17 Nisan 2013

'Muazzam bir sessiz uzlaşmacılık var'

Yazı Tura bizi öyle bir dağıtmıştı ki, bir daha toparlanmak ne mümkün! O yüzden 2004 yılından beri Uğur Yücel yönetmen koltuğuna otursa da yeni filmini çekse diye bekliyoruz. Ardından gelen Hayatımın Kadınısın ve Ejder Kapanı’nı saymıyoruz, ikinci film için doğru adres Soğuk. Film bazı sorunlarına rağmen Yazı Tura’nın bıraktığı yerden devam ediyor...



Yazı Tura’ya hem ruh, hem hikaye açısından çok yakın bir film, erkeklik meselesine burada da devam ediyorsunuz. Nasıl bir ruh yakınlığı bu? 
Birbirinden çıkma. Çok akraba filmler. Yazı Tura hikayeleri 4 taneydi. Böylelikle 3’ ü çekildi. Bakalım diğerine ne zaman sıra gelecek. Bu erkeklik, abilik meselesinin bizim yakamızı bırakmayacağı kesin. Hatta yeni açılıyor paket.  Yazı Tura’ nın ilk sözleri “Kahverengi. Karda postal izleri. Tank paletleri. Kara sıçrayan kan. Makinalı tüfekler.” Kucağımda bilgisayar bir divana tünemiştim. Sokaklarda, Güneydoğu’ da bombalar patlıyordu. Faili meçhuller zamanı. Kendilerinden olmayanların iyice ötekileştirildiği günlerdi. Soğuk 3. hikayeydi. Niyetim o hikayelerde canımı acıtan vicdanımı sızlatan insanları yazmaktı. Bir savaş sonrası sendromu değildi düşüncem yazmaya başlarken. Ben hiç projelendirme adamı olamadım. Sonra politik bir film çıktı ortaya... 
Nedir sizi bu ‘erkeklik’ meselesini anlatmaya çeken? Ülkedeki yüzyıllık birçok sorunun kaynağında bu erkeklik yatıyor diye mi?
Elbette! Bugün damarlara zerk edilen ırk, erk özellikle 1900 yılların başlarında tomurcuklanan çok uluslu devletten tek uluslu devlete geçme döneminin ürünüdür. Enverler, Talatlar bitmiyor. Tükenmiyor. Devlet yenilerini üretiyor. Eğitim ve kitaplarımız çarpık ulusçu gençler yaratıyor sessizce. Kendilerinden olmayana her zulmu mübah görme zihniyeti. Hatta içgüdüsü. ‘’3 Rus orospu öldürülmüş, bir Rum, bir trans öldürülmüş, kim kovalar bu davayı’’ diyorlar. Kimse kovalamıyor. Kanun adamı abileri bu gençlerin. Hukuk da koruyucuları.  Ceseti sessizce gömüp ortadan kaldırıyorlar.  Esas orası erkekler dünyası. Muazzam bir sessiz uzlaşmacılık. Ben onu anlatıyorum.
Aklınıza ne zaman düştü Soğuk’un hikayesi?
Trabzon’ da bir kafeteryaya götürdüler beni vaktiyle. Dağılmış Sovyetlerin birbirinden güzel kızları fink atıyor içerde. Konsomasyondalar. Birinin adı Olga, birinin Maşa... Dedim İrina da var mı? O da geldi bir süre sonra en küçükleri ve en güzelleri. Çehov’un  3 Kızkardeşinin ismini taşıyorlar. Ben de her tiyatrocu öğrencisi gibi Çehov okumaya başlamıştım okulda ve kısa zamanda tutkun oldum. Düşündüm ki Çehov’un kızlarının sonuna bak... Sonra orada bir sürü trajik olay duydum. Özellikle Karadeniz bölgesinde korkunç şeyler yaşanmış. Yazı Tura 4 asker hikayesiydi. Hepsi askerden arızayla dönerler adamların. Karadenizli olanı ereksiyon sorunlu ama alemci biri olarak bu kızlara musallat olsun diye notlar çoğaldı. Hikayeler benimle Anadolu’yu dolaştı. Kars’ta kendini buldu. Önce Sessizlik’ti adı, sonra Buzdağı oldu. Kars’ı ve iklimi ve kızların buz gibi bir ruhla infazı. Soğuk toprağa gömülmeleri... Toprağı girdiklerinde birbirlerine sokulmuşlar sarılmışlardır. İçlerinden biri fısıldar. Soğuk!
Evet, filmde Çehov etkisini hissetmemek mümkün değil. Çehov’un dünyası nasıl sızıyor hikayelerinize?
Bize hayranlıkla okumak düşer o kadar. Suskunlukla coşku arasındaki durgun zamanı anlatışı iliklerinize işler. Yapışıp kalır sayfalar zihninize. Hiçbirşey yokmuş gibi anlatır bütün dünyayı. İnsanın gerçek zamanı. Yani diyalog, monolog ya da iç konuşma hissiyatını en yoğun nakışlayan bir yazar. Ruh açıcı... Özellikle oyuncular için. Doğrusu bir Çehovyen ya da Bergmanvari bir oturuşla film çekilmiyor. Bir sürü sinemacı kare kare ezberleyip uygulamak ister ya da  tam da oradan yazmak ister ama sete çıkınca hayat bütün bildiğinizi unutturur. Bu filmi düşünürken senaryo çağırıyor nasıl çekeceğini. Uzun tek planlar, trene bağlı kameralar istiyor. Yazı Tura’da kafam da arızalıydı. Senaryo bağır çağırdı. Şimdi o kameralarla düğün bile çekmiyorlar. Hırsız çalsa kafana atar. Kirliydi o iş. Bu senaryo sakin bir anlatıcı gibi bakmamı istedi. Yoksa yarık yine mevcut. Ovaların büyük sessizliği ve soğuktan kıpırdayamayacak bir hissi var yörenin. Karşı açı bile çok az kullandım. Dur böyle filmin üzerinde konuşurken hemen belirteyim. İyi bir filmden söz etmiyorum. Soğuk’tan konuşuyorum. En ikrah ettiğim insanlar işlerini beğenen burun delikleri açık açık dolaşan kibirliler. Ceviz tıkayacaksın deliklere. Muhitimiz farklı.

Üç Rus kardeşin hikayesi, hayalleri, istekleri çok tanıdığımız, bildiğimiz hikayeler. Erkek karakterler kadar derin ve –birçok yönüyle - kendine has karakterler değil gibi geldi bana. Tabii ki, özellikle bildik ve kitabınca. Hele 3 Kızkardeş oyununu okumuş ya da izlemişseniz. Tam da Moskova hayali gören küçük burjuva taşralılar gibiydi kızlar. Sıradan taşra sıkıntıları. Derinleşmeyi ortanca kızda Maşa’da anlatmak istedim. Hassas, birikim sahibi, entellektüel Rusya’yı o temsil ediyor ve ağlayarak şiirler okuyordu. Tükenmiş hayatına...
Yazı Tura’da ‘öteki’ler meselesi en sert haliyle tokat gibi yüzümüze çarpıyordu. Soğuk’un ötekisi hayat kadınları mı genel olarak kadınlar mı?
Kadınlar evet! Fakat bir kısım seyirci sanırım erkekler dünyasını anlattığımda bu yok edici ruhlarla empati kurduğumu sanıyor. Tam tersi sistemin canavarlaştırdığı bu herifler tiksindirici. Tabii ki acı veriyor onları düşünmek! 
Hikaye her ne kadar Doğu’da geçse de Doğu vurgusu yapmıyorsunuz. Sinemanızın anahtarlarından biri bu sanırım.
Ta kendisi. Mesela öyküye otururken de hep olmayan ya da bilmediğim dünyalarda kaybolmayı seviyorum. Çocukluktan beri gittiğim, bir vakte kadar her yaz gittiğim Marmara Adası’nı düşünmek mübadeleden önceki hayatı hayal ettiriyor bana. Nasıl yaşıyorlardı orada. Oturduğumuz ev  bir papazın eviymiş. 7 yaşımda dedem söylemişti. Kuzguncuk’ tan da papazları biliyorum. O ev esrarengiz gelmişti bana. Ürktüm ama seviniyordum da. Papazın hayaletiyle karşılaşacak kadar da meraklı ve cesurdum. Yıllar sonra o papazın terk etmek zorunda kaldığı adadan ayrılmadığını dağlarda kaybolduğunu hayal edip güzel atlar diyarı, ırmaklar, ağaçlarla dolu bir gerçekte varolmayan vadide meczup halde görüldüğü üzerine hikaye yazmıştım. Çocukken görmek istediğim hayaletti o. Biraz koptuk mevzudan ama kendi yuvarlanıyor. 
‘HAYATIMDA EN ÇOK THE HUNT’ DA AĞLADIM’
Hem atmosferinden hem de erkek karakterlerin ruh hali açısından bazı bölümlerde Kuzey sineması havası vardı. Nasıldır aranız Kuzey Avrupa sinemasıyla?

Çok iyidir. Danimarka’ dan yukarıya doğru başlatmalı değil mi Kuzey sinemasını. Lars von Trier mesela, koca bir özerk bölge. İzlanda’ dan da pırıltılı işler çıkıyor. Ama ben özellikle Danimarka’ dan Thomas Wintenberg’ in Festen ve The Hunt filmlerinde dağıldım. Hayatımda en çok The Hunt’ da ağladım biliyor musun? Böğürdüm. Ağlaklıkla ilişki kurmamıştır Wintenberg. Doğrudan kendini kanırtır çekerken. Toplum kadınlar da dahil tek bir cinsiyete bürünüp suçlu yaratıyor. Ku Klux Klan mensubu gibi oluveriyorlar. Kuzey sinemasının kalbi tornavidayla oyan bir gücü var. Çok cesurlar kendilerini paralamaktalar. Belki ben daha çok kanırtmalıyım yarayı. Deliliği, yarayı utanmadan ortaya çıkarmalı. 

Bu Kuzey sineması benzetmesini filmin biraz mekansız ve zamansız anlatımı sebebiyle de sordum. Hikaye Kars’ta geçiyor, Kafkas kültürü buram buram kokuyor ama yine de mekan ve zamandan ötede bir hikaye var. Bu belirsizlik üzerine konuşabilir miyiz biraz?
Filme mekan olarak o kadar çok yer düşündüm ki. Rize versiyonu da var. Efsane adı da.  Sonra Karadeniz dağlarını değil de Kars’ın soğuğunu tercih ettim. Bir tek yer belirtici tabela yok filmde. Şehrin adı hiç geçmiyor. Öyle bir yer! Nereye giderseniz gidin erkekler aynı. İnsanlar diyelim. Bu arada bir Gürcü izleyici Berlin’de filmden çıkınca bu film Türkçe çekilmiş bir gürcü filmi dedi. Oldu o zaman dedim... Ne diyeyim. Olur yani.  Amerika’ ya da uyarlanır film ve sıçramaz. Yurtsuz bir hikaye. 
Uğur Yücel sineması diye bir şey var ve Yazı Tura tam bir yönetmen filmiydi. Bu bakımdan Yazı Tura’dan sonra ikinci filminiz olarak Soğuk’u görebilir miyiz?
Evet. Ama bazen hayat müsade etmiyor kendini tam kendi yerinden sürdürmeye. 
Son olarak, filminiz için zorunlu hale geldi sormak; çekim şartları nasıldı, biraz çekimlerden bahsedebilir misiniz?
Çekimler çok eğlenceliydi. Ayı gibi karlarda yuvarlandık hep.  Çocuklar gibi şendik. Manyak bir soğuk vardı. Eksi 42 gördük bir gece. İşin garibi bizim İstanbul film ekibi zımba gibi geldi öyle döndü. Hani  ılıman iklimden geliyorlar. Eksi 5 olunca şortla markete giden vardı. İki kişi hasta oldu. Biri Rus. Yulia (Maşa). Kız tamamen tropik iklim kızı. Sürekli kapı kapattırıyordu.  Diğeri de o soğukta gömlek- ceketle dolaşacak kadar oralı biriydi. Bizim Kars’ lı Cenk . Yorgan döşek yattı bir iki gün. Merhametten öleceğiz. Bitirelim. Tanınmamış oyuncularla herşey daha kolay. Herkesin tanıdığı ama sizin birbirinizi en iyi tanıdığınız oyuncularla çalışmak da en güzeli... (Yer Gösterici)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder