6 Şubat 2013

'Ölüme hayranlık duyuyorum'

Şule Gürbüz’le röportaj yapmak farklı bir his; hayatın anlamını arayan bir lise öğrencisinin heyecanı gibi biraz. Ezelden beri merak edilen sorulara başka kapılar açmak için en güzelinden bir yolculuk gibi. Keza, kitapları öyle zaten. Koca bir kütüphane kadar yoğun, bir o kadar da incelikli satırlarla dolu. Konumuz; zaman, bellek, ölüm gibi ‘ağır’ meseleler elbette. Altı çizilecek cümleler çok fazla. Şule Gürbüz bildiğiniz gibi....


Zamanı tanımlamak, açıklamaya çalışmak güç elbette, siz mekanik saat tamirciliği yapıyorsunuz ve zaman üzerine yazıyorsunuz. Böylesi 'büyük' bir kavram üzerine düşünmeye ne zaman başladınız?
Mekanik saat tamircisi olmak bana bir tuhaflık ve garabete düşmeden, fazla da dikkat çekmeden sessiz sakin ve uzun vakit kendimle kalabilmenin, bazı o zamana dek bilmediğim güçlüklere mukavemet edebilmenin anlayış ve imkânını verdi. Dünyanın her tür istemediğim haline karışmama mani olan zarif bir perde olduğu için mekanik saat ustalığını, tamirciliği, saraylardaki atölyelerimi hep kendimin önünde tuttum. İnsan girdiği halin şeklini alıyorsa, o halin de hakkını ve o halin sırrını kendine hasredebilir diye düşündüm. Bu yüzden mesleğimi yazarlıktan aşağı görmedim, bana yazarlığı sağladığını, başka sesleri duymamı kolaylaştırdığını hatta bunun bizzat kapısı olduğunu hep bildim. Ama bu dışarıdan değişik görünen iş beni ‘Muvakkit’ yapmaz, Hayri İrdal yapmaz. Yani demem o ki saat tamirciliği, zamanı anlamada ve yazmada sadece sunduğu yalnızlık ve sessizlik sebebi ile bir paydır. Eğer insan kafasını yormaya, ama gerçekten eritircesine yormaya talip olmuşsa aslında önünde zaman, sonsuzluk, geçicilik, insan kederi, yerin ve göğün arasındaki bu sıkışmışlık, ne yapar yapsın anlayışın ve ele geçenin kıtlığı, bunun verdiği melal… gibi dünyanın kurulduğundan beri her ağrımaya gelmiş başı ağrıtmış dertlerinden başını alamaz. Ben de tüm bunların içinde zamana elbet değiniyorum ama bu meslekte olmasaydım bu kadar üzerinde durulur muydu, bilemiyorum.

Zaman üzerine kafa yormak, zamanı, dünya zamanı olarak görmekten, insanı sınırlı ömrü ile hayatı gözünün erebildiği ile sınırlamamakla başlar gibi gelir bana. Aksi halde o çok bildik bir dünya bıkkınlığı ve geçiciliğe, ele geçenin azlığına kırgın ve gücenik bir bakıştan başka bir şey geçmez elimize. Bu belki bir ilmihal gibi elbet bir ilk olarak bilinmesi gerekendir ama olacak ve anlaşılacak olan, bu temeli bile unutturacak olan sonradan gelecek olan ilavelerdir. Zaman, insanın kendini gerçek bir sonsuzluk içinde duyması ve bununla ilgili sezişleri arttıkça hakkında düşünmek diyemesem de baş dönmesi ile gelen ani fark edişleri gibi geliyor bana.

Cevat Bey ve kadirşinas yalakaları!

"Sevgili Generalim Cevdet Bey! Pardon, Cevat Bey ve kadirşinas yalakaları!


Şunu iyi bilin ki; gösteriş budalası insanlardan, gösterişli laflardan, gösterişin kendisinden hiç hoşlanmam! Bu, bir...

Kibirden, kendini beğenmişlikten, 'bütün bu dağları ben yarattım' havalarından, süslü kişiliklerden nefret ederim! Bu, iki...

Yalakalardan, yalakalıktan, yalakaca edilmiş laflardan ve davranışlardan da nefret ederim! Bu, üç...

Dördüncüsü; Gerçeği, içtenliği ve samimiyeti çok severim. Ve Dostoyevski'nin dediği gibi: Gerçeğin, her şeyin üstünde, zavallı egoların bile üstünde tutulmasını isterim.'' (Muharrem, Yeraltı)