26 Mayıs 2013

'Transfer denince aklıma Drogba geliverdi'

Ahlakçılık yapmayalım ama olmuyor işte, sevdiğimiz bir yazar, sanatçı reklamlarda oynamasın, politik duruşunu bozmasın, ‘saçma’ demeçler vermesin istiyoruz. Yazdığından, söylediğinden farklı yollara çıkmasın, kafamızda onu nasıl yarattıysak öyle kalsın istiyoruz. Biraz hastalıklı bir durum, biraz da haklı bir istek galiba. Bazen abartılıyor, bazen az bile söyleniyor.


Yıllardır tartışılan meseleler ise aynen duruyor. Reklam edebiyatı bozar mı? Bir kitabın pazarlanma yöntemleri ya da yazarının reklamlara çıkması esere zarar verir mi? Bunun yanında anlayamadığımız şeyler de var, ülkenin en muhalif rock’çılarının boy boy reklamlarda oynamasına ses çıkmazken, zaten popüler olan bir yazar reklamlara çıktığında topa tutuluyor. Bunun sınırı nedir bilmiyoruz? Ya da böyle bir sınır olmalı mı?

Edebiyatın müzik ya da sinemaya göre daha mahrem bir alan olduğunu yeniden yazmaya bile gerek yok.  Fakat, her şeyin böylesine hızla geliştiği, teknolojinin edebiyat dahil birçok alanda dönüşüm yarattığı bir çağda, yeni çıkan bazı yazarlar bile her yerde gözükmek için çabalarken bu ‘görünme tutkusu’ndan uzaklaşmaya çalışabilir miyiz? Hazır yayıncılık dünyasında transfer dedikoduları  gündemdeyken ve ‘edebiyatı bilen’ bir yazar reklamlarda rol kapmışken (!) yazar-reklam ilişkisini sevdiğimiz ve sözüne güvendiğimiz yazar-gazeteci Berrin Karakaş ile konuştuk:

Elif Şafak, Tuna Kiremitçi başta olmak üzere edebiyatçıların reklamlarda oynaması fazlasıyla eleştiriliyor. Bir yazarın reklamlarda oynaması neden bu kadar tepki çekiyor sizce? Yazar-reklam ilişkisinin sınırları var mıdır, olmalı mı?
Tepki çekiyor çünkü yazı hala gösteri dünyasına yakışmayacak kadar yalnızlıkla ilişkili. Kalabalıklar arasında yazar hala ‘spleen’in kollarında bir Baudelaire belki. Bu artık fazlasıyla nostaljik ve ‘saf’  bakış açısının etkileri olabilir yazarı reklamlara yakıştıramayışımız. Yazıyı Platon’un göklerinden indirmeye henüz hazır olmayabiliriz. Yazar- reklam ilişkisinin sınırlarına gelince, sınırı sanırım yazının kendisi belirliyor ve her yazarın yapıtın çaldığı tehlike çanlarını işitebileceğini düşünüyorum. Bu çanlar kimisi için bir yol ayrımı daveti, bir yaşam biçimi tercihi. ‘Bu noktada nereye gideceğiniz?’ sorusunun cevabını belirleyecek olan da kelimelerin efendisinin kim olduğu olmalı, yazar ve bir avuç da olsalar kıymetli okuyucuları mı, yoksa Guy Debord’ın ‘Gösteri Toplumu’nda uyardığı gibi “Görünen şey iyidir, iyi olan şey görünür’ deyip başka da bir şey demeyen gösteri mi?

21 Mayıs 2013

'En büyük mahalle baskısı askerlik üzerine'

''Her Türk asker doğar'' Öyle mi gerçekten? Bunun aksini söyledikleri için hayatlarından vazgeçmek zorunda kalan vicdani retçilerle görüşerek Asker Doğmayanlar'ı kitaplaştıran gazeteci Pınar Öğünç'e kulak verdik...




''Peki gözümüzün önünden bir perde kalkar, erkekliğin, şiddetin, milliyetçiliğin büyütüldüğü kışlalardan dışarı sızan militarizm de netleşir mi? Kadınların, bir savaştaymışçasına erkekleri tarafından günde üçer beşer öldürülüşlerinin, ‘zorunlu erkekliğin’, ‘zorunlu askerlikle’ hiç mi ilgisi yok? Evlerin küçük ‘vatanlara’, okulların küçük kışlalara döndürülüşlerinin, bir dizi kılıkla aramızda gezen çıplak şiddetin, çok başka nedenden görünen katmerli travmaların hiç mi ilgisi yok? Askerlik, sadece askerlikle ilgili bir mesele mi?''


Savaşa karşı olmanın garipsendiği, karşı olanın hainlik mertebesine yükseltildiği bir ülkede en zor şeylerden birini yapıyor vicdani retçiler. Hayatlarını ortaya koyuyorlar bu en temel insani hak için. Gerçekten bir cesaret öyküsü ama dertleri cesur olmak değil elbette. Sadece inandıkları şey için mücadeleye ediyor ve dahası inandıklarıyla hayatları arasındaki farkı açmadan bu mücadeleye devam ediyorlar.

Bu ülkede ''iyi ki gazetecilik yapıyor'' dediğimiz az sayıdaki isimden Pınar Öğünç, askeri mahkemelerde yargılanan, işkence gören, açlık grevi yapan, büyük bedeller ödeyen 14 vicdani retçi ile görüşerek ‘Asker Doğmayanlar'ı kitaplaştırdı. Öğünç, her biri farklı hikayeye sahip vicdani retçilerle görüşerek hem bu mücadelenin tarihini belgeliyor hem de zorunlu askerlik ile barış süreci arasında sorulacak en doğru soruları sormayı da ihmal etmiyor.

14 Mayıs 2013

Burası cennet, yoksullar giremez

Hastalığın, yoksulluğun hatta ölümün olmadığı bir dünya... Çok mu ütopik? Olmasa bile hemen sevinmeyelim, burada sadece ayrıcalıklı olanlar yaşıyor. Geri kalanlar(ımız) ise gerçek dünyada yaşıyor(uz). Savaş, kıtlık, yoksulluk ve kaos var elbette. Küçük bir kesim korunaklı hayatlarında mutlu, mesut ve gerçeklerden bihaber yaşarken, geri kalan, yani çoğunluk hayatın güzelliklerinden muaf, sefalet içinde. Bu tablo, her ne kadar merakla beklediğimiz bir filmin hikayesi olsa da uzak bir gelecek olmadığını tahmin edebiliriz. Henüz böyle bir dünya varolmasa da varolduğu zaman böyle bir ayrıcalığın olacağını da.


Elysium sadece mitolojideki yeraltı cenneti ya da Neil Blomkamp'ın son filminin adı değil. Dolapdere'de yoksul evlerin bitişiğinde kurulan korunaklı rezidans ve lüks sitenin adı aynı zamanda. Üç yıl önce kurulan bu lüks yerleşim yeri öyle bir iştahla doldu ki, kentin başka yerlerinde cool, fantastic gibi 'şık' isimlerle benzerleri yapıldı. Elysium adındaki bu rezidansların tekil olarak çok özel bir anlamı yok belki. İstanbul gibi bir şehirde her yer sınırlarla çevrilirken, AVM, otel ve sitelerle doldurulurken üstelik. Ama adının hakkkını en iyi veren yerleşimlerden biri olduğunu belirtmemiz gerek.

Mitolojide ölüler ülkesi Hades üçe ayrılır. Kötüler, katiller Tartoros'a atılıyor, ne kötü ne de iyiler Asphodel'de kalırken, iyiler, savaş kahramanları Elysium'da (ya da Elysion) yaşamaya ve dinlenmeye devam ediyor. Hades'in bu en güzel yerine kayıklarla giden ruhlar girerken bir teste tabi tutuluyor. Testi geçerlerse Elysium'a alınıyorlar.

12 Mayıs 2013

Büyüklük sizde kalsın

Çocukken her istediği alın(a)mayan çocuklardansanız içinizde kalan birçok şey büyüdüğünüzde Beşiktaş'la yan yana gelebilir. Ben de, aküllü araba, nintendo, play station gibi yeni ve büyüleyici teknolojik oyuncaklara sahip olamayan çocuklardandım. Öyle, 'pahalı' oyuncakları ''belki benim de olur'' diye diye bekleyen, beklerken büyüyen çocuklardan. Ama demagojiye mahal verecek bir şey yok. Bütün bu 'eksiklik'lere rağmen güzel bir çocukluğum oldu. Aynen Beşiktaşlı olmam gibi.


Taraftarı olduğu takıma sevgisini büyüklükle anlatırken birileri, bön bön bakan o şaşkın bendim hep. Anlayamazdım bu büyüklük sevdasını. Aksine, kaybetmeyi küçükken öğrenmek bazen güzel şeylerin farkına varmayı daha da kolaylaştırıyor. Şimdi bakıyorum, yıldızlara, rakamlara, hepsinden uzağız. 10 yılda bir kez şampiyon olmuşuz (Onda da askerdeydim zaten) Şampiyonluk sevincini unuttuk evet. Çok yenildik, çok kaybettik evet. Ancak, bunları bir tartıya koyduğunuzda hiçbir şey ifade etmemesinin nedeni de Beşiktaşlı olmak zaten. Ne rekorlarımızdan, ne nağmağlup şampiyonluktan, ne de ne var ne yok tüm başarılardan bahsedebilirim Beşiktaş'ı anlatırken. Aklımdaki yeri derin bile değildir.

Keza, Metin-Ali-Feyyaz'lı o müthiş dönemimizde bile sokaktaki futbol atışmalarında Fener ve Cimbom büyük ilan edilirdi. 3 sene üst üste şampiyon olduğumuzda bile ''Ee biraz da siz olun'' denilirdi pişkince. Gazetelerde bile yerimiz belliydi, diplerde, aşağılarda. Böyle, duya göre şükür ki bu büyüklük takıntısının ne menem bir şey olduğunu da öğrenmiş oldum. Koca bir hiç.

6 Mayıs 2013

Her şey 'ev'in içinde

François Ozon, gerçekle kurmaca arasında gidip gelen filminde, yazmayı, edebiyatı sorgularken, asıl olarak Alfred Hitchcock klasiği Arka Pencere’ye saygıda kusur etmeyen bir röntgencilik hikayesi anlatmayı beceriyor.


Lütfen Beni Öldürme’de (Stranger Than Fiction) Harold Crick, yazarıyla yani yaratıcısıyla tanıştığında, onun kitabın başkarakterini yani kendisini öldüreceğini öğrendiğinde bunu değiştirmek için yapabileceği bir şey olmadığını da fark eder. Kendi hayatına müdahale edemeyecek kadar acizdir şu hayatta! Lütfen Beni Öldürme, gerçek hayatın kurmaca oluşuyla ilgilidir. Gerçeğini bunun üzerine kurar. Dans la maison ise kurmacanın kendisini masaya yatırır, o yüzden de ‘gözetleme’ hayati önem taşır, hikayenin anahtarıdır bir bakıma.

Claude, yeteneğiyle öğretmeni Germain’ın dikkatini çeker ve Germain kısa sürede Claude’un yazdığı hikayelerin heyecanlı bir okuyucusu daha doğrusu izleyicisi olur. Daha önce yazar olmayı deneyip beceremeyen Germain için Claude’un yazdıkları ne kadar heyecan vericiyse, Claude için de, yaşayamadığı ‘normal’ aileye duyduğu merak o denli güçlüdür. ‘Devamı gelecek’ diye biten ödevler/hikayenin parçaları bir süre sonra kurmaca içinde yarattığı gerilimi gerçek hayata da bulaştırır. Hem Germain hem de izleyici olarak biz dahil olmadığımız hayatların gerilimini yaşarken, ayağımızın altından kayan zeminlerde kurmaca hayatlarımızın ne kadar çürük olduğunu da hatırlamış oluruz!