14 Nisan 2013

Bir ayağı eksik aileler

İstanbul Film Festivali’nin en güzel sürprizlerinden biri elbette Köksüz’dü. Ne anlattığını çok iyi bilen, iyi bir sinemacıyla tanışmak gibisi yok! Deniz Akçay, sanki -ilk filmi değilmiş gibi - hem hikayeye hem de kameraya hakimiyetiyle dikkatimizi bir hayli çekti.  Üstelik aile gibi son dönemde sinemamızda sıkça karşılaştığımız bir mesele hakkında özgün ve gerçek bir şeyler söylüyor Akçay. Biz de hemen kapısını çaldık, filmi de kendisini de çok sevdik...


İlk filmin için kafandaki hikaye bu muydu?
Bir film çekeyim diye yola çıkıp hikaye devşirmeye koyulmadığımdan esasen kafamdaki hikaye ilk filme sebep oldu diyebilirim.

Nasıldı sete çıkmak?
Benim gibi bir hikaye anlatıcısı için ilk set , mide krampları ve soğuk terler demek. Bu yüzden bizim mütevazı bütçemiz en azından duygusal açıdan lehime çalıştı. Şartların -iyi anlamda- olağandışı seyrettiğini söyleyebilirim. Setin profesyonel takımı , temelde hikayeyi sevdiği ve destek vermek istediği için oradaydı. Böyle olunca , tedirginliği törpüleniyor insanın. Bir de Ahmet (Katıksız) elbet. Göz temasını hiç yitirmeden çalıştık sette. Sadece sahnenin duygusuna odaklanabilmem için bana muazzam bir alan sağladı. Bu sebepledir ki , beklediğimin çok altında zorlandım. 'Beklediğimin çok altında'dan kastım , ölmemiş olmaktır.

‘Babanın yokluğu’ gibi temel bir mesele var. Filmin hikayesinin kişisel bir tarafı var mı?
Hikayeyi tanımlarken aslında ne 'gerçek bir hikayeden' diyebilirim ne de 'kurmaca'. Babamı erken yaşta kaybettim ve sonrasında algım ister istemez bu 'bir ayağı eksik' ailelere kaydı. Ve hem kendi hikayemden , hem yakın arkadaş ya da tanışlardan görüp dinlediklerimden devşirdiğim bir kurmaca çıktı ortaya. İçindeki hikayeler pek çok gerçek hikayeden devşirilmiştir , bu yüzden 'gerçek hikayeden esinlenilmiştir' diyebilirim fakat pek çok farklı hikayeyi harmanladığı için de aslında bir kurmaca.
Başkarakterlerin hepsinin çok iyi yazıldığını düşünüyorum, çok gerçekler, biraz yazım sürecinden bahsedebilir misin?
Öncelikle çok teşekkür ederim. Bu 'karakterlerin gerçekliği' tanımlamasını her duyduğumda çocuk gibi seviniyorum.  Kafayı en taktığım hadisedir zira. Kendimi bildim bileli yazıyorum , dolayısıyla yazmak benim tüm mevcudiyetimle içinde bulunduğum neredeyse tek eylem. Hal böyle olunca yazım sürecini anlatmam mümkün değil. Dışarıdan çıkıp bakabilsem dükkan senindi oysa.

‘Erkeksiz hayatın zorluğu’ gibi muhafazakar bir tuzağa düşmüyorsun, tek tek bireylerin psikolojisini masaya yatırıyorsun. Başka yerlere savrulma riski olan bir konu, zorlandın mı, ya da çekincelerin var mıydı?
Filmi ne yazarken ne çekerken aklımın ucundan geçti 'erkeksiz hayatın zorluğu'. Böylesi kişisel bir meseleye soyunurken insan kendi ezberinden yola çıkıyor ve biz her biri kendi hayatına sıkı sıkıya sahip çıkan 4 kadından oluşan bir aileyiz aynı zamanda. Asıl anlatmak istediğim , bugüne kadar Türk sinemasında nedense es geçilen türden bir anne kız ilişkisiydi. Babanın yokluğu bu hikaye için sadece bir astar olabilir.

Anne sinemada sık karşılaşmadığımız ‘uç’ bir karakter olsa da aynı zamanda yakından tanıdığımız bir karakter de. Bir Türk kadını profilinin neresine düşer Köksüz’deki anne?
Yaşadığımız topraklarda nedense bir figür olarak anneyi pamuklara sarma eğilimindeyiz. Aslında nedenini anlamak mümkün , hepimizin bilinç dışında bir arzuyu besliyor , sığınılan sonsuz şefkat limanı. Bu yüzden idealize ediyoruz. Pek çok filmde , her ezaya katlanan  ve gıkı çıkmayan cefakar anneleri izlerken , tam senin sorduğun şeyi sormak geçer aklımdan : 'Neden bu kadar uçta bu anne?' Oysa ki anne önünde sonunda bir insandır ; kendi gücenikliği , eksikliği ve hayıflanmalarıyla. Ne kadar iyi niyetli olursa olsun , çatışmadan azade bir figür de değildir.  Bunları söylerken , 9 aylık bir kızım olduğunu da not düşmek isterim. Yolun çok başında olmama rağmen yaşadığım kafa karışıklığının haddi hesabı yok. 'Hayatımdaki en değerli varlık' tanımlaması bile ilerde O'na nefes aralığı bırakmamaya yetebilir.


Köksüz'deki anne , kendine giydirilen kimlikler dışında bir kişiliğe sahip değil. Bugüne kadar hep birinin karısı , birilerinin anası , bir evin mutlak düzen sağlayıcısı olmuş. O kadar çok ki etrafımızda örneği , tanıdık olması normal. O tanımlamalardan birinin bile değişmesine tahammülü yok. Ancak bildiğini koruduğu zaman çocuklarına da faydalı olacağını düşünüyor. Film boyunca hiçbir eyleminde bilinçli , kötücül bir hesap yok. Tek derdi , sahip olduklarını korumak. Bu açıdan ben ona zorlayarak da olsa neredeyse 'anaç' bile diyebilirim.  Bildiği anaçlık o çünkü. Belki de bu yüzden tanıdık bizim için. Çocuklarının aleyhine kürek çektiğinin farkında bile değil. Ne zaman onlar dış dünyaya , o korkulası evrene , kadının sınırları dışına çıkmakta ısrar ediyor , ipler o zaman kopuyor. Kadının bundan sonraki tüm eylemini aslında bastırılmış korkunç bir korku şekillendiriyor.

Beri yandan ‘erkeksiz ev’ vurgusu son ana kadar hissediliyor. Özellikle anne-kız arasındaki tartışmalarda...
Arabanın satılma meselesinden , babanın yakınlarda öldüğünü varsaymak mümkün. En çok 1-2 sene. Ben çok da önemsemiyorum ne kadar önce olduğunu. Ama anne - kız ilişkisinde çoktan kökleşmiş bir çetrefil var ve hikaye açıldığında biz o çetrefilin düğümündeyiz. Dolayısıyla , hikayenin astarı babanın yokluğu olmakla birlikte , baba olsaydı da bambaşka sebeplerden bu anne ve kız benzer büyüklükte savaşları yaşayacaklardı diyebilirim. Nitekim sevdiğim Ferhan Özenen tanımlamasını buraya da iliştirmek gerekir: 'Anne kız ilişkisi daha en başından her ikisinin de taşıdığı cinsel kimlik dolayısıyla , ayrılmazcasına özürlüdür.'

Aile içinde bir iktidar mücadelesi de var. Bunu yine ‘evin erkeği’ meselesi üzerinden mi okumalıyız?
Keşke öyle okumasak (Gülüyor) Şunu demek istiyorum bu hayıflanmayla ; bu evde eğer anne gitseydi.  baba ve çocuklar arasında içeriği bambaşka ama özü aynı çatışmalar yaşanacaktı. Birini kaybettiğimiz zaman , hele ki bu anne baba kardeş gibi birinci dereceden bir yakının kaybıysa , hayata dair tüm ezberimiz sarsılır. Ve kimliğimizin bir parçası da o sallanan zeminde elimizden kayıp gider. Çünkü hepimiz -ne kadar bunu arzu etmesek de- kendini içine doğduğu , halen içinde bulunduğu koşullar ve kişilerle tanımlarız. Birinin çocuğu , birinin anası , birinin kardeşi , birinin babasıyızdır. Bunlardan biri hayatımızdan çekildiğinde , mesela kendi adıma babam benim hayatımdan gittiğinde, ben artık kimin kızıyım? Bu, benim hayattaki arayışımın seyrini kökten etkileyecek bir durum değil midir? Annem gittiğinde? İçgüdüsel olarak ben o boşluğu doldurmak için vargücümle çalışmaz mıyım? Bu hikayede, kayıp figür 'baba' olduğu için, iktidar mücadelesi yaşanıyor. Ama kayıp 'anne' olsaydı , bu defa başka bir boşluk doldurma arzusu, o çabanın nafileliği ve o nafileliği birbirinde deneyimleyen ev ahalisinin aslında hayata duyduğu fakat başarıyla birbirine yönlendirdiği öfkesi yine birikecekti.

İnsanın kendinden, hayatından vazgeçmesi gibi bir durum da var. film biraz da bu tercihler ve sorumluluklar arasında gidip geliyor diyebilir miyiz?
Aile biraz böyle birşey. Birbirinin hem en büyük desteği , hem en büyük yükü olmayı başarabildiğin ilginç bir organizma. Filmde anlatma arzusunu en yoğun hissettiğim duygu da buydu.

Oyunculardan çok iyi performans alıyorsun. Özellikle Savaş Alp Başar’ın performansı ve karakteri filmin en güçlü yanlarından bence.
Köksüz'ün senaryosunu yaklaşık 3 sene önce yazdım. 3 senedir kafamın arkasında dönüp durmasından kelli , artık her sahnede her karakterin duruşu , bakışı, hatta ses tonuna varana kadar ne istediğimin ayırdındaydım. Elbette cast belirlenince ezberi bir kenara bırakıp birlikte şekillendirmeye koyulduk ama aslına sadık kalarak. Ahmet , özellikle oyuncu yönetiminde çok etkili bir adam. Temelde benim oyuncuları çalıştırırken sette yaptığım tek şey 'hayır kafamdaki bu değil , şöylesi bir şey, lütfen bunu bulalım' demek ve bunda ısrarcı olmak oldu. Bunu, oyuncuyu demoralize etmeden sağlamayı ise Ahmet'ten öğrendim. İlker , senaryoyu her okuyanın 'en zor cast' dediği karakterdi. 3 sene önce yazarken kafamda hep Ahmet Rıfat Şungar vardı ve fakat bu 3 sene içinde sen de takdir edersin ki kendisi yetişkin bir adam oldu. Büyümese iyiydi diye çok hayıflandım. En çok deneme çekimini İlker için aldık ve Lale Abla'yla ana oğul olmalarını da artı sayarak Savaş Alp'te karar kıldık. Tam bir kafası dağınık ergen. Her sahneye girerken , tekrar tekrar karakteri anlatmak icap ediyordu. Ama bence nefis bir yetenek. Filmin bizim için de en güzel sürprizi oldu. (Yer Gösterici)





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder