15 Nisan 2013

'Türkiye'de hayal gücünden korkuluyor'

Onur Ünlü yeni filmi Sen Aydınlatırsın Geceyi’de, süper kahraman güçleri olan kasabalıların sıradan sorunlarını, taşra sıkıntılarını anlatıyor ve bu iç sıkıntısına, endişeye süper güçlerin bile fayda etmediğini etkileyici bir şekilde gösteriyor. Şu ana kadar ki en iyi filmini çeken Onur Ünlü ile buluştuk, ‘endişeye’, sinemasına ve genel olarak sinemaya dair uzun uzun konuştuk...


‘’İnsan endişeden yaratılmıştır’’ açılıyor film biz de oradan başlayalım. Kasabadaki o süper güçlerin altında bile kocaman endişe duruyor değil mi?
Evet, film bunu anlatıyor zaten; ne yaparsa yapsın o endişe duruyor. Uuçsa da kaçsa da insan olmanın sıkıntısı her daim insanı kemirir. Ve onun başına tebelleştir, temel meselemiz de budur. Hatta artık kendi özelliklerimize yabancılaşma noktasına bizi getirecek kadar bizi meşgul eden yoğunlukta bir duygudur endişe.

Bu hikaye şehirde geçseydi yine olur muydu?
Şehirde geçseydi olmazdı, karakterler dağılırdı. Şehirde geçmemesinin sebebi kırsalın aslında insanın özüne daha yakın bir yer olması. Şehirde insanın doğasıyla arasına giren bir sürü şey var. İnsanın taşrada kendisine daha yakın olma ihtimali seçme nedenim. Şehirde kendinle arana giren gürültü had safhadadır ama taşrada o kadar değildir. Taşrada insanın kendine dönme ihtimali daha fazladır. Daha önce şehirde denedim hikayeyi, bahsettiğim problemlerle karşılaştım yazarken. Çok fazla çeldirici şey var şehirde.

Yine de bu taşra sıkıntısı değil bir iç sıkıntısı değil mi?
Elbette. Bir taşra sıkıntısı hikayesi değil bu hatta sadece Türkiye taşrası değil hatta hangi zaman olduğu bile belli olmayabilir. Hatta zaman dışı bir hava olsun istedim ‘hangi yıldayız’ tam olarak anlaşılmasın istedim. Şimdi filme baktığımda belli oranda başarıldığını görüyorum bunun. Yıl çok net değil, çok önemli de değil. Başka bir taşra da olabilir. O anlamda çok yerel görsel motifler yoktur. Mesela cami minaresini bir iki defa arkadan görürsün sadece. Ama taşradayız bu çok net.
Endişe meselesi sinemanızda hep vardı ama böyle bir hikayenin içine ne zaman düştü?
Bir gün balkondan ‘hadi görüşürüz deyip’ atlar gibi yapıp elbette atlamadıktan sonra ‘atlayıp gitseydim’ diye düşündüm sadece. Sonra herkesin böyle özellikleri olsa diye düşündüm, herkes böyle olsaydı ‘o zaman da bir şey değişmezdi’ dedim. Biz gene canımızı sıkacak bir şeyler muhakkak bulurduk. Çünkü, herkeste olduğu zaman hiç kimsede olmamış gibidir bu. Asıl buradan çıktı. Bir tek Cemal’de süper güçler olsaydı böyle bir hiikaye de olmazdı. Cemal duvarların içinden geçebildiği için sıkılmıyor, insan olduğu için sıkılıyor. İnsan olduğu için sıkılan ama duvarların içinden de geçebilen bir adam var elimizde. Bu ikisi farklı şeyler. Tek olsaydı ‘Kimse yapamıyorken ben duvarların içinden geçebiliyorum’ diye düşünüp ona üzülürdü, onun filmi olurdu.

Buna fantastik sinema denir mi?
Ben fantastik sinema yapmıyorum aslında fantastik öğeler var ama fantastik sinema başka bir şey. Öyle olsaydı bunun üzerinden gitmem gerekirdi. Ama ilgilenmiyorum bununla. Adam duvarın içinden geçiyor ilgilenmiyorum, adamın kendisi de ilgilenmiyor zaten.

Aslında fantastik sinemadaki unsurları kullanarak antitezini yapıyorsunuz bir anlamda.
Evet öyle bir şey. Bir fantastik film yok ortada. Fantastik film yapmak isteseydim fantastik film yapardım. Ama ilgilenmiyorum, bilmem de. Türe de çok hakim değilim aslında çok bilmem.

Depresif ve melankolik bir film Sen Aydınlatırsın Geceyi. Görsel olarak da bunu yapmaya çalıştınız değil mi?
Evet melankolik bir film yapmaya çalıştım ama buna kafayı da çok takmadım aslında. Duygusunu aşağı yukarı biliyordum. Mesela görünmeyen bir öğretmen var hikayede; onu ilk gördüğümüzde başka bir öğretmenle bahçede yürüyorlar. Biz adamı gördüğümüzde, kendi kendine konuşuyor, manyağın teki zannediyoruz. Sonra Cemal yanına gidiyor ‘’Merhaba’’ diyor yanında bir öğretmen varmış. Bu hüzünlü bir durum, acıklı bir şey. Bunun tek tek üzerine gitseydim, herkesin acıklı tarafının üzerine gitseydim dramatik bir film olurdu o zaman. Ben melankolik bir film yapmak istedim. Oraları çok kanırtmak istemedim.


Bu hüznü verebilmek için mi siyah beyaz bir estetik tercih ettiniz?
Hep siyah beyaz bir film yapmak istiyordum. Bu filmin de öyle olabileceğini düşündüm. Senaryoda renklerden bahseder çünkü karakterler siyah beyaz görmüyor, biz onları siyah beyaz görüyoruz. Seyircinin düşünmediği bir katman daha var yani. Dolayısıyla onların bir renk evreni var. Bu da filmi yapan insan için ikinci bir problem.

‘Kirli’ bir yanı da var hikayenin. Zıtlıkları kullanmayı seviyorsunuz, bu filmde de onu görüyoruz. Evlilik teklifi edilirken kusulan bir sahne var örneğin.
Onların durumu da romantik. Romantizmi nereden algıladığınaza bağlı. Onlar hemen evvel uçtular, uçmadan önce de birlikte depresyon hapları içtiler avuç avuç. Bence bu romantik. Biraz romantizm anlayışında farklılık var benim yaptığım filmlerin. Ama bnce o durum çok tatlı ve romantik. Daha sonra kız öyle diyor, biz seninle uçtuk, diyor, birlikte uçtuğun kişiye güvenebilirsiniz.

Genel olarak ‘normal’in olmadığını haykıran bir sinemanız var.
Türk sinemasında çok ciddi bir sorun var, hayal gücünden korkuluyor. Genel bir şeyden bahsediyorum tabii. Gerçekçilik mevzusuna saplanılmış durumda. Hayal gücünden utanılıyor. Hafifseniyor. Sinemacının ciddiyetini bozacağı düşünülüyor. Halbuki hayal kuramayacaksak niye film yapmaya çalışıyoruz. Adamın birisi eliyle ateş edebilse diye düşünüyorum bunu hangimiz düşünmedik ki. Ben bu düşündüğüm masum çocukça fikirden korkmuyorum. Kurduğum hayali filmimin içine koyuyorum. Bundan çekinmiyorum ama bundan çekiniliyor. İyi filmin ağır, ciddi, kaşı gözü oynamayan, asık suratlı bir şey olduğu düşünülüyor. Neden biraz eğlenmiyoruz ki? Bu kadar ciddi olunur mu? Ülkedeki sinemacıların hayal gücü geniş ama göstermekten imtina ediliyor. Onun için de genel olarak ağır başlı, sıkıcı, asık suratlı filmler oluyor. O filmlerin önemli bir kısmı güzel tabii, o ayrı, kötü film yapılıyor demiyorum, sadece hayal gücünden korkuluyor diyorum. Biraz çocuk kafasıyla yaklaşmak lazım, hayret etmek lazım. Kimse hayret etmiyor, herkes son derece emin. Hayalgücü cididye alınmıyor. Ama sinema yapıyoruz ya! Hayalgücünden başka neyle yapılır?

Shakespeare’den bahsedelim mi biraz? Bir önceki filminizi shakespeare’den alıntıyla açmıştınız, Sen Aydınlatırsın Geceyi kitabının adı.
Shakespeare yazıp çizen insanların doğal bir parçasıdır. Böyle büyük yazarlarla bir ilişkiye gireriz ve bu ilişki bir daha asla bitmez. Bizim bir parçamız olur. ‘Şu filme şunu koyayım’ demiyorsun, kendiliğinden oluyor. Drama sanatı dediğimiz şeyin bütün klişelerini Shakespeare kurmuştur. biz de devam ediyoruz. Farkında olalım, olmayalım, sevelim sevmeyelim bu böyle.

Kanımca şiddetin en doğru şekilde yerine oturduğu filminiz olmuş. Şiddeti kullanma biçiminizden de konuşuluyor sürekli.
Özellikle şiddeti kullanmıyorum ya da kısıtlamıyorum. Nasıl geliyorsa ne kadar gerektiğini düşünüyorsam öyle kullanıyorum. Bu filmde özel olarak ilgilenmedim mesela. Ama bu film de şiddetli bir film. Duygular şiddetli.

Teknik imkansızlıklar nedeniyle çıkarmak zorunda kaldığınız sahneler oldu mu?
Hayır hayır olmadı. Murat Kayran ve Seçkin Özalp ile burada kendimiz yaptık, hemen iki oda yanda. Baştan itibaren planladık, tasarladık. Cengiz bozkurt2un canlandırdığı Dev’le ilgili çok çalıştık, önce masada, sonra deneme çekimleri yaptık. Onlar beni yönlendirdiler. Az buz şey yok ama bazı şeyleri de çok da basit hallettik. Görünmez Öğretmen’i falan sette çözdük. Masada çözdüğümüz çok şey oldu. Final sahnesi, taş yağma sahnelerinin bir kısmı... Enterasan şeyler yaptık. Ama hiç geri adım atmadık Görsel anlamda şov yapalım dediğimiz bir film değil elbette. Önceki tecrübelerimden bunlardan korkulmaması gerektiğini de biliyordum.


‘Biz tüccar değiliz’
Dağıtım mevzusuna gelirsek. Geçenlerde verdiğiniz bir röportajda filminizi dağıtımcılara vermeyeceğinizi söylediniz. Neden? Nasıl yöntemler var kafanızda?

Onlarla bizim aramızda temel bir fark var, onlar tüccar biz değiliz, onlar para kazanmak istiyorlar, bundan dolayı da senin, benim duygularımızla ilgilenmiyorlar. Teknik olarak haksız değiller ama biz de haksız değiliz. Biz bu filmleri yaptıktan sonra para kazanmakla ilgili bir şey düşünmüyoruz. Para kazanamayacağız zaten o belli. Ama biz filmimizi  en çok sayıda insana göstermek istiyoruz. Fakat bu dağıtım koşullarıyla mümkün değil. Reha Erdem filmi 5 bin seyredilecek yönetmen değildir. Bu ayıptır. Ama böyle oluyor. Biz  de daha fazla insana ulaşmak istediğimiz için alternatif bir yol düşündük. Haber saldık insanlara, onlar bizi davet ediyorlar biz de gidip filmimizi göstereceğiz.

Peki daha fazla kişiye ulaştırabilecek misiniz? Nasıl bir yol izleyeceksiniz?
Bir sürü anlaşama yaptık. Cumartesi günü Ankara galasıyla başlıyoruz.  Yoğun bir talep var. Her şeyden önemlisi dolu salona film göstermek çok acayip bir şey ve bizim filmimiz bu yöntemle hep dolu salonda gösterilecek. 300 kişi seyredecekse, o sırada orada olacak. Semaver Kumpanya’da gösterilecek. İstanbul’da başka yerlerde de olacak.

Biz ticari olarak ayarlayıp gitmiyoruz. Tek yerimiz Semaver Kumpanya olacak, onun dışında hep davet üzerine gideceğiz. Kendi kendimize bir dağıtım ağı kurmayacağız yani. Onunla uğraşacak vakit de yok.
Şunu da belirtmek lazım; dağıtımcı gelmediği için bunu yapıyor değiliz. Dağıtımcılar bizim filmimizle ilgilenmedi diye bir şey yok. Genel bir mesele olduğu için buna kalkıştık. Yoksa bizim istediğimiz kopya ile dağıtacak gücümüz var.

Zaten bu yüzden de daha önemli galiba.
Evet evet. Bu filmin belli seyircisi de olur, görece olarak iyi salonlar da buluruz ama bizi bu yola zorladılar değil, biz bunu seçtik. İnsanlar filmimize Türk sinemasını desteklemek için değil filmi görmek istedikleri için gelsinler. Türk sinemasında destek işlerine ben bakmıyorum. Çok umurumda da değil açıkçası. Bir filmi seyretmek istersen seyredersin, istemezsen izlemezsin. (Yer Gösterici)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder