3 Ocak 2013

Zurnanın hangi deliği?

İktidarın azarladığı ve RTÜK’ün çekidüzen verdiği dizilerin sayısını tutmaya gerek yok; ahlakımızı, tarihimizi, kutsalımızı korumak isteyen kurumların varlığını her daim yanımızda hissediyoruz. Bırakın ulusal kanalları, para vererek satın aldığımız platformlarda bile filmleri sansürlenmiş halde seyrediyoruz. O yüzden Muhteşem Yüzyıl hakkında yeniden kopan tartışmalara kimse şaşırmadı bile. Peki, iktidarın eleştirisi müdahale midir, ne zaman, hangi durumda müdahale olarak görülebilir? Şair, yazar Altay Öktem’le konuştuk.


Muhteşem Yüzyıl’la ilgili Başbakan’ın eleştirilerini nasıl yorumluyorsunuz?
Başbakan, Muhteşem Yüzyıl’daki bir dizi karakterini kastederek “Biz böyle bir Kanuni tanımadık.” dedi. Biz de tanımadık tabii ki. Hiçbirimiz tanımadık. O kişi Kanuni’nin kendisi değil çünkü; bir dizi karakteri. Ama başbakanın kendisi bir dizi, oyun ya da roman kahramanı değil. Gerçekten başbakan. Eh, biz de bugüne kadar “Böyle bir başbakan tanımadık.” Sahiden ilk.

Genellikle diziler üzerinden bu tarz tartışmaları sıkça yaşar olduk. Bu tartışmaların ailenin kutsallığı, tarihin dokunulmazlığı gibi meselelerinin ekseninde dönmesi bir tesadüf olabilir mi?
Doğu toplumlarının özelliği bu: İktidar, yasaklama, baskı, kutsallık, dokunulmazlık gibi yaptırımlarla hem toplumsal belleği, hem de düşünceyi, beklentileri ve hareket yeteneğini kontrol altına alarak kurulur. Toplumun düşünme yeteneğini mumyalayabildiğin ölçüde, başarılı ve güçlü bir iktidar kurarsın. Mumyalama işinde de bu tür klişeler kullanılır. Yoksa aile niye kutsal olsun? İnsanlık tarihi boyunca bizim meşhur çekirdek ailemiz mi vardı? Daha çok yeni bir kavram bu. Kapitalist toplumda, özellikle de miras hukukuyla birlikte günümüzdeki anlamıyla tek eşlilik ve bu tarz aile yapısı ortaya çıktı ve daha fazla kar etmek için aileyi kutsal ilan ettiler.  Yani sanıldığı gibi ahlaki ya da dini bir mesele değil bu kutsallık. Amaç tamamen duygusal(!) Tarihin dokunulmazlığı ise zaten başlı başına ironik bir mesele. Tarihe zaten dokunan dokunmuş bugüne kadar. Gerçek tarihi hiç birimiz tam olarak bilmiyoruz. Birileri oturup kendi çıkarları doğrultusunda bir tarih yazmış. Bize de daha çocukluğumuzdan başlayarak bu tarihi ezberletmeye çalışıyorlar. Tesadüf değil yani. Hayat tesadüflere pabuç bırakmayacak kadar ciddi bir şey zaten.


Seyredilen, tüketilen kurgusal şeylerin gerçek gibi algılanmasının, gerçek olmayan hikayelere olan tahammülsüzlüğün sebebi nedir sizce?
Beyni, düşünce yeteneğini mumyaladıktan sonra toplumu istediğin gibi yönlendirir, istediğin gibi at koşturursun. Mitolojik, dini hikayelere bakın. Akıl dışı bir sürü hikayeyi gerçek sanan bir toplum kurguyla gerçeği birbirinden nasıl ayırsın? Ama başbakanın dizi karakterini Sultan Süleyman sanmadığına eminim. Halkın bu beyinsel travmasının farkında olduğu için, onun üzerine oynadı bence.

Politikacılar bir sanat eseri ya da popüler kültür ürünüyle ilgili eleştiride bulunmamalı mı? Bir siyasinin eleştirisi ne zaman, hangi durumda müdahale olarak görülebilir?
Hassas bir konu bu. Bir siyasinin, özellikle de iktidardaki bir siyasetçinin eleştirisi, düpedüz ve her koşulda müdahaledir. Zaten amaç da aba altından sopa göstermekti sanıyorum. Sansürlemek yerine, otosansür uygulamaya mecbur edersen diplomatik biçimde sorunu halletmiş olursun. Zaten tüm yönetim biçimleri de birbirine pamuk ipliğiyle bağlıdır.  Bir şeyi kafasına vurarak yaparsan diktatörlük olur, kılıfına uydurarak yaparsan demokrasi olur. Ne yaptığından çok nasıl yaptığın, hangi yöntemi kullandığın önemli.


Başbakan’ın ‘kızdığı’ konular üzerinden iktidarın sanata müdahalesi var diyebilir miyiz? Varsa bu müdahalenin amacı nedir?
Sadece sanata değil, hayata müdahalesi olduğu apaçık ortada. Ülkeyi yöneten bir iktidar değil söz konusu olan, her bireyi tek tek hizaya sokmaya çalışan, herkesi bir örnek yapmaya çalışan ve farklılıklara müsaade etmeyen bir oluşum; daha doğrusu tek bir kişi var. Kim olursan ol, ya o kişinin istediği insan olacaksın ya da yaşama şansın kalmayacak.

Peki, bu tarz eleştirileri ve daha önce benzerini gördüğümüz eleştiri, sansür ve yasakları toplumu şekillendirme, yön verme olarak yorumlamak mümkün mü? Yoksa söz konusu, çoğunluğun sesi olan bir güç mü?
Çoğunluğun sesi diye bir şey olduğunu sanmıyorum. Birileri zurnanın hangi deliğine üfleneceğini söylerse, çoğunluğun sesi o makamdan çıkmaya başlar.  Yani çoğunluğun sesi sandığımız şey, çoğunluğu yönetenlerin sesidir aslında.(SabitFikir - Ocak)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder