12 Nisan 2013

Amerikan rüyasının iki yüzü

Derek Cianfrance, bağrımıza bastığımız Blue Valentine’ından sonra çektiği ikinci filminde ‘babalar ve oğulları’ ya da bir nevi ‘armut dibine düşer’ mevzusuna dalıyor.


Profesyonel motosikletçi Luke, yeni doğan bebeğine bakmak için banka soygunculuğuna girişir. Bu girişimlerinden birinde başarısız olunca yolu polis memuru Avery ile kesişir (maalesef). Bu kesişme aynı zamanda filmi ikiye bölen bir karşılaşmadır. İlk bölümde Ryan Gosling’in canlandırdığı Luke, ikinci bölümde ise Avery vardır perdede. Cianfrance, filmini iki bölüme ayırırken Amerikan rüyasının iki yüzünü gösterir bir anlamda. Bir tarafta hayatta bir yere tutunamamış, kimseye bağlanamamış, amaçsızca gezinen bir karakter diğerinde ise toplumun koruyucusu gelecek vaat eden bir polis vardır. Luke, Avery’nin temsil ettiği birçok şeyin karşısındadır. Yönetmen, Amerikan rüyasının içi boş taraflarını ve ikiyüzlü ahlak anlayışını gösterirken adalet mevzusuna da bulaştırır hikayesini.

Filmin ilk bölümünün ruhu fazlasıyla Blue Valentine’ı hatırlatıyor ve bu bölümde çok iyi bir hikaye sunuyor bize Cianfrance. Luke’un o çok bildik kaybeden adam profili, hayattaki yerini bulmaya çalışan dingin tavrı fazlasıyla hüzünlü. Ancak, Derek Cianfrance ikinci yarıda bundan vazgeçip derdini anlatmak için kolaya kaçtığında filmi de bambaşka bir yöne kaydırıyor. Hikaye basit bir intikam meslesine dönüşüyor. Hal böyle olunca babalar ve oğullar karşılaşmaları zorlama bir hal alıyor.
İlk yarıda izlediğimiz düşüş hikayesi yerini yükselişe bırakıyor diğer bölümde. Avery, Luke ile karşılaştıktan sonra hayat onun için daha da kolaylaşır bir anlamda, ya da dışarıdan öyle gözükür. Kahraman polis başlarda acı çekse de sonrasında siyasette yükselen bir yıldıza dönüşür. Derek Cianfrance, Amerkan değerlerinin kirli yollar üzerinden yükseldiğini gösteriyor elbet ama bunu öyle düz bir biçimde yapıyor ki, bu uğurda hikayeden feragat ediyor. Dramatik yapıyı kendi eliyle bozuyor ve öyle de bırakıyor. O yüzden hikayede önemli bir yer tutan ‘tesadüfler’ de seyirciyi inandıramıyor.

Çok iyi yazılmış ve yönetmene de anlatımda alan açan Luke gibi bir karakterin ardından onun üzerinden işleyen ikinci hikayenin kahramanları da fazlasıyla tek düze duruyor. Yönetmen, babalar ve oğullar hikayesini toplumsal bir eleştiriye dönüştürmek istiyor ancak ikinci bölümdeki karaktere dönüşemeyen karakterler bunu imkansız kılıyor. Sistemle ilgili soru(n)ları görünür kılıyor Cianfrance ama sonrasında bu soruları havada bıraktığı için bunun da çok bir değeri kalmıyor.

İkinci yarıdaki büyük sorunlarına rağmen ilginç bir şekilde Place Beyond the Pines’ı sevmek mümkün. Öyle kolay tarif edilemez bir melankoli taşıdığı için mi bilinmez ancak kör gözüm parmağına şeklinde bağladığı fotoğraf meselesi bile zihinlere işliyor bir şekilde. Bir fotoğrafın peşinden gidiyor Derek Cianfrance. (Yaptığı en iyi işlerden biri de bu filmde) Fakat, o fotoğrafı bulmak için gereksiz yollara giriyor ve kayboluyor. Keşke, kaybolmasaydı dedirtecek bir hikaye oysa ki.... (Yer Gösterici)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder