29 Nisan 2013

Size dayatılan gerçek değil!

Merakla beklediğimiz filmler vizyona gelmiyor. Gösterime girenler ise 3-5 kopya ile sınırlı. Öte yandan AVM'lerde film izlemekten başka şans bırakılmıyor. İzlediğimiz çoğu şey sansüre maruz kalıyor. Peki, hala nasıl 'internetten film indirmeyin' diye uyarıda bulunabilirsiniz?

                                Fotoğraf: Ilgın Erarslan Yanmaz

O uyarıyı görüyoruz ara ara, hafta sonu yine vardı. ‘Korsan izlemeyin, bizi zengin edin’ minvalinde bir şeylerdi. Peki,  yasal olmayan yollara başvurmayalım ama önce insanları ‘aptal’ yerine koymadan biraz gerçeklerden bahsedelim. ‘İnternetten film indirmeyin, sinemaya gidin’ diye tehditkar bir yol göstermenin böyle bir ülkede, gerçek hayatta bir karşılığı yok maalesef. ‘Emeğe saygı’ klişesinden önce söylemekten bıktığımız halde duyulmayan bazı noktaları yeniden sıralamak gerekirse;


Öncelikle; vizyon diye takip edilen şeyin artık ortalama bir sinema seyircisi için bile hiçbir şey ifade ve vaat etmediği ortada. AVM’lere mahkum edilen sinemaların vizyon yelpazesi yok denecek kadar azaldığı gibi, çoğu ödüllü/ iyi eleştiri almış/ merakla beklenen/ en azından yönetmeni, yazarı referans olan/ dikkate alınması gereken filmlerin şansı kalmamış durumda. ‘Vizyona girdi’ diye sevineceğimiz filmlerin kopya sayısı ise 1 ile 5 arasında değişiyor. Şaka gibi…

Ve bu filmlerin neden bu kadar az kopyayla gösterime sokulduğu sorusunun cevabı da bir o kadar komik. ‘İzlenmiyor’ denilen bu filmlerin seyirciye ulaşmamasının sebebi zaten bu kadar az kopyayla gösterime girmesi ve hemen vizyondan kaldırılması. Yani, bu döngüyü yaratan durumun kendisi zaten… Murat Özer’in tek kopyalık harikalar diye tanımladığı, bu kimsenin izlemediği(!) filmler arasında 2013’te Tepelerin Ardında (Depa Dealuri), Hayat Avcısı (The Imposter), No gibi yılın en iyileri arasında gösterilen filmler yer alıyor mesela.

24 Nisan 2013

zaman sözlüğü.4.şimdi

''Yakalamayı geçtim, şimdinin ayrımına varmayı deneyin sadece. En hayrete düşüren deneyimlerden birini yaşarsınız. Nerede bu şimdi? Biz dokunmadan, daha oluştuğu anda avucumuzda eriyip gidiyor.'' (William James)


''Şimdiki zamanı hayal edemiyor olmam hep canımı sıkmıştır. Aslına bakarsanız sonsuzluğu çok daha iyi hayal edebiliyorum, özellikle de gökyüzüne veya bir bekleme odasının tavanına bakarken...'' (Çek şair Miroslav Holub)

17 Nisan 2013

'Muazzam bir sessiz uzlaşmacılık var'

Yazı Tura bizi öyle bir dağıtmıştı ki, bir daha toparlanmak ne mümkün! O yüzden 2004 yılından beri Uğur Yücel yönetmen koltuğuna otursa da yeni filmini çekse diye bekliyoruz. Ardından gelen Hayatımın Kadınısın ve Ejder Kapanı’nı saymıyoruz, ikinci film için doğru adres Soğuk. Film bazı sorunlarına rağmen Yazı Tura’nın bıraktığı yerden devam ediyor...



Yazı Tura’ya hem ruh, hem hikaye açısından çok yakın bir film, erkeklik meselesine burada da devam ediyorsunuz. Nasıl bir ruh yakınlığı bu? 
Birbirinden çıkma. Çok akraba filmler. Yazı Tura hikayeleri 4 taneydi. Böylelikle 3’ ü çekildi. Bakalım diğerine ne zaman sıra gelecek. Bu erkeklik, abilik meselesinin bizim yakamızı bırakmayacağı kesin. Hatta yeni açılıyor paket.  Yazı Tura’ nın ilk sözleri “Kahverengi. Karda postal izleri. Tank paletleri. Kara sıçrayan kan. Makinalı tüfekler.” Kucağımda bilgisayar bir divana tünemiştim. Sokaklarda, Güneydoğu’ da bombalar patlıyordu. Faili meçhuller zamanı. Kendilerinden olmayanların iyice ötekileştirildiği günlerdi. Soğuk 3. hikayeydi. Niyetim o hikayelerde canımı acıtan vicdanımı sızlatan insanları yazmaktı. Bir savaş sonrası sendromu değildi düşüncem yazmaya başlarken. Ben hiç projelendirme adamı olamadım. Sonra politik bir film çıktı ortaya... 
Nedir sizi bu ‘erkeklik’ meselesini anlatmaya çeken? Ülkedeki yüzyıllık birçok sorunun kaynağında bu erkeklik yatıyor diye mi?
Elbette! Bugün damarlara zerk edilen ırk, erk özellikle 1900 yılların başlarında tomurcuklanan çok uluslu devletten tek uluslu devlete geçme döneminin ürünüdür. Enverler, Talatlar bitmiyor. Tükenmiyor. Devlet yenilerini üretiyor. Eğitim ve kitaplarımız çarpık ulusçu gençler yaratıyor sessizce. Kendilerinden olmayana her zulmu mübah görme zihniyeti. Hatta içgüdüsü. ‘’3 Rus orospu öldürülmüş, bir Rum, bir trans öldürülmüş, kim kovalar bu davayı’’ diyorlar. Kimse kovalamıyor. Kanun adamı abileri bu gençlerin. Hukuk da koruyucuları.  Ceseti sessizce gömüp ortadan kaldırıyorlar.  Esas orası erkekler dünyası. Muazzam bir sessiz uzlaşmacılık. Ben onu anlatıyorum.

16 Nisan 2013

Heba edilen kitaplar!

İstanbul Film Festivali’nin bu yıl belki de en zayıf kuşağı Edebiyattan Beyazperdeye idi. İyi filmler elbette vardı ama genel olarak yaratıcılıktan uzak ve yönetmenlikten nasibini almamış uyarlamalar çoğunluktaydı. Kağıt üstünde Henry James, Victor Hugo, C. Dickens gibi ‘baba’ isimler olsa da sonuç hüsran oldu açıkçası. Üstelik o bitmeyen uyarlama tartışmalarını bile geride bırakan sinemasal sorunlar yüzünden. Özellikle Büyük Umutlar, Lizbon’a Gece Treni ve Hipnozcu kamera arkasındaki ‘usta’ isimlere rağmen fazlasıyla sorunlu ve vasat filmlerdi. V Tumane, Kuru Gürültü ve Katil ise bu ölü toprağını silkeleyen filmler oldu. Kısa kısa üzerinden geçmek gerekirse;


*Bille August sinemasına uzak duranlardan olduğum için Lizbon’a Gece Treni gibi yakın tarihli iyi bir romanı başka bir yönetmenin uyarlamasını tercih ederdim açıkçası. Daha önce Ruhlar Evi ve Sefiller’i son derece demode anlatımlarla, hiçbir şey katmadan uyarlamayı becerebilen (!) August özellikle Ruhlar Evi’nde metni basitleştirerek ihtiras merkezli ucuz bir hikayeye çevirmişti. Lizbon’a Gece Treni’nde o kadarını yapmıyor ama romanın belkemiği olan tarihsel metni layıkıyla fona taşıyamıyor. Festivaldeki gösterimde, romanda kendisini çeken şeyin ‘’başkarakterin yalnızlığı ve yaşama arzusu’’ olduğunu söyleyen August, belli ki temel olarak bunun üzerinde durmuş ancak bunu da hikayenin polisiye yönüne katsaymış başarılı olabilirmiş belki ama ne yazık ki onun da üstesinden gelememiş. Filmin önemli bir handikabı da İngilizce olması elbette…

*Bir diğer demode anlatımın İsveçli yönetmen Lasse Hallström’den gelmesine çok şaşırmamak gerekir galiba. Burada beklenti yaratan tek şey Hollywood’da giderek vasatlaşan  bir yönetmenin ülkesine dönmeyi tercih etmesiydi ama görüyoruz ki bu tercih de kendisine yaramamış. Türkçede de yayımlanan Hipnozcu’nun uyarlaması kitaptaki gerilimi ve sürprizleri perdeye aktarmakta bir hayli beceriksizleştiği için bir süre sonra film seyirciden bile geriden gelmeye başlıyor. Ki, bu bir gerilim filmiyse büyük bir sorun! Oyuncu seçiminin ve oyunculukların da son derece başarısız olduğu (Özellikle Lena Olin) Hipnozcu’nun tek artısı ise mekan kullanımı.

15 Nisan 2013

'Türkiye'de hayal gücünden korkuluyor'

Onur Ünlü yeni filmi Sen Aydınlatırsın Geceyi’de, süper kahraman güçleri olan kasabalıların sıradan sorunlarını, taşra sıkıntılarını anlatıyor ve bu iç sıkıntısına, endişeye süper güçlerin bile fayda etmediğini etkileyici bir şekilde gösteriyor. Şu ana kadar ki en iyi filmini çeken Onur Ünlü ile buluştuk, ‘endişeye’, sinemasına ve genel olarak sinemaya dair uzun uzun konuştuk...


‘’İnsan endişeden yaratılmıştır’’ açılıyor film biz de oradan başlayalım. Kasabadaki o süper güçlerin altında bile kocaman endişe duruyor değil mi?
Evet, film bunu anlatıyor zaten; ne yaparsa yapsın o endişe duruyor. Uuçsa da kaçsa da insan olmanın sıkıntısı her daim insanı kemirir. Ve onun başına tebelleştir, temel meselemiz de budur. Hatta artık kendi özelliklerimize yabancılaşma noktasına bizi getirecek kadar bizi meşgul eden yoğunlukta bir duygudur endişe.

Bu hikaye şehirde geçseydi yine olur muydu?
Şehirde geçseydi olmazdı, karakterler dağılırdı. Şehirde geçmemesinin sebebi kırsalın aslında insanın özüne daha yakın bir yer olması. Şehirde insanın doğasıyla arasına giren bir sürü şey var. İnsanın taşrada kendisine daha yakın olma ihtimali seçme nedenim. Şehirde kendinle arana giren gürültü had safhadadır ama taşrada o kadar değildir. Taşrada insanın kendine dönme ihtimali daha fazladır. Daha önce şehirde denedim hikayeyi, bahsettiğim problemlerle karşılaştım yazarken. Çok fazla çeldirici şey var şehirde.

Yine de bu taşra sıkıntısı değil bir iç sıkıntısı değil mi?
Elbette. Bir taşra sıkıntısı hikayesi değil bu hatta sadece Türkiye taşrası değil hatta hangi zaman olduğu bile belli olmayabilir. Hatta zaman dışı bir hava olsun istedim ‘hangi yıldayız’ tam olarak anlaşılmasın istedim. Şimdi filme baktığımda belli oranda başarıldığını görüyorum bunun. Yıl çok net değil, çok önemli de değil. Başka bir taşra da olabilir. O anlamda çok yerel görsel motifler yoktur. Mesela cami minaresini bir iki defa arkadan görürsün sadece. Ama taşradayız bu çok net.

14 Nisan 2013

Bir ayağı eksik aileler

İstanbul Film Festivali’nin en güzel sürprizlerinden biri elbette Köksüz’dü. Ne anlattığını çok iyi bilen, iyi bir sinemacıyla tanışmak gibisi yok! Deniz Akçay, sanki -ilk filmi değilmiş gibi - hem hikayeye hem de kameraya hakimiyetiyle dikkatimizi bir hayli çekti.  Üstelik aile gibi son dönemde sinemamızda sıkça karşılaştığımız bir mesele hakkında özgün ve gerçek bir şeyler söylüyor Akçay. Biz de hemen kapısını çaldık, filmi de kendisini de çok sevdik...


İlk filmin için kafandaki hikaye bu muydu?
Bir film çekeyim diye yola çıkıp hikaye devşirmeye koyulmadığımdan esasen kafamdaki hikaye ilk filme sebep oldu diyebilirim.

Nasıldı sete çıkmak?
Benim gibi bir hikaye anlatıcısı için ilk set , mide krampları ve soğuk terler demek. Bu yüzden bizim mütevazı bütçemiz en azından duygusal açıdan lehime çalıştı. Şartların -iyi anlamda- olağandışı seyrettiğini söyleyebilirim. Setin profesyonel takımı , temelde hikayeyi sevdiği ve destek vermek istediği için oradaydı. Böyle olunca , tedirginliği törpüleniyor insanın. Bir de Ahmet (Katıksız) elbet. Göz temasını hiç yitirmeden çalıştık sette. Sadece sahnenin duygusuna odaklanabilmem için bana muazzam bir alan sağladı. Bu sebepledir ki , beklediğimin çok altında zorlandım. 'Beklediğimin çok altında'dan kastım , ölmemiş olmaktır.

‘Babanın yokluğu’ gibi temel bir mesele var. Filmin hikayesinin kişisel bir tarafı var mı?
Hikayeyi tanımlarken aslında ne 'gerçek bir hikayeden' diyebilirim ne de 'kurmaca'. Babamı erken yaşta kaybettim ve sonrasında algım ister istemez bu 'bir ayağı eksik' ailelere kaydı. Ve hem kendi hikayemden , hem yakın arkadaş ya da tanışlardan görüp dinlediklerimden devşirdiğim bir kurmaca çıktı ortaya. İçindeki hikayeler pek çok gerçek hikayeden devşirilmiştir , bu yüzden 'gerçek hikayeden esinlenilmiştir' diyebilirim fakat pek çok farklı hikayeyi harmanladığı için de aslında bir kurmaca.

13 Nisan 2013

Taşra ve aile arasında

İstanbul film Festivali’nde Ulusal Yarışma’da ağırlıklı olarak taşra ve aile hikayelerini izledik. Sen Aydınlatırsın Geceyi, Yozgat Blues favori olarak gösteriliyor. Köksüz ise festivalin güzel sürprizlerinden. Soğuk ve Saroyan Ülkesi de yarışmanın diğer önemli filmleri. Kısa kısa Ulusal Yarışma'dan notlar...


Soğuk
Uğur Yücel, 2004 yılında Yazı Tura’yı çektiği zaman çarpıldığımı hatırlıyorum. Güneydoğu’da askerlik yapan Rıdvan ve Cevher’in hikayesi üzerinden ülkenin iliklerine kadar işleyen ‘erkeklik’ meselesine daha önce hiç görmediğimiz kadar net bir şekilde bakmış, Türkiye sinemasının en etkileyici  filmlerinden birini ortaya çıkarmıştı. İkinci film o yüzden önemliydi. Ve yine o yüzden her ne kadar Yazı Tura’nın ardından Hayatımın Kadınısın ve Ejder Kapanı’nı çekse de asıl ikinci filmini şimdi izledik Yücel’in. Soğuk, hem geçtiği coğrafya, hem de meselesi bakımından Yazı Tura’ya yakın bir film. (Ki, bunu Yücel’in kendisi de söylüyor) Hikayesini Yazı Tura’daki kadar sert ve agresif anlatmıyor ama evleriyle pavyon arasında gidip gelen erkekler, sınırın iki tarafına yolculuk eden bir ruh Yücel’in 2004’teki hikayesini devam ettirmek istediğini gösteriyor. Filmin eksi hanesine yazılacak kısımları fazlalık duran bölümler ve bunlar kurgu da halledilmiş olsaydı bir kat daha iyi bir film izleyebilirdik belki. Rus kızkardeşlerin fazla uzayan kendi hikayeleri ve muhabbetleri, finaldeki ağabey-kardeş karşılaşması gibi… Ve film ağırlıklı bir şekilde ağabey-kardeş karakterlerinin üzerine kurulsaymış keşke. Sonuç olarak; atmosferi, ruhu ve Cenk Alibeyoğlu ile Ahmet Rıfat Şungar’ın performanslarıyla  iyi bir film Soğuk, fazlalıklarına/sorunlarına rağmen.

Yozgat Blues
Senenin ve festivalin en çok beklenen filmlerinden biriydi Yozgat Blues. Sadece adı bile bu merakı anlamak için yeterli. Mahmut Fazıl Coşkun, ilk filmi Uzak İhtimal’deki gibi hüzünlü bir hikaye anlatıyor. AVM’lerde şarkı söyleyen Yavuz’un bir iş için Yozgat’a gitmesiyle hayatı kesişen karakterleri konu alan Yozgat Blues, taşrayı çok iyi kullanıyor ve taşra üzerinden karakterlerin yalnızlığını, duygularını ve seçimlerini anlatmayı beceriyor. Hem anlatım hem de Yavuz’un beklentileri ve yalnızlığı açısından Uzak İhtimal’e yakın olan filmin en büyük eksiği ise müzik. Film boyunca aynı şarkıyı duymak her hikaye için değil ama bu film için büyük bir eksiklik. Yine de sade, gösterişsiz anlatımı, melankolisi ve enfes oyunculuklarıyla Mahmut Fazıl Coşkun beklentileri karşılıyor.

12 Nisan 2013

Amerikan rüyasının iki yüzü

Derek Cianfrance, bağrımıza bastığımız Blue Valentine’ından sonra çektiği ikinci filminde ‘babalar ve oğulları’ ya da bir nevi ‘armut dibine düşer’ mevzusuna dalıyor.


Profesyonel motosikletçi Luke, yeni doğan bebeğine bakmak için banka soygunculuğuna girişir. Bu girişimlerinden birinde başarısız olunca yolu polis memuru Avery ile kesişir (maalesef). Bu kesişme aynı zamanda filmi ikiye bölen bir karşılaşmadır. İlk bölümde Ryan Gosling’in canlandırdığı Luke, ikinci bölümde ise Avery vardır perdede. Cianfrance, filmini iki bölüme ayırırken Amerikan rüyasının iki yüzünü gösterir bir anlamda. Bir tarafta hayatta bir yere tutunamamış, kimseye bağlanamamış, amaçsızca gezinen bir karakter diğerinde ise toplumun koruyucusu gelecek vaat eden bir polis vardır. Luke, Avery’nin temsil ettiği birçok şeyin karşısındadır. Yönetmen, Amerikan rüyasının içi boş taraflarını ve ikiyüzlü ahlak anlayışını gösterirken adalet mevzusuna da bulaştırır hikayesini.

Filmin ilk bölümünün ruhu fazlasıyla Blue Valentine’ı hatırlatıyor ve bu bölümde çok iyi bir hikaye sunuyor bize Cianfrance. Luke’un o çok bildik kaybeden adam profili, hayattaki yerini bulmaya çalışan dingin tavrı fazlasıyla hüzünlü. Ancak, Derek Cianfrance ikinci yarıda bundan vazgeçip derdini anlatmak için kolaya kaçtığında filmi de bambaşka bir yöne kaydırıyor. Hikaye basit bir intikam meslesine dönüşüyor. Hal böyle olunca babalar ve oğullar karşılaşmaları zorlama bir hal alıyor.

11 Nisan 2013

Başka bir hayat

Not: Bu yazı filmdeki önemli gelişmelerden bahsetmektedir. İzledikten sonra okumanız tavsiye edilir.

Oscar ile birlikte birçok festivalden ödülle dönen bu yılın yıldız filmlerinden Searching for Sugar Man, şaşırtıcı ve etkileyici bir hikayenin daha doğrusu adamın peşinden gidiyor. 60’ların sonunda bir barda keşfedilen Rodriguez’in kendi kuşağının en büyük sanatçılarından biri olacağına inanan yapımcılar ona bir albüm kaydediyor ama bu albüm sonrasında Rodriguez ortadan kayboluyor. Sahnede kendini yakarak intihar ettiği bile söyleniyor. Rodriguez’e gerçekten ne olduğu bilinmiyor. Diğer yandan Amerika’da kimsenin umurunda bile olmayan Rodriguez, Güney Afrika’da bir özgürlük simgesine dönüşüyor.


Peki, dünyanın en büyük müziyenlerinden biri olarak gösterilen Rodriguez’e gerçekte ne oluyor? Bu sorunun peşinden gidiyor yönetmen. Aslında filme adını da veren şarkı, Sugar Man her şeyin başlangıcı. Ama, araştırma derinleştikçe hikaye de bambaşka bir yere evriliyor. Uzun yıllar süren bir çalışmanın ardından çekilen belgesel, kurmaca unsurlarını kullanmadan merak uyandırdığı gibi son ana kadar anlatımını dinamik tutmayı da başarıyor. Rodriguez’in hikayesi zaten yeterince ilgi çekiciyken yönetmen Malik Bendjelloul, ilk filminde küçük dokunuşlar ve doğru tercihlerle dört başı mamur bir iş çıkarıyor ortaya.

10 Nisan 2013

Gerçek hayattan sonra

Ara sıra gördüğümüz, hikayesini deli gibi merak ettiğimiz çift Celine ve Jesse, 9 yıl sonra tekrar kısa bir süre için ilişkilerini izlememize izin veriyorlar. 18 yıl süren bir aşkın sadece 3 gününe şahit olduğumuz halde hikayenin bu kadar içine giriyor olmamızın nedeni elbette Richard Linklater, Ethan Hawke ve Julie Delpy üçlüsünün başarısı.


1995’te bir trende tanışan Celine ve Jesse, gün doğana kadar geçirdikleri tek günde sokak sokak dolaşırken, konudan konuya geçerken birbirlerine aşık olurlar. Gün biter ayrılırlar. Ne olduğunu bilmeyiz. En çok tahmin edebiliriz. 2004 yılında tekrar karşılaştıklarında aradaki mesafede neler olduğunu öğreniriz, ancak günün sonunda yine bir açık kapıyla çifte veda ederiz.

Ve şimdi Celine ve Jesse artık birlikte yaşamaktadır. Film izleyen interaktif bir teyze edasıyla bir ohh deriz önce. Üstelik iki kızları vardır. Peki, birlikte olunca her şey tamam mı? Elbette bir Hollywood filminde değilseniz mutlu son diye bir şey yoktur. Zaten filmin derdi de bu değil. Geceyarısından Önce, tahmin edileceği üzere ailesiyle Yunan adasındaki yazarlar kampına giden Jesse ve Celine’in yine boş vakitlerinde ilk iki filmde olduğu gibi uzun uzun hayat, aşk, birlikte yaşamak, çocuklar hakkında konuşmaları üzerine. Ancak, Geceyarısından Önce ile ilk iki filmle arasında – zorunlu olarak – büyük farklar var. Tabii bu farkları yaratan artık hayatlarının başka bir döneminde olmaları.

9 Nisan 2013

Fazla 'klasik' bir hikaye

Her ne kadar künyede adı yazsa da bu bir Gus Van Sant filmi demek zor Promised Land için. Ama arada yapıyor böyle ‘klasik’ işler. Projenin hikayesine baktığımızda, filmin yönetmenliğini başroldeki Matt Damon’ın yapacağını ancak oyuncunun farklı işlerinin çakışması nedeniyle koltuğunu yakın arkadaşı Gus Van Sant’a devrettiğini öğreniyoruz.


Kirli politikalar, yalanlar ve entrikalar üzerine kurulan hikaye aslında çok bildik. Bir şirket kasabaya gelir, kasabalıyı kandırır/ikna eder, evlerini, topraklarını, izinlerini alarak oraya bir santral kurar ya da petrol, doğalgaz çıkarır ya da başka türlü bir yatırım yapar. Bu topraklarda sık yaşanan ancak artık haberlere bile konu olmayan bir mesele. Yakınız bir anlamda.

Şirketin adamı, pazarlama uzmanı Steve Butler, doğalgaz çıkarma tekniğine kasabalılara ikna etmeye çalışır, fakat kasabalılar kolay lokma olmadığı gibi işleri bozan çevreci durumu daha da zorlaştırır. Gus Van Sant, hikayeye bağlanmadığı bölümlerde gerçekçi diyaloglarıyla taşradaki çatışmaları ve kasabalının dünyaya bakışını göstermeyi başarıyor ancak bundan çabucak vazgeçiyor ve konvansiyonel sinemanın peşinden giderek hikayenin sonucuna odaklanan ‘basit’ bir hikaye anlatıyor.

8 Nisan 2013

'İnterneti azaltmak için terapi ihtiyacımız olabilir'

Gündemi çoğunlukla sosyal medya belirliyor ya da sosyal medya üzerinden takip ediyoruz. Yeni alışkanlıklar ortaya çıkarken birçok şey hızla değişiyor. Sadece sosyal medyaya bakarak analiz yapmaya kalkışsak ne kadar çok muhalif, duyarlı, vicdanlı, aktivist, entelektüel insanımız olduğuna şaşıp kalabiliriz herhalde! Bu ikiyüzlülüğü masaya yatırmak anlamsız bir çaba olur belki de. Beri yandan internetin hızına yetişmek de imkansız. Elimizden düşmeyen akıllı telefonlar, tablet bilgisayarlarla birlikte dönüştüğümüz, içine girdiğimiz dünya tasavvur edilemez, bir şekle büründü/bürünmeye de devam ediyor. Biz de bu teknolojik imkanlar, yasaklar, hacklemeler, sürekli değişen yeni kimlikler ve öngörüler arasında yazar Barış Müstecaplıoğlu’na kulak verdik, ne olacak halimiz diye...


Protesto biçimleri internetle birlikte değişti mi? İnternetin de artık önemli bir protesto alanı olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bence söyleyebiliriz. İnternetin yaygınlaşmasıyla bu mecrada yapılan protestolar çok daha geniş tabanlı ve yüksek katılımlı olmaya başladı. Eskiden sadece belirli bir üst düzey zümrenin kullandığı internette tepki gösterilen şeyler de yalnızca bu zümrenin canını sıkan şeyler oluyordu. Artık her kesimden insanın tepkisini ortaya koymak için interneti kullandığına şahit oluyoruz. Facebook, Twitter, Ekşi Sözlük gibi portallar, blog sayfaları bugün geçmişe nazaran daha fazla çok seslilik içeriyor. Alevisi, Sünnisi, solcusu, sağcısı, herkes burada artık. Bu açıdan günümüzde internetin genele hitap eden bir protesto alanı olduğunu kabul etmekle birlikte, bu protestoların kalıcığını ve etkinliğini ayrıca tartışmak lazım. Emek gerektirmeyen, riski düşük bir protesto alanı olduğu için, aynı insanların her gün birçok farklı şeye tepki gösterdiği bir alan aynı zamanda. Bu kadar çok şeyin protesto edildiği bir ortamda da pek az şey uzun süre gündemde kalabiliyor. Sürekli gündem değişiyor. İnsanlarda ciddi bir duygu ya da düşünce değişimine yol açamadıktan sonra, her gün bir şeyleri protesto etmek bana çok anlamlı gelmiyor.

Gündelik hayatta birçok şey internet üzerinden yapılıyor. Ve teknoloji iktidarın da varlık alanlarından biri artık. Bu anlamda internetin kullanımı sizce nasıl bir dönüşüm yaşayacak? 
Geçenlerde Üsküdar’a geçmek için vapur iskelesinde oturduğumda, etrafıma baktım ve dokuz kişi saydım, dokuzu da o an ellerindeki cep telefonlarına ya da iPad’lere gömülmüşlerdi. Parmakları tuşlar üzerinde makine gibi çalışıyordu. O aletlerle tek vücut olmuş gibiydiler. Etrafındaki insanları tanımaya çalışan, hayatı ve dünyayı kendi gözleriyle gözlemleyen, bir konu üzerinde odaklanarak düşünen ya da hayallere dalmış olan bir kişi bile yoktu o an. Asıl ürkütücü olan, bu sahneyi fark ettiğim anda aklıma gelen ilk şeyin Twitter’ı açıp bu gözlemimi sayfamda paylaşmak olmasıydı! Yani sadece bir an duraksamasam, ben de o grubun bir parçası olacaktım.