12 Mayıs 2013

Büyüklük sizde kalsın

Çocukken her istediği alın(a)mayan çocuklardansanız içinizde kalan birçok şey büyüdüğünüzde Beşiktaş'la yan yana gelebilir. Ben de, aküllü araba, nintendo, play station gibi yeni ve büyüleyici teknolojik oyuncaklara sahip olamayan çocuklardandım. Öyle, 'pahalı' oyuncakları ''belki benim de olur'' diye diye bekleyen, beklerken büyüyen çocuklardan. Ama demagojiye mahal verecek bir şey yok. Bütün bu 'eksiklik'lere rağmen güzel bir çocukluğum oldu. Aynen Beşiktaşlı olmam gibi.


Taraftarı olduğu takıma sevgisini büyüklükle anlatırken birileri, bön bön bakan o şaşkın bendim hep. Anlayamazdım bu büyüklük sevdasını. Aksine, kaybetmeyi küçükken öğrenmek bazen güzel şeylerin farkına varmayı daha da kolaylaştırıyor. Şimdi bakıyorum, yıldızlara, rakamlara, hepsinden uzağız. 10 yılda bir kez şampiyon olmuşuz (Onda da askerdeydim zaten) Şampiyonluk sevincini unuttuk evet. Çok yenildik, çok kaybettik evet. Ancak, bunları bir tartıya koyduğunuzda hiçbir şey ifade etmemesinin nedeni de Beşiktaşlı olmak zaten. Ne rekorlarımızdan, ne nağmağlup şampiyonluktan, ne de ne var ne yok tüm başarılardan bahsedebilirim Beşiktaş'ı anlatırken. Aklımdaki yeri derin bile değildir.

Keza, Metin-Ali-Feyyaz'lı o müthiş dönemimizde bile sokaktaki futbol atışmalarında Fener ve Cimbom büyük ilan edilirdi. 3 sene üst üste şampiyon olduğumuzda bile ''Ee biraz da siz olun'' denilirdi pişkince. Gazetelerde bile yerimiz belliydi, diplerde, aşağılarda. Böyle, duya göre şükür ki bu büyüklük takıntısının ne menem bir şey olduğunu da öğrenmiş oldum. Koca bir hiç.


Demirören her şeyi yanlış anlayıp, bizi 'büyük takım' yapmaya çalışana kadar da sürdü bu mesele. Meselenin büyüklük olmadığını küçük yaşlarımızda öğrenmişken hem de... Çok üzüldük zaten. Yanlış anlaşılmasın, skorlara değil. En çok çocukken küsmüştüm Beşiktaş'a ben. Feyyaz'ı Fenerbahçe'ye gönderdiğinde, Recep'i Trabzon'a gönderdiğinde, Seba gittiğinde.... Sonra Lucescu gittiğinde. Demirören geldiğinde. Sinan Engin gibi pis adamlar doluştuğunda. Adı geçmeyecek adamların adı Beşiktaş'ta geçtiğinde.

Şimdi İnönü'de son maç oynandı ve sayısız an'la birlikte ilk bunlar düştü aklıma. İnsan evinden nasıl vazgeçer ki? Daha çok para getirecek, daha iyi bir stadyum olacak sözleri ne kadar işler ki o güzel anılarımıza. Duygusallıktan başka bir şey değil bizimkisi biliyorum. Bu çağda bu sözlerin de yeri yok. Başarılar, şampiyonluklar, ilk'ler wikipedia'da yazıyor zaten, bizden daha başarılı olanları da. Sarı Fırtına'lı, Şifo'lu, Amokachi'li, Feyyaz'lı, Fani Madida'lı, İlhan Mansız'lı sayısız güzel an ise hafızamda. İnönü'ye ilk adımlarım. Yusuf Tunaoğlu'nu canlandırdığım kurmaca anılarım. Sergen attı şampiyonluk geldi sesleri. Hep bir ağızdan yapılan yüzlerce tezahüratla, o içimizi ferahlatan pankartlarla birlikte...

Herkes taraftarı olduğu takımıın eksikliklerini savunmaya dönüştürür aslında. Üç büyükleri tutmadığını gururla söyleyenler de, Üç büyükleri büyüklüğüyle anlatanlar da aynı şeyi yapar. Benim savunmam falan yok, seviyorum sadece. Fazla sıradan değil mi? Keşke hep öyle kalsaydık...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder