapacağını söyledi. Hiçbir dediği ötekini tutmadı. Bilmem kaç bin ağaç diktiklerini söyledi, yeşili sevdiklerini söyledi. Söylediği hiçbir rakamın kanıtı yoktu. ''Eylem yapanlar içinde samimi olduklarına inandıklarım var ama...'' diyerek gerisini vandallıkla, marjinallikle, teröristlikle suçladı. Yıllarca Kürtler için kullandığı dili bu kez Gezi eylemindekiler için kullandı. 'Polisim de polisim' diye tutturdu. Polis şiddeti konusunda hiçbir şey yapmadı. Düşerek ölen komiserle ilgili 'öldürdüler' dedi. Ölen, yaralanan, kör olan insanların adını ağzının ucuyla geçiştirdi. Yenilmediğini göstermek için her defasında ifadelerini sertleştirdi. Sonunda 'polise emri ben verdim' bile dedi. Ancak, iktidara geldiğinden beri başardığı korkutma işlemi bu kez tutmadı. Direniş ve dayanışma büyüdü. Hala TV'de aynı üslubunu koruyor. Ama korktuğunu ve gece yatarken bizi düşündüğünü biliyoruz. Bu yüzden bi' kat daha güzeliz.

Medya ve iktidar, utanç-kirlilik terazisine koyulsa medyanın daha ağır basacağını hepimiz biliyoruz. Akit, Yeni Şafak gibi tanımlanması bile zor, leş kağıt parçalarından bahsetmeye gerek yok. Geri kalanların da amaç-gidilen yol açısından bir farkı olmadığı aşikar. Gezi Parkı direnişini bırakın objektif olarak vermeyi önce görmeyip, sonra 'az görüp' ya da aksine yayınlarla bu tarihi olayın dışında kalmayı becerdiler! Gazetecilikle hiçbir ilgisi olmayan, para-güç ilişkisinin özeti olan haber kanalların karşısında sosyal medya bir zafer kazanırken, Hayat TV, İMC TV, sendika.org, Başka Haber gibi ana akım medyanın - çok - dışında olan haber organları, az sayıda güvenilir muhabir ve elbette uluslararası yayınlar iyi ki var dedik. Televizyona çıkardığı hükümet yetkilileri karşısında korkudan bir soru dahi soramayan kanallar Gezi'nin altında kaldıkça 'bakın şimdi yayın yapıyoruz' imajı vermeye çalıştılar ancak hem çok geçti hem de iktidardan hemen uyarı aldılar. Direniş, herkesin gazetecilik yaptığı bir sürece dönüşürken oratada dolanan yalan haberlere sığınan büyük bir kitle de var olmaya devam ediyor elbet. Olsun, onlar çirkinleştikçe biz daha da güzelleşiyoruz.


'Gezi ruhu'nu dışarıdan anlamak zor. Türkiye'de hiç olmayan bir şey oldu orada. Çokça yazıldı tekrar etmeyeceğim. Bu 'ruh'un içini boşaltmak için birçok 'zarar kişi' devreye sokuldu hemen. Polisin öldürmeye çalıştığı (Gaz fişeklerini kafaya hedef aldıkları için öldürmek sözcüğü abartı olmaz sanırım!) yaralılara müdahale edilen camide içki içildiği, hatta seks yapıldığı haberini bile yaptılar. Gerçek görüntüler ve cami müezzinin açıklamalarına rağmen yalanı sürdürüyorlar. Başbakan bile o kadar korkuyor ki, bu yalanı çok sevdi ve her konuşmasında dile getiriyor. Kanıt olarak sivil polislerin daha sonradan girip ayarladığı (görgü şahitleri var) içki şişesi fotoğrafları ve ellerinde olduğunu söyledikleri görüntüleri gösteriyorlar. Böylesine pervasızca yalanlarla saldıran bir devletin elindeki kanıtı neden hala yayınlayamadığını merak ediyoruz!

Kabataş İskelesi'nde başörtülü bir kadına yapılan saldırı haberine bile sevinir oldular. Kullanacakları bir şey çıktı onlar için. Böylesi vahşet dolu bir olayı bile sömürme peşindeler çünkü. Öncelikle, o sipariş gazeteleri geçelim, bir iktidar bunu nasıl kullanmaya çalışır. Sen devletsin, devlet böyle bir olay olduysa suçlusunu bulmakla yükümlüdür. Bunun üzerinden siyaset yapmak değil görevi. Kaldı ki, Mobese görüntülerinin olduğu söyleniyor. Gidip suçluyu bulmak devletin görevi, fazlası değil. Bunun Gezi'yle bağdaştırılmaya çalışılması da ayrı konu. Gezi tam da bunun karşısında durmaya çalışan bir oluşum. Kendiliğinden bir dayanışma ve her türlü ayrımcılığı dışlayan bir yapı var. Yine de orası yeni bir insan türünün yaratıldığı bir proje değil! Böyle birileri çıkabilir ve Gezi'den hemen dışlanırdı. Ve, dahası Türkiye gibi ayrımcılığın, ırkçılığın, kadına karşı şiddetin, kadın ölümlerinin hiç azalmadığı bir ülkede yaratılmaya çalışılan 'bak gördün mü, gezi eylemcileri ne yapmış' anlayışının bile bu vahşeti kullanmaya yönelik olduğu açık. Uzun lafın kısası, Gezi'yi savunmak değil mesele, sadece maksadı belli bir çarpıtma örneği var önümüzde ve bir kadının, annenin karşılaştığı insanlık dışı muamelenin böyle kullanılması fazlasıyla can sıkıcı.

Sonrasında Gezi'yi temizlediler akıllarınca. Halka açtılar güya. İçinde insan olmayan bir parkı polisler korumaya başladı. Kimi kimden koruyorlar? Karanfillerle anma buluşmasına bile saldırdılar. 'Polis uyardı ama' diye devletine zarar gelmesin diye uğraşanlar vardı elbet. Anayasal olarak düzenlenmiş yürüyüş, toplanma hakkı yine türlü gerekçe/yalanlarla yok edildi.

Polis ile ilgili ne söylense havada kalıyor bu ülkede. Liste o kadar uzun ki. Görüntülere baktığınızda ağzınız açık kalıyor. Devlet insanlarına savaş açtı resmen. (Aşağıdaki linklerde ve sosyal medya üzerinden paylaşılan birçok videoda hepsi görülebilir.) Şu ana kadar 3 insan öldürüldü eylemlerde. Binlerce yaralı var. Gözü çıkan, kolu kopan binlerce insan. Gözaltına alınanlara yapılan muameleler ayrı bir mesele. Sivil polislerin ara sokalarda istediği gibi at koşturması, balkonlara, evlerin içine atılan gaz bombaları, eylemcileri evine alan evsahiplerine yapılan tehditler, zevk için otobüs durağındaki kişilere TOMA ile sıkmak, saçı çekilen genç kızlar, zevk için kafaya hedef alan, gaz bombası attıktan sonra 'gel gel' diye kışkırtan psikopat polisler, biber gazı taşıyan ambulanslar... İnsan yazarken, anlatırken bile inanamıyor. Polise bu kadar yetki veren devlet, bir de çıkıp televizyonda kamu malından, vandallardan bahsediyor. Böylesine ikiyüzlü açıklamalar bütün hükümet üyeleri tarafından günde 10 kez yapıldı. O sırada insanlar ölmeye devam etti. Valiler görevine devam etti. Belediye başkanları yapılan icraatlerden bahsetti. Hatta Ankara Belediye Başkanı vasfı dışında hiçbir şeyi olmayan (kelimenin tam anlamıyla hiçbir şey) şahıs Ethem Sarısülük'ü öldüren polisler için bir de teşekkür pankartı astırdı. (Kendisi yalan kanıtlar ortaya atmakla meşhur ve görevi de bu zaten. Başkanlığı bırakınca Yeni Şafak'a dışarıdan özel haberler yapması muhtemel.) Polisler hakkında işlem yapılacak sözlerine de kim inanır bilmiyorum. Bu ülkede polise bir işlem yapıldığını gördünüz mü? Sonrasında televizyonlara gelen yasak ile polis haberleri yapmak yasaklandı. Neden? Ethem Sarısülük'ü kim öldürdü? Bu kadar keyfi bir vahşetin hesabı sorulabilecek mi? Emirleri veren kim dediğimizde Başbakan ben verdim dedi. Hayır ben verdim. Hayır ben verdim. Hayır... Sizin kahramanlığınız bu ölümlerle yazılır elbet.

Her daim iktidarın yanında duran, insanlar ölürken bile ağzını açmayan, polis şiddetine her defasında gerekçe bulmak isteyenler var. Koca bir çukur. Çukurdalar. Oraya hiç girmeyeleim kayboluruz. Bir de 'Gezi'nin amacı çarpıtıldı' diyenler var, onlar daha acıklı. Başbakan'ın dediği oyuna inanmak çok isterler. Her şey dış mihrakların, CIA'in oyunu. Hepimiz de bunu anlayamadan sokağa çıkan saflarız. Konformizm böyle bir şey. Saplantılarına ve korkularına sığınırsın, olaya hep iyi yönden bakarsın. AK Parti'nin iyi yaptığı şey hiç mi yok değil mi? İnsanlar öldürüldü. Ötesi var mı?

Kullanılan biber gazı bir rekor olduğu gibi söylenen yalanların da ucu görünmüyor resmen. Ne komplo teorileri, ne manyakça planlar, ne darbe sevdası, ne oyunlar dönmüş de haberimiz yokmuş. Hala insanları korkutmaya çalışıyorlar bu yalanlarla, hukuksuz gözaltılarla, tehditlerle. Artık çok geç. Gerçeği yok edemezsiniz. İnkar ettikçe altında kalmaya mahkumsunuz. Ama bugün, ama yarın.

Gerekli linkler/kanıtlar:
delilimvar.tumblr.com
gezigercekler.tumblr.com
böyle başbakan bulamazsınız





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder