23 Şubat 2013

Bu rüya çok uzun

İleri sararak filmin sonuna gidersek, en sonuna; jenerik akarken, salondan dışarıya çıkarken, Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun yaşadıklarını merak ediyorsunuz. Genç yaşta vereme yakalanan bu iki şairin hayatını, şiirlerini, aşklarını, mektuplarını kurcalamak istiyorsunuz. Yılmaz Erdoğan’ın başarısı bu oluyor Kelebeğin Rüyası’nda. Unutulmuş, hiç bilinmemiş bu iki şairin hikayesini 'gerçek' kılmayı başarıyor.


Hayatı şiir gibi yaşayan iki güzel adam var karşımızda. Arka planda ise savaş yılları, yeni bir Cumhuriyet, zamanın vebası verem, fakirlik, mükellefiyet kanunu ile zorla madende çalıştırılan erkekler… Rüştü ve Muzaffer, bir yandan çalışırken diğer yandan şiir yazarlar, şiirle yaşarlar. Şiirlerinin Varlık dergisinde yayımlanmasını beklerler. Aileleri dahil çevrelerinde ise şiire değer veren kimse yoktur. Dolayısıyla onları anlayan da… Hocaları Behçet Necatigil dışında.

Yine de dünyaları büyüktür bu iki genç adamın. Üstelik ikisi de verem olmasına rağmen. Fonda yüzeysel de olsa sınıfsal çizgiler... Filmin başkarakterlerinden Suzan ve Suzan’ın ailesi-arkadaşları veremden, fakirlikten uzak yaşantılarıyla dönemi okumak için en klasik gösterge. Suzan’ın babası ‘’Benim de verem yüzünden çok yakınım öldü’’ dese de – ki bunun çok da anlamı yoktur seyirciye gösterilen atmosfer açısından - zengin-fakir ayrımı gibi veremliler ve diğerleri ayrımı da vardır. (Hastane bölümünde de veremin fakirlik hastalığı olduğuna vurgu yapılır.) Ve tedavi bekleyen onlarca insanın yanı sıra kanun nedeniyle çalışma yaşı çocuklara kadar inmiştir. Bu yüzden maden ocağı sahnesiyle başlaması tesadüfi değildir filmin.

DAHA BÜYÜK, DAHA FAZLASI... 
Ancak, filmin en büyük sorunu en başta hem de henüz kağıt üzerindeyken baş gösteriyor. Hikayenin kendisini dağıtan şey yan hikayeler oluyor. Keza, Rüştü ve Muzaffer’in hikayesinden çok daha fazlasını anlatmaya çalışıyor Erdoğan. Estetik(!) bir tek planla açılan film, ilerledikçe daha fazlasını anlatmak istiyor, ancak yan hikayeleri ana hikayeye katmakta zorluk çekiyor. Dönemi anlatma gayretini ise fazla ciddiye alıyor ve hikaye serpildikçe dağılıyor, dağıldıkça toparlanması güç bir hal alıyor.

9 Şubat 2013

Gösterişsiz

'' Başarısızlık hikayem çok fazladır. Bu başarısızlığın bir nedeni olmalı diye biraz uğraştım. Ama sonra rahat ettim. Olmuyor zaten diye...'' (Engin Günaydın)


Engin Günaydın'ın bu sözünü/hikayesini buraya koyuyorum nefes almak için. Çünkü, etrafımız başarı hikayeleriyle, gösterişle, ne kadar iyi iş yaptığını gözümüze sokanlarla dolu. İlham veriyor bu adam her haliyle. Bu topraklarda yetişmiş en büyük oyunculardan biri olmasına rağmen bunu hiç önemsemediği için ayrı, kutsallaştırılan meslek hikayeleri ve kendini ciddiye alan bi' dolu insanın arasında parladığı için ayrı güzel bir insan. Yukarıdaki cümlenin çok fazlası var Engin Günaydın'da...

8 Şubat 2013

'Beyaz'lara kanlı bir hatırlatma!

Not: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir. Film izlendikten sonra okunması önerilir.


Inglourious Basterds’ın senaryosundan bahsederken kurgusal gerçekliğe vurgu yapıyor ve ‘‘Hitler’i istediğim gibi öldürebilirdim. Bu benim filmimdi ve gerçekte nasıl öldüğü umurumda değildi’’ diyor Quentin Tarantino. Filmin ahlaki ya da politik duruşunu keyifli bir intikam şeklinde sunmakta bir sakınca görmüyordu. Ve Nazileri bir sinemanın içine doldurup yakarken bir ‘oh!’ çekmekten fazlasını yapıyordu elbette. Django Unchained için de aynı şeyleri söylemek yanlış olmaz. Bu kez mevzu bahis olan kölelik ve ırkçılık. Ancak, Spike Lee başta olmak üzere birçok ünlü isim, köleliğin eğlenceli bir hikayenin parçası olmayacak kadar ciddi bir mesele olduğunu vurgulayarak eleştiriyor Tarantino’yu. Açıkçası, hangi konunun nasıl anlatılması gerektiğini söylemek hiçbir şey söylememek kadar kısır bir bakış açısı sunuyor ve Tarantino’yu bunun gibi ‘muhafazakar’ bir dille eleştirmek seversiniz sevmezsiniz ayrı konu ama sinemasına haksızlık olduğu kesin. Kaldı ki, Spike Lee filmi izlemediğini dahi söylüyor. Bu konuyu burada kapatmak için yeterli bir neden!

Amerika’nın güneyinde geçen hikaye köle Django’nun ödül avcısı Dr. King Schultz ile yolunun kesişmesiyle başlıyor. Özgürlüğüne karşı Schultz’a yardım etmeyi kabul eden Django’nun asıl hedefi köle ticaretinde satılan karısını bulmaktır. Django, Schultz’a yardım/eşlik ederken adam öldürme konusunda da bir hayli yol alıyor.

Filmin anahtar karakteri olarak görülebilecek Alman asıllı Dr. Schultz’un Django’ya ve siyahlara olan bakışı beyazları şok edecek kadar şaşırtıcı! Dr. Schultz, köleliği anlamsız buluyor ve siyah-beyaz ayrımı çok da anlam verebildiği bir şey değil. Cool ve komik duruşu biraz da bundan, tüm ülkeyi esir alan ve normalleşen ırkçılığa karşı. Onun için, Django ödülüne giden yolda yardımcıdır sadece. Zaten itiraf ediyor, ‘‘Bir yandan köleliğe karşıyım. Diğer yandan teklifimi reddedecek durumda olmaman işime gelir.’’ Yani, çıkarlar her şeyden daha öncelikli. Bu yüzden Dr. Schultz’un duruşuna ahlaki demek mümkün değil.Django’yu at üstünde gören kasaba halkı içinse bu birliktelik kabul edilemiyor. İlk defa bir siyahı ata binerken görüyorlar. Nasıl bir siyah at üstüne çıkabilir ki! Siyahlar ancak hizmet edebilirler, at üstünde efendileri olmalı.Amerika’daki ırkçılığı ve bu sahneyi defalarca gördük belki ama Tarantino’nun toplumsal değerleri alaya alması ve ikiyüzlülüğü resmetmesi açısından üzerinde durulmayı hak eden bir sahne. Dr. Schultz, karşısındaki kasabanın şerifini hiç düşünmeden öldürüyor. Beyazların kanun adamı olarak bildiği Şerif tam tersi aranan bir kanun kaçağıdır çünkü.

6 Şubat 2013

'Ölüme hayranlık duyuyorum'

Şule Gürbüz’le röportaj yapmak farklı bir his; hayatın anlamını arayan bir lise öğrencisinin heyecanı gibi biraz. Ezelden beri merak edilen sorulara başka kapılar açmak için en güzelinden bir yolculuk gibi. Keza, kitapları öyle zaten. Koca bir kütüphane kadar yoğun, bir o kadar da incelikli satırlarla dolu. Konumuz; zaman, bellek, ölüm gibi ‘ağır’ meseleler elbette. Altı çizilecek cümleler çok fazla. Şule Gürbüz bildiğiniz gibi....


Zamanı tanımlamak, açıklamaya çalışmak güç elbette, siz mekanik saat tamirciliği yapıyorsunuz ve zaman üzerine yazıyorsunuz. Böylesi 'büyük' bir kavram üzerine düşünmeye ne zaman başladınız?
Mekanik saat tamircisi olmak bana bir tuhaflık ve garabete düşmeden, fazla da dikkat çekmeden sessiz sakin ve uzun vakit kendimle kalabilmenin, bazı o zamana dek bilmediğim güçlüklere mukavemet edebilmenin anlayış ve imkânını verdi. Dünyanın her tür istemediğim haline karışmama mani olan zarif bir perde olduğu için mekanik saat ustalığını, tamirciliği, saraylardaki atölyelerimi hep kendimin önünde tuttum. İnsan girdiği halin şeklini alıyorsa, o halin de hakkını ve o halin sırrını kendine hasredebilir diye düşündüm. Bu yüzden mesleğimi yazarlıktan aşağı görmedim, bana yazarlığı sağladığını, başka sesleri duymamı kolaylaştırdığını hatta bunun bizzat kapısı olduğunu hep bildim. Ama bu dışarıdan değişik görünen iş beni ‘Muvakkit’ yapmaz, Hayri İrdal yapmaz. Yani demem o ki saat tamirciliği, zamanı anlamada ve yazmada sadece sunduğu yalnızlık ve sessizlik sebebi ile bir paydır. Eğer insan kafasını yormaya, ama gerçekten eritircesine yormaya talip olmuşsa aslında önünde zaman, sonsuzluk, geçicilik, insan kederi, yerin ve göğün arasındaki bu sıkışmışlık, ne yapar yapsın anlayışın ve ele geçenin kıtlığı, bunun verdiği melal… gibi dünyanın kurulduğundan beri her ağrımaya gelmiş başı ağrıtmış dertlerinden başını alamaz. Ben de tüm bunların içinde zamana elbet değiniyorum ama bu meslekte olmasaydım bu kadar üzerinde durulur muydu, bilemiyorum.

Zaman üzerine kafa yormak, zamanı, dünya zamanı olarak görmekten, insanı sınırlı ömrü ile hayatı gözünün erebildiği ile sınırlamamakla başlar gibi gelir bana. Aksi halde o çok bildik bir dünya bıkkınlığı ve geçiciliğe, ele geçenin azlığına kırgın ve gücenik bir bakıştan başka bir şey geçmez elimize. Bu belki bir ilmihal gibi elbet bir ilk olarak bilinmesi gerekendir ama olacak ve anlaşılacak olan, bu temeli bile unutturacak olan sonradan gelecek olan ilavelerdir. Zaman, insanın kendini gerçek bir sonsuzluk içinde duyması ve bununla ilgili sezişleri arttıkça hakkında düşünmek diyemesem de baş dönmesi ile gelen ani fark edişleri gibi geliyor bana.

Cevat Bey ve kadirşinas yalakaları!

"Sevgili Generalim Cevdet Bey! Pardon, Cevat Bey ve kadirşinas yalakaları!


Şunu iyi bilin ki; gösteriş budalası insanlardan, gösterişli laflardan, gösterişin kendisinden hiç hoşlanmam! Bu, bir...

Kibirden, kendini beğenmişlikten, 'bütün bu dağları ben yarattım' havalarından, süslü kişiliklerden nefret ederim! Bu, iki...

Yalakalardan, yalakalıktan, yalakaca edilmiş laflardan ve davranışlardan da nefret ederim! Bu, üç...

Dördüncüsü; Gerçeği, içtenliği ve samimiyeti çok severim. Ve Dostoyevski'nin dediği gibi: Gerçeğin, her şeyin üstünde, zavallı egoların bile üstünde tutulmasını isterim.'' (Muharrem, Yeraltı)