31 Mart 2013

Emek yerinde güzel

Hayat boyu aynı ortamda bulunma olasılığımız olmayan ‘büyük’ adamlar bazı kararlar alıyorlar, bizden de o kararlar içinde yaşamamızı bekliyorlar. Söylenen her şeye uymamız, kendi belirledikleri standartlardan hoşnut kalmamız dikte ediliyor. En ufak bir protesto ya da eleştiride sizi zararlı belleyebiliyorlar. Yaşadığımız şehir üzerinde söz hakkımız olmasın diye verdikleri çaba gerçekten takdire şayan!




Ve daha küçük adamlar beliriyor hemen, Emek Sineması’nın yıkımına karşı çıkanlarla aklınca dalga geçen açıklamalar yapıyor. Emek sineması’nın içine girilip, yıkım görüntüleri sosyal medyada paylaşılırken bile ‘’Emek Sineması yıkılmıyor. Aynen korunarak, moving yöntemiyle yeni yapılacak olan binanın en üst katına taşınıyor’’ diye açıklamalar yapabiliyor. Meselenin aynen taşınma olmadığını anlamayacak kadar başka bir dünyada yaşıyorlar. Bu kadar çok AVM sinemasının yaşadığı bir ülkede kime laf anlatılır, orası da ayrı bir muamma. 

Yaşadığımız, nefes aldığımız, iyi ki var dediğimiz yerler nostaljiye dönüştürülürken çoğunluğun bunu hiç umursamaması asıl sorun. Emek Sineması’nın protestolarını bile gereksiz adleden ya da ‘daha önemli meseleler var’ diyen çok kişi var. Dahası tüm bunları hiç duymayan, görmeyen var bir de, işte orası koca bir karanlık.

20 Mart 2013

zaman sözlüğü.3.doğumgünü

''Doğum günü, elli altı yaşı mı kalbini sıkıştırıyordu, yoksa pencereden gördüğü şu yaprakların taze yeşili ve serbestçe sallanmaları mı, havanın kokusu mu, dışarıdan gelen sesler mi, az önce içeride sanki şöyle bir dolaşıveren gölge mi?'' (Şule Gürbüz, Zamanın Farkında)


18 Mart 2013

Bombalar ve erkekler arasında bir masal

‘’İnsanı ‘yapan’ en önemli ögelerden biri de iklimi, coğrafyası, gündelik hayatıyla içinde yaşadığı yer, soluduğu hava, duyduğu ses. Yıllardır bomba sesleri, silah sesleri, insan haykırışları, hayvan çığlıkları ve yanık kokuları içinde yaşıyoruz. Benim asli derdim bunları da aştı: Beni en çok dertlendiren bu kan kokusuna, bu korkunç gürültüye, ölüm çığlıklarına alışma, yabancılaşma, hatta bundan skorlar çıkarma halimiz.’’



Jîn’in Kürt sorunuyla ilgili sözüne ve hikayenin gerçeklikle ilişkisine dair bunları söylüyor Reha Erdem. Keza, Jîn’in hikayesi fazlaca yanlış anlamaya, yanlış okumaya, birilerini rahatsız etmeye müsait ama Erdem’in sineması elbette (ve iyi ki) bunları aşıyor.

Doğduğumuzdan beri süregelen bir savaşın ortasında hayatta kalmaya, özlemini duyduğu duyguları, hayatını yaşamayı istiyor Jîn. Dağdan şehre inmek istiyor. Hem örgütten hem de askerden kaçarak... Ama ne mümkün! Sadece dağda değil ovada/şehirde de hayat felakettir Jîn için. Çünkü, Jîn kurşunlardan, bombalardan en çok da erkeklerden kaçar. Reha Erdem, Jîn’in kadın olarak önüne çıkan engelleri boşuna göstermez. Kadın olmakla ilgili bir filmdir çünkü Jîn. Bir masal olarak izlediğinizde bile hikayenin kötüleri erkektir, aksini iddia etmek ayıp olur zaten! Jîn’e tecavüz etmeye çalışan erkekler arasında ona el uzatan kadın o yüzden değerlidir. En güvenilir ve sahici yüzdür onunkisi. Onu koruyan, onunla göz göze gelen hayvanların bakışı da öyle…

Savaşın ne kadar ‘erkek’ bir şey olduğunu hatırlatır Reha Erdem. O yüzden de Jîn çoğu sahnede doğaya sığınır. Tabiat anaya yani. Her doğaya sığındığında ana rahminde yatıyormuş gibi görürüz Jîn’i. Güvende hisseder kendini. Ne zaman doğadan uzaklaşsa dışarıdaki belalarla karşılaşır. Savaşın çelişkisini gösterir Erdem. Dağdaki savaş sadece dağla sınırlı değildir çünkü. Ah bir anlayabilsek! Televizyona çıkıp saatlerce, günlerce ‘barış nasıl gelir’ diye konuşmaktan sıkılmayan hatta bu konuşmalarla var olan ‘koca’ adamlardan tek bir sahne ile çok daha fazla şey söyler Reha Erdem.

13 Mart 2013

zaman sözlüğü.2.hücre

''Artık günler, zihnin saklanmak ve bu küçücük hücreden azade olmak için geçmişe ait bir yer, bir fikir, bir anı arayarak oradan oraya koşturmasıyla ızdırap verici bir sıkıntı içinde geçiyor... Zihnim garip soyutlamalara gidiyor. Zaman fikri, zaman kavramı beni kendine esir aldı. Zamanın tanımını baştan yapan karmaşık bir yapı inşa ettim. Artık zaman başka bir şey; akışı ve örüntüsü yeni; bu denli hassas, bu denli derinden anlaşılan ama açıklanmayan. Sessiz ve sakinim... Zaman benden alındı. Burada ne kadar, daha ne kadar kalacağım?'' (20 yıl Beyrut'ta tek başına bir hücrede kalan Brian Keenan)


''Ağrı Dağı'ndayız. Çok yağmur yağıyordu, sıtma olmuştum, Doğu Beyazıt radyosunu dinliyorduk. Sunucu, telefonla programa katılana 'şu anda ne yapıyorsunuz' diyor, adam, 'çay içiyoruz' falan diyor. Onlarla olmak isterdim. Sıcak bir yerde ailemle, arkadaşlarımla çay içmek isterdim.'' (93-95 arası Ağrı'da askerlik yapan bir er, Nadire Mater, Mehmedin Kitabı)

12 Mart 2013

'Pervasızca tüketilen bir şehir'

On yıl önce söyleseniz “nostaljisever bir romantik “olarak damgalanırdınız. Şimdiyse “İş işten geçti.” diyorlar. İstanbul “dev” yapılarla dolup taşıyor. Gökdelenler, toplu konutlar, AVM’ler, lüks oteller... Sürekli yeni projelerin, yeni şehir-semtlerin reklamını görüyoruz. İmre Azem’in Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir isimli belgeseli de, hatırlarsınız, kabustan farkı olmayan bu tabloyu özetlemişti. Şöyle sormuştu: “İstanbul’daki ekolojik eşikleri aştınız. Nüfus eşiklerini aştınız. Ekonomik eşikleri aştınız. Peki, nereye gidecek bunun sonu?’’


Biz de, daha önce bu meseleyi birçok kez gazetedeki köşesine taşıyan akademisyen-yazar Gündüz Vassaf’a sorduk.

İstanbul’da kentsel dönüşüm ve şantiyeleşen semtler sıkça tartışılıyor. Bu yöndeki politikaların ve icraatların kent belleğini nasıl etkilediğini ve etkileyeceğini düşünüyorsunuz?
İstanbullunun kent belleği, şehrin geçmiş ve geleceğine kayıtsız. İstanbullu, geçmişten habersiz, geleceğe ufku kapalı. Çoğumuz için İstanbul’un yaşam mücadelemize sahne olmaktan öte yeri yok. “Nerede, kaç paraya yaşayabilirim; nerden nereye kaç saatte gidebilirim?” derdimiz bunlar. Şehir plancıları, belediyeler, rantçılar, savaş sonrası bir şehrin unsurları gibi. Kimi günün sorunlarını geçici çözümlerle yarına atıyor, kimi “Benden sonra tufan.” dercesine günün sorunlarından para kazanıp, kaçıp gidiyor. İstanbul’u sevsek bu denli sessiz kalınır mıydı? Sessizliğimizle, pısırıklığımızla plansız proje mağduru İstanbul’un tüketicileriyiz.

Kent mimarisinin sık sık değişmesinin ne gibi sakıncaları var? Mimariyi salt estetik bir görüntüden ayıran unsurlar neler sizce?
Kent bir müze değil. Mimarisi tabii ki günün ihtiyaçlarına göre değişecek. Çoğu kişinin kafasında kentlerin kalıcı olduğu yanılgısı var. Buradan hareketle önüne gelen kalıcı sandığı binalar, köprüler, yollar yapma, İstanbul’un gölgesine sığınarak adını duyurma düşkünlüğünde.

9 Mart 2013

zaman sözlüğü.1.ikinci şans

Arthur’un Bay Wilson ile uzun konuşmasında - Barış Bıçakçı’nın o müthiş cümlesi geliyor akla: ‘‘Cemil, genç Cemil'in elinde silah olup olmadığına bakmıştı, çünkü yıllar önce okuduğu Rene Char'ın Seçme Şiirleri'nin önsözünde geçen şu cümleyi unutamıyordu: ''Kırk yaşımızda, yüreğimize yirmimizde sıktığımız bir kurşunla ölüyoruz.'' (Sinek Isırıklarının Müellifi)

Arthur’un gençlik hayalleri uçup gitmiştir, gerilerde kalmıştır. Yaşamı rutine dönmüştür. Karısıyla ayrı yataklarda uyur, sadece ‘geçinip giderler’, kızını fazla görmez zaten. Peki, bu hayatı bırakırsa kimse Arthur’u özlemeyecek mi? Kimsenin ona ihtiyacı olmayacak mı? Koca bir ömrü ne olacak? Yine de, şirketin afili sözleri Arthur’u etkiler. ‘‘Geriye dönemeyeceğinizi bildiğinizde ileriye gitmek daha kolay değil midir?’’ Tespitler iyi, hoş da, asıl sorun vaatler değil mi zaten. Arthur, ‘‘Gerçekten geri dönemeyecek miyim? Hayatım ne olacak?’’ diye sorduğunda aldığı cevap da hilelidir o yüzden: ‘‘Kesinlikle geri dönmek istemeyeceksin.’’

6 Mart 2013

zaman sözlüğü.0.sessizlik

Bazen bir fotoğraf yetiyor. Bir defa bakmak kafi. Sonrasında yanımızda taşısak iyi olur aslında ama nasıl? Öyle bir yer yok. Cüzdanda fotoğraf taşıma devri çoktan bitti. Akıllı telefonlarla dünya elimizde ancak o duyguda olmuyor. Twitter, Instagram fayda etmiyor. Şehir keşmekeşinde, birbirinin aynısı ofislerde, rutin hayatımızda tükenmemek için o hisse ihtiyacımız var. Biraz da anlam yüklemeye tabii.

                                Fotoğraf: Suzanne Tylander              

Bu fotoğraf da öyle, bütün her şeyi bir anlık da olsa unutturuyor. Bir şarkı gibi. Her şey duruyor sanki. Zaman da dahil. Bütün sesler kısılıyor. Koca bir sessizlik. Koca bir boşluk... Her şeyden, herkesten uzakta. 

Michael Mann'in bir ömre bedel filmi Collateral'de Max derdimize derman olmuştu. Taksi şoförü Max'in hepimiz gibi 'çok güzel' hayalleri vardı ama hayallerinden çok uzakta yaşıyordu. Her gün hayalini hatırlamak için arabasının güneşliğine sakladığı kartpostala bakıyordu. Her gün şehrin kalabalığı, trafiği içinde güneşliğindeki kartpostala sığınıyordu. ''Geçtiğin yerleri farklı bir şekilde gösterir'' diyordu kartpostalı için. Kimbilir, belki öyleydi ama hayali de sadece o kartpostalda yaşıyordu, Max hiçbir şey yap(a)madan rutin hayatına devam ediyordu.

Basit bir hayatımız var. Şehirse kalabalık.