21 Mayıs 2013

'En büyük mahalle baskısı askerlik üzerine'

''Her Türk asker doğar'' Öyle mi gerçekten? Bunun aksini söyledikleri için hayatlarından vazgeçmek zorunda kalan vicdani retçilerle görüşerek Asker Doğmayanlar'ı kitaplaştıran gazeteci Pınar Öğünç'e kulak verdik...




''Peki gözümüzün önünden bir perde kalkar, erkekliğin, şiddetin, milliyetçiliğin büyütüldüğü kışlalardan dışarı sızan militarizm de netleşir mi? Kadınların, bir savaştaymışçasına erkekleri tarafından günde üçer beşer öldürülüşlerinin, ‘zorunlu erkekliğin’, ‘zorunlu askerlikle’ hiç mi ilgisi yok? Evlerin küçük ‘vatanlara’, okulların küçük kışlalara döndürülüşlerinin, bir dizi kılıkla aramızda gezen çıplak şiddetin, çok başka nedenden görünen katmerli travmaların hiç mi ilgisi yok? Askerlik, sadece askerlikle ilgili bir mesele mi?''


Savaşa karşı olmanın garipsendiği, karşı olanın hainlik mertebesine yükseltildiği bir ülkede en zor şeylerden birini yapıyor vicdani retçiler. Hayatlarını ortaya koyuyorlar bu en temel insani hak için. Gerçekten bir cesaret öyküsü ama dertleri cesur olmak değil elbette. Sadece inandıkları şey için mücadeleye ediyor ve dahası inandıklarıyla hayatları arasındaki farkı açmadan bu mücadeleye devam ediyorlar.

Bu ülkede ''iyi ki gazetecilik yapıyor'' dediğimiz az sayıdaki isimden Pınar Öğünç, askeri mahkemelerde yargılanan, işkence gören, açlık grevi yapan, büyük bedeller ödeyen 14 vicdani retçi ile görüşerek ‘Asker Doğmayanlar'ı kitaplaştırdı. Öğünç, her biri farklı hikayeye sahip vicdani retçilerle görüşerek hem bu mücadelenin tarihini belgeliyor hem de zorunlu askerlik ile barış süreci arasında sorulacak en doğru soruları sormayı da ihmal etmiyor.


Pınar Öğünç ile kitabını ve tabii ki, ''Öldürmeyeceğim'' diyerek hayatlarından vazgeçen bu çok önemli insanları ve Vicdani Ret Hareketi'ni konuştuk:

Birçok kesimin ‘asker kaçağı’ ya da ‘kolaya kaçma’ olarak gördüğü meselenin ardında aslında hayatlarından vazgeçen bu cesur insanlar var. Vicdani reddin nasıl algılandığı, meselenin neresinde duruyor? 
Tam ortasında duruyor. Algı, vicdani reddin sadece zorunlu askerlikle ilgili olduğu üzerinden şekillenince, arzunun da sadece bundan kaçmak olduğu düşünülüyor çoğunluk tarafından. Siz sorarken vicdani retçiler için cesur sıfatını kullanıyorsunuz ama bu çerçeveden bakınca, bilakis ‘korkaklıkları’ yüzünden bu kararı aldıklarına inanılıyor. Ama işte bu kitapta uzun uzun anlatıyorlar, bu kararı almanın hayatlarında neler değiştirdiğini, neleri göze alarak bu talepte ısrarcı olduklarını... Dinleyen karar versin.

NEDENİ AHLAKİ!
Vicdani reddini açıklayan ilk kişi Tayfun Gönül, paralı askerlik yapmak gibi 'imkanlarına rağmen' neden vicdani retçi olduğunu şöyle açıklıyor: ''Sonuçta benim askerliğe karşı çıkma nedenim askerliğin zor ve uzun olmasından değil, çünkü ben bir doktorum, herkes bilir ki doktorlar zaten sıradan erler gibi bir askerlik yapmazlar, hayli rahat geçer. Tam tersine askerlik yapmayı reddetmek, bir doktor için yaşamını daha zor koşullarda sürdürmektir. Benim karşı çıkışımın nedeni ahlaki. Bu açıdan paralı ya da parasız, uzun ya da kısa dönem benim için fark etmez. Orduya katılmak militarist aygıtın bir parçası olmak demektir. Bunun ahlaki sorumluluğunu üstlenmek istemiyorum.''  

Türkiye hangi yöne giderse gitsin, ne kadar demokratikleştiği söylense de, hayatları hiç değişmeyen insanlar diyebilir miyiz vicdani retçiler için? Sanki bütün sorunlar çözülse bile askerliğin kutsallığından vazgeçilmeyecekmiş gibi... 
Bu demokratikleşirken hesaba ne kadar militarizm sorgusu katıldığına bağlı. Ancak bu sorgu da eklendiğinde sağlıklı demokrasiden, gerçek bir sivilleşmeden söz edebiliriz. Yıllar içinde bilinirlikleri, görünürlükleri artsa da hareketin kitleselleşememesi toplum olarak bu sorguyu eksik yaptığımıza da işaret ediyor aynı zamanda. Savaşçılığın, kahramanlığın, askerliğin kutsallığı üzerine o kadar çok yatırım yapılmış ki... Tuhaf biçimde bir sürekliliği var bunun siyasi ve toplumsal hayatımızda. Eğitimden popüler kültüre, bunu besleyen damarlar, zaman içinde bazı değişimlere uğrasa da aynı duruyor aslında.

''Bakıyordum, o marşları söyleyen askerlerin ayağında potinleri vardı, üzerlerinde kamuflajları, tek tip kıyafetleri vardı. Özendim herhalde. Anneme sorduğumu hatırlıyorum: “Benim potinin, silahım, kamuflajım nerede? Ben asker doğmadım mı?” Annem biraz duraksadı, sonra güldü, “Sen asker doğmadın. Doğarken hiçbir şeyin yoktu. Herkes gibi doğdun, çıplak” demişti.'' (Halil Sevda)

Bu ülkenin en sağlam kalelerinden biri askerlik elbette ve vicdani ret anlayamayacağımız kadar cesur geliyor bize.
Çoğunluğun karşısına, tek başına bir birey olarak dikilmek gerçek bir kararlılık gerektiriyor. Bir odada herkes farklı düşünüyorken sesini çıkarmak için üç defa düşünür insan. Bir de askerlik gibi neredeyse hiç tartışılmayan toplumsal bir kurum üzerine laf etmeyi düşünün...

Nerdeyse görüştüğünüz bütün vicdani retçiler, bunun sadece askerlik yapıp-yapmamakla ilgili olmadığını sık sık dile getiriyor. Kitapta da bu hissiyat ağırlıklı bir şekilde var. Vicdani retin hâlâ anlaşılamayan bir mesele olduğunu söyleyebilir miyiz? 
Maalesef öyle, bir kere sadece zorunlu askerlikle ilgili olduğunun düşünülmesi felsefi tartışma olanağını çok daraltıyor. Bu kitap için yola çıkmamızın niyeti bir lokma daha iyi anlaşılabilmesini sağlamaktır zaten.

Tayfun Gönül’ün hikayesi birçok açıdan önem taşıyor, mesela çok iyi okulllarda okumasına, imkanları olmasına rağmen vicdani retçi olmayı seçiyor. Bu bile tek başına çok şey söylüyor olmalı değil mi? 
Kitap için çalışmaya başladıktan çok kısa bir süre sonra rahatsızlandığından ve sonra da hayatını kaybettiğinden Tayfun Gönül’le bu kitap için söyleşme fırsatı bulamadık ne yazık ki. Fakat 1989’da Sokak dergisinde yayınlanan ret beyanı, manifestosu, bir de yine Sokak’ta kendisiyle yapılmış bir söyleşiye yer verdik. Bu gerçekten imkân meselesi değil. Tayfun Gönül, üst orta sınıf bir aileden gelen, doktor çıkmış biri olarak evet başka bir hayat sürebilirdi. Ama başka bir dünya ihtimali, kafasını çok daha önceden kurcalamaya başlamıştı. Beyaz doktor önlüğünün iktidarını sorgulayan biri... Türkiye’nin anarşizm tarihi içinde önemli bir isimdir Tayfun Gönül.

''Sosyalist ülkede de yaşasaydım, aynı kampanyayı yürütürdüm. Benim için ordunun kızılı da, sarısı da, beyazı da, hepsi bir.'' (Tayfun Gönül)

Peki, askere giden çoğu erkeğin küfür ettiği, birçok insanın gitmemek için çürük raporları almaya çalıştığı, binlerce ölümün olduğu ‘askerlik’ neden gücünden hiçbir şey kaybetmiyor? Ya da kaybediyor mu? ‘Asker doğmadım’ demek neden bu kadar tepki çekiyor? 
Çünkü var eden mekanizma tıkır tıkır çalışıyor. Türkiye’deki en büyük mahalle baskısı askerlik üzerine olabilir. Dediğiniz gibi askerden dönünce ondan bundan şikayet etmeyen erkek yok gibidir ama bunlar en fazla dost meclislerinde komik asker anıları olarak kalır. Hep birlikte gülünür, “Bizde de bir çavuş vardı...” diye yeni bir hikaye anlatılır, bir daha gülünür ama hikayelerin içindeki akıldışılık sorgulanmaz. Zaten çatışma ‘anılarını’ samimiyetle anlatan erkek yoktur ki sorgulanabilsin. Bedelli askerlik konusu bile öyle her masada açılabilecek konu değilken, daha rahat bir askerlik için torpil gayretleri, çürük raporu maceraları mevzu açılmadıkça gizli kalmaya mahkumdur. Ne tuhaf, herkes herkesi biliyor aslında ama öyle değilmiş gibi davranmaya devam ediyoruz.

‘İNANDIKLARIYLA YAŞAMLARI ARASINDAKİ TUTARLILIK’ 
Bütün görüşmelerin ardından genel bir hissiyatınız oluştu mu? Yani tek tek hikayelerin yanı sıra size yeni bir şey öğreten tespit, durum vs. oldu mu?
Bu kitap sayesinde, daha önce tanışıklığım olan vicdani retçileri hakikaten tanıma fırsatı buldum, bazılarıyla yeni tanıştım. Dinledikçe beni çok etkileyenlerden biri, birçoğunun farklı biçimde dile getirdiği bir şeydi; düşündüğü, inandığıyla yaşadığı hayat arasında arasındaki tutarlılık çabası... Az insanın, hakikaten düşündüğü gibi yaşamaya cesareti var. Bunu yapabildikleri için retçi olmuşlardı, retçi oldukları için bunu yapabiliyorlardı. Şöyle diyeyim... Liseli vicdani retçi İlyada Erkuş, 15 yaşında okulundaki kantin fiyatlarını protesto için okula ‘dayanışma masaları’ kuranlardan olduğu için retçi oldu. İlk kadın retçilerden Ferda Ülker, antimilatirizm sorgulamasıyla feminizme geçtiği için bugün bir kadın sığınmaevinde çalışıyor. Genç retçilerden Merve Arkun’un retçiliğiyle, çevresindeki bir sürü kişi “Deli misin?” derken bir anarşist kafede gönüllü çalışmasının ilgisi var.

Evet, kitabı okurken farkediyoruz zaten, vicdani retçilerin hepsi insan hakları ihlali, eşitsizlik, ayrımcılık gibi birçok meselenin içinde de varlar. Bunun basit bir karardan çok daha fazlası olduğunu anlamamız için hayat hikayeleri büyük önem taşıyor değil mi?
Az önce anlattığım tutarlılık hikayesi bu kapıya çıkıyor. Savaş karşıtlığı, antimilatirzm ve vicdani ret kişisel beyanlar olduğu kadar, toplumsal birer çağrı aslında. Hayata, insana dair ahlaki bir bakış açısı öneriyor, devlete ve devletin yurttaşıyla ilişkisine dair politik bir tavır alıyor.

Son olarak; ‘Askerlik sadece askerlikle ilgili bir mesele mi?’ diye soruyorsunuz giriş yazınızda. Bu cevabı bilinen ve sormak istenilmeyen bir soru mu, ve cevabı bilindiğinde bir şey değişecek mi sizce? 
Bu, cevabı bilenlerin de bilmezlikten geldiği bir soru. Kışlaların dışındaki kışlaları, sivillerin içindeki askerleri görebildiğimizde gerçekten militarizmi konuşmaya başlayabiliriz. (ntvmsnbc)

KİTAPTA YER ALAN VİCDANİ RETÇİLER:
Tayfun Gönül, Vedat Zencir, Yuri, Mehmet Tarhan, İnci Ağlagül, Halil Savda, Ferda Ülker, Enver Aydemir, İnan Mayıs Aru, İnan Suver, Muhammed Serdar Delice, İlyada Erkuş, Hayri Kamalak, Kemal Acar, Merve Arkun.


Vicdani retçilerin ağzından:
Hayi Kamalak:
 Bizim gibi askerde anlamsız bir şekilde evlatlarını yitiren herkesin nasıl bir acı duyduğunu biliyorum. O ailelerin yıkımının daha ileri gitmemesi için imkânlarım ölçüsünde maddi manevi destek olup bu ailelere özel zaman ayırıyorum. Yan yana getirebileyim, bir arada olalım istiyorum. İnanır mısınız çok aile de korkuyor. Kendilerine, diğer aile bireylerine zarar gelecek diye korkuyorlar. Telefon açtığımız zaman telefona çıkma cesaretini bulamayanlar var.

Mehmet Tarhan: Vicdani ret kimsenin işine gelmez, çünkü güç edinmek ve onu bir topluluk üzerinde kullanmak isteyen bütün yapıların temelini sarsar. “İtaatsiz ol” diyorsun. En demokratik dediğimiz parti için düşünelim bunu. Vicdani reddi savunan bir milletvekili grup kararına uymaz. Bir kültür merkezinde çalışan ve vicdani reddi savunan biri, oradaki bütün kararları sorgular.

Ferda Ülker: Kadın retçileri, vicdani ret kavramını genişletme açısından, erkeklerin reddinden daha anlamlı buluyorum. Biraz maksadını aşan bir cümle oldu, farkındayım! Erkeklerin reddi, sadece askere gitmemek olarak algılanırken, kadın retçiler kafaları karıştırıyor ve “Bir dakika ya, askere gitmiyorsunuz ki, ne reddi?” ile militarizmi pek çok açıdan gündeme getirme şansınız oluyor. 

Vedat Zincir: Bahsettiğim nasıl bir ipotek, biliyor musunuz? Mesela ben iş yerimi son dört yıldır üstüme alabildim. Bu yeterli bir şey. Antalya’ya gittim, 10 yılımı kaçak yaşadım. Çocuğum doğduktan sonra onun varlığı yüzünden gizlenmek, biraz kıyı-köşe yapmak zorundaydım. Her an yakalanma ihtimalini düşünüyorsun, her an... Ben mesela Antalya’nın ara yollarını acayip iyi bilirim. Araç kullanıyorsun ama gidip ehliyetini alamıyorsun. Hakkın var, alamıyorsun. Sürekli bir paranoya durumu yaşıyorsunuz. Buna rağmen iyi idare ettiğimizi düşünüyorum.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder