12 Mart 2013

'Pervasızca tüketilen bir şehir'

On yıl önce söyleseniz “nostaljisever bir romantik “olarak damgalanırdınız. Şimdiyse “İş işten geçti.” diyorlar. İstanbul “dev” yapılarla dolup taşıyor. Gökdelenler, toplu konutlar, AVM’ler, lüks oteller... Sürekli yeni projelerin, yeni şehir-semtlerin reklamını görüyoruz. İmre Azem’in Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir isimli belgeseli de, hatırlarsınız, kabustan farkı olmayan bu tabloyu özetlemişti. Şöyle sormuştu: “İstanbul’daki ekolojik eşikleri aştınız. Nüfus eşiklerini aştınız. Ekonomik eşikleri aştınız. Peki, nereye gidecek bunun sonu?’’


Biz de, daha önce bu meseleyi birçok kez gazetedeki köşesine taşıyan akademisyen-yazar Gündüz Vassaf’a sorduk.

İstanbul’da kentsel dönüşüm ve şantiyeleşen semtler sıkça tartışılıyor. Bu yöndeki politikaların ve icraatların kent belleğini nasıl etkilediğini ve etkileyeceğini düşünüyorsunuz?
İstanbullunun kent belleği, şehrin geçmiş ve geleceğine kayıtsız. İstanbullu, geçmişten habersiz, geleceğe ufku kapalı. Çoğumuz için İstanbul’un yaşam mücadelemize sahne olmaktan öte yeri yok. “Nerede, kaç paraya yaşayabilirim; nerden nereye kaç saatte gidebilirim?” derdimiz bunlar. Şehir plancıları, belediyeler, rantçılar, savaş sonrası bir şehrin unsurları gibi. Kimi günün sorunlarını geçici çözümlerle yarına atıyor, kimi “Benden sonra tufan.” dercesine günün sorunlarından para kazanıp, kaçıp gidiyor. İstanbul’u sevsek bu denli sessiz kalınır mıydı? Sessizliğimizle, pısırıklığımızla plansız proje mağduru İstanbul’un tüketicileriyiz.

Kent mimarisinin sık sık değişmesinin ne gibi sakıncaları var? Mimariyi salt estetik bir görüntüden ayıran unsurlar neler sizce?
Kent bir müze değil. Mimarisi tabii ki günün ihtiyaçlarına göre değişecek. Çoğu kişinin kafasında kentlerin kalıcı olduğu yanılgısı var. Buradan hareketle önüne gelen kalıcı sandığı binalar, köprüler, yollar yapma, İstanbul’un gölgesine sığınarak adını duyurma düşkünlüğünde.


Çağdaş kent mimarisi çok amaçlı, dinamik, değişkenlik üzerine kurulu olmalı. İşte, günümüzde çöküp giden, kimi yıkılan, kimi başka amaçlarla kullanılan sanayi devriminin alametifarikası fabrikalar... Günümüzün hilkat garibesi AVM’lerini de aynı akıbet bekliyor. XIX. yüzyılda tarih öncesi yapıları korumaya yönelik yasalar çıkarılmıştı. Günümüzde otuz yıllık binalar bile bu kategoriye girdi. Amaç şehri yıkıp yeniden yapmak değil, yaptıklarımızın geçici olduğu bilinciyle, geçici sorunlara geçici çözümler ve estetiklerle yaklaşılmalı. Örneğin dar kafalılar, oto sanayiinden var olanlar, geleceğin şehrini hala otomobilsiz düşünemiyor. Oysa bu geçici ulaşım aracına çözüm, kısa zamanda yetersiz kalacak yeni yollar ve köprüler yaparak değil, onu şehre sokmayacak yaklaşımlar üzerine, yeni, ucuz, pratik teknolojiler üzerine kurulu olmalı.

İstanbul'un birçok semtinde gerçekleşen değişimleri şehrin kimliği üzerinden okursak; şehre yeni bir kimlik verilmeye çalışılıyor diyebilir miyiz? Nasıl bir kimlik inşa ediliyor?
İstanbul hızla sıradan bir üçüncü dünya şehri olma yolunda. Kapitalizmin doyumsuz iştahıyla teşvik ettiği orta sınıf ve onların sayesinde var olan siyasetçilerle ortaya XIX. yüzyıl New York taklidi, standart bir şehir modeli çıktı. Manhattan’da arz-talep ilişkisi sonucu yüksek toprak fiyatları gökdelenleri doğurmuştu. Aynı şeyi, toprak mülkiyetinin devlete ait olduğu Sovyetler Birliği’nde aşağılık kompleksine kapılan Stalin taklit etti. Bugün Şanghay’dan Nairobi’ye kadar herkes XIX. yüzyıl New York’unu yakalama yarışında. Belki de doğal ortamıyla dünyanın en güzel mekanına sahip İstanbul, son yüzyılda mimarisiyle dünyanın en çirkin şehirlerinden biri olmaya aday. Üstelik bu yeni İstanbul, sakinlerinin, siyasetçilerinin, mimarlarının övünerek sahiplendiği, pervasızca tükettiği bir şehir.

Haydarpaşa gibi birçok önemli mekan, tarihi doku yangınla yok oldu. Bunun son örneği Galatasaray Üniversitesi’ndeki yangındı. Bunun bir ihmal ve hatalar zincirinden fazlası olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu tür yangınları sonuçları açısından nasıl yorumlayabiliriz?
İkinci Dünya Savaşı’nda Varşova, Nazi bombardımanıyla yerle bir edildi. Şehri, eski dokusunu aynen koruyarak yeniden inşa ettiler. Binalar sabotajdan, kazadan, ihmalden yok olabilir. Sorun, yerine ne yapılacağı. Yapılacak olanın kime hizmet edeceği. Yeniden imarına kimlerin karar vereceği. İstanbul sanki sermayenin hizmetinde, diktatörlerin elinde. Şehrin, semtlerin sakinlerine, mimar odalarına, şehir plancılarına soran var mı Taksim’in göbeğinde yeşil alanı yok edip kışla görüntüsünde AVM yapılmasını...

İstanbul’un en görünür yerlerine –Çamlıca, Taksim, Göztepe, Büyükada’ya– cami projeleri gündemde. Şehrin siluetiyle ilgili endişe duymak gerekiyor mu sizce?
Şehrin ruhunu idrak edemeyenler, şehrin siluetinde kendi çılgın projelerinin yansımasını görüyor. “İstanbul’un Sesi” adlı şiirimden:

“Fethedildim. Yağmalandım.
Nice donanma demir attı sularımda.
Gelen giden bayraklarını dikti topraklarıma.
Bayrağım yok.
Dinim yok.
Sadakat aramayın bende.
Biri gider, öteki gelir.
Ben kalırım.”

(SabitFikir)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder