10 Ocak 2013

Kimse sizi kurtaramayacak

Başarı, mutluluk, güzellik, liderlik, para, şöhret… Ezelden beri istiyoruz bunları. En çok da mucize istiyoruz. Bir anda her şeyi değiştirmek… Aynen filmlerdeki gibi. Kendimizi daha iyi hissetmek, acı duymamak, bulutların üzerinde yaşamak... Bu hayal son 25-30 yılda öyle cazibeli ve 'yakın' hale geldi ki büyük bir açlık yarattı etrafta. Herkes bunu bekliyormuşçasına bir ‘değişim’ rüzgarı başladı. İnsanın içindeki gücün farkına varmasını temel alan kişisel gelişimin hedef kitlesine ulaşmak için en etkili aracı da kitaplar oldu.


Çok fazla kitap okunmayan ülkelerde bile kişisel gelişim kitapları en temel ihtiyaç haline geldi. Bugün bir tür olarak incelendiğinde kişisel gelişim kitaplarının içinden çıkılamaz bir labirente dönüştüğü rahatlıkla görülebilir. Basit bir internet araması yaptığınızda bile, spiritüel, NLP, meditasyon, yoga, reiki gibi onlarca new age eğilimin, dinsel ya da felsefi düşüncenin kişisel gelişim başlığı altında çorbaya dönüşmesi de manidar. Fakat, iş dünyasında nasıl başarılı olunacağının yolunu gösteren, ideal ilişkiyi hedefleyen kitaplar ya da spiritüel deneyimlere dayanan kitaplar fark etmiyor, hepsinin temelinde ‘içeri’ye odaklanan, ama soyut bir vaat üzerine kurulan yapıyı görmek mümkün. Hal bu olunca, sadece kişisel gelişim kitapları yayımlayan yayınevi ve bu alandan geçimini sağlayan sayısız ismin ortaya çıkması boşuna değil. Peki, neden kişisel gelişim kitapları piyasanın rakamlarıyla, dengeleriyle oynayacak kadar çok satıyor?

Bu sorunun cevabı çok zor olmasa gerek; çünkü insanın her zaman cevaplara ihtiyacı oldu. Bu zamanda artık bir ihtiyaç mı tartışılır belki ama kişisel gelişim varoluşsal sorulara bir cevap vereceği vaadinden yola çıkıyor. İlk çağdan günümüze, tek tanrılı dinlerden modern tarikatlara kadar insanın bu cevapları bulabileceğine hep inanmış olması, kişisel gelişimin furyaya dönüşmesini anlamak için yeterli sayılabilir. Ve vaat edilen şeyin soyut olması bir diğer büyük neden. ‘‘Cevaplar burada ama önce buna inanmanız gerekiyor’’ cümlesini mutlaka bir yerde görmüş veya duymuşsunuzdur. Mesele ‘inanmak’ değil mi zaten?


Peki, kişisel gelişim kitapları neden özellikle 21. yüzyılda böylesi bir furyaya dönüştü? Modernizmin açtığı boşlukların kapitalizm tarafından kapatılmaya çalışılması artık klişeleşen bir gerçek. Sistem, kişiye önce  “Ye!” sonra “Kilo ver!” dediği gibi; mutsuzluk, başarısızlık, yalnızlık yarattıktan sonra da negatif histen arınmayı, kendini sevmeyi öğretiyor! Sonu gelmeyen ve pragmatik temeller üzerine kurulu bir satış-pazarlama tekniği; yeniden programlama, hayatı planlama, yeni alışkanlıklar edinme… Bir yandan da Amerikan rüyasının bir parçası; yani hayallerinin peşinden gitme isteği var. Buradaki asıl itici güç ise maneviyat eksikliği ve inanma isteği. Bu eksiklik ve köklü değişim isteği, insanlığın varoluşundan beri canlı ve canlı kalmaya devam ettiği sürece de boşluk doldurma oyunu devam edecek.

‘Efendisiz bir hayat bulursan bana da haber ver’
The Master’dan akılda kalan bu cümle sadece başkarakterlerden Lancaster Dodd’un savunması değil aynı zamanda filmden hareketle çağın yeni düşünce biçimlerine dair bir okuma için de anahtar işlevi görüyor. Yeni çağın insanının artık en büyük derdinin kendisi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Son 20 yılda palazlanmaya başlayan bu ‘yeni insan’ alışkanlıkları bireycilik ekseninde gelişti ve başarı, mutluluk ve değişim üzerine kurulan yeni hayatı hızlı bir şekilde şekillendirmeye başladı. Diğer yandan modernizmle birlikte dinsel öğretileri benimsemeyen ama dini alışkanlıkları tekrar eden ve seküler kesimin de ilgisini çekmeyi başaran yeni ‘boşluk doldurma oyunları’ türedi. İşte kişisel gelişim kitapları tam da bu boşluklar üzerinden yükseldi diyebiliriz.


Açıkça belirtmese de Scientology tarikatını konu aldığı için tartışılan Paul Thomas Anderson imzalı The Master’a dönersek yine; en etkileyici sahnelerden birinde Freddie’yi sahildeki kumdan kadına sarılırken görürüz. Kumdan kaleler… Herkesin kaçıp sığınacağı kumdan kaleler vardır hayatta. Freddie de nefes almak için bir yer, bir ‘efendi’ arar. Birinin kanatları altına girme isteği, bir gruba dahil olma arzusu, bir aidiyet meselesi… İçerik ve biçim olarak birbirlerinden çok uzakta dursalar da Ankara Ulus’taki bir tarikattan Teksas’taki Scientology’ye, özgür seks söylemini temel alan Osho’culardan Dünya Kardeşlik Birliği’ne kadar bütün eski-yeni tarikatların ortak noktası da tam olarak bu. Grup mantığı üzerinden işleyen bu tarikatların kişiye sığınacak bir "şey" sunması ve hayatındaki boşlukları dolduracağı sözünü vermesi, insanlığın tarih boyunca tecrübe ettiği kutsal değerlerin yanına modern tarikatların sunduğu yeni inanışların da eklenmesi elbette tesadüfi değil. Hepsi sorulara cevap verdiğini muştulayarak davette bulunuyor. Birçoğu kişisel gelişimle ortaya çıkan yeni dini akımların kişiye kaybedilen anlamı sunması, bir anlamda rasyonel aklın yerine sezgisel, arzu odaklı, ‘mantık dışı’ olanı koymasını ifade ediyor. Kişisel gelişim başlığı altındaki alt başlıkların çoğunun modern tarikatlarla ilişkili olması da bu sebepten anlaşılır bir şey.

Ve asıl olarak bu bir endüstri. Kitap satışlarında birçok ülkede pastanın büyük kısmı kişisel gelişim kitaplarının. Örneğin, Amerika’da enflasyonun olduğu 2008 yılında bile kişisel gelişim sektöründe 11 trilyon dolar para harcanmış. Yine aynı yıl Amerika’da sadece ilişkilerle ilgili olarak 15 milyona yakın kişisel gelişim kitabı satılmış. Bu işin doğduğu topraklar Amerika’da ortalama 20 bin yaşam koçu bulunuyor. Bunda – Amerika dahil - yaşam koçlarıyla ilgili herhangi bir yönetmeliğin olmaması, diplomaya ihtiyaç duyulmaması ana etken. Yaşam koçluğu için özel okullardan sertifika alınabiliyor ki, bu da tahmin edileceği üzere kendi ticaretini yaratmış durumda.

Sadece kişisel gelişim kitapları yayımlayan yayınevlerinin, kitabevlerinin olması, dahası ayakta kalması hatta büyük kar etmesi de başlı başına incelenmesi gereken bir konu. Hem böyle büyük bir talebin olması ve hem de bunun suistimale açık bir alan olması açısından.

Televizyonun bu işin önemli bir itici gücü olduğuyla ilgili birçok makale ve araştırma bulmak mümkün. Televizyon seyrederken farkında olmadan kişisel gelişim terapisine maruz kalabilirsiniz. “Nasıl kilo verirsiniz?”, “Nasıl güzel görünebilirsiniz?” temalı programlar sizi bir şeyler satın almaya itmek için hala en etkili araç. Televizyon daha kolay tüketilebilir olduğundan hem bu döngünün olmazsa olmaz parçası hem de yeni çağın insanın eksiklerini göstermesi açısından kitapların tamamlayıcısı konumunda. Geceleri ana akım TV kanallarında tanıtımları dönen zayıflama aletleri, güzellik ürünleri de buna dahil. (Hatta salt bunun için kurulmuş kanallar bile var)

Umut tacirliği mi?
Kişisel gelişim akımının/ endüstrisinin kişiye büyük zarar verdiğini düşünen bazı yazar ve sosyologlar bu akıma dahil kitapların - ayrım yapılmaksızın - içlerinin boş olduğunu savunuyor. Yazar Steve Salerno, bu akımın bu kadar güçlü olmasının sebebini ortaya çıkış tezine bağlıyor. Yani, Salerno, kişisel gelişimcilerin “Kendi kendinizin sahibi değilsiniz, ama olabilirsiniz.’’ tezini gayet inandırıcı ve güçlü bulduğunu söylüyor ve “Bu yaklaşımlar bizleri yetersiz hissettirip ardından da mükemmel olabileceğimize inandırıyor. Ancak bu kitaplardaki tavsiyelere uyup bekledikleri gerçekleşmeyenler büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor, yıkılmaya mahkum oluyorlar. Açıkça bunun adı umut tacirliği.” diye ekliyor. Sosyolog Frank Furedi ise biraz daha ileriye gidiyor ve Therapy culture (Terapi kültürü) kitabında kişisel gelişimi çılgınlık olarak nitelerken bu kitapları, vaat ettiğinin tam tersine “Toplumu düşünme yetisinden yoksun, odun kafalı bireylerle doldurduğunu, insanları uyuşturduğunu” söylüyor.

Kişisel gelişimle ilgili temel eleştirilerden biri de kişinin kendi kendine problemlerini çözebileceğine inanılması / inandırılması. Özellikle spiritüel gelişim kitaplarının çevresel faktörleri hesaba katmadığını savunanlara göre, bu kitaplar ‘gerçek’ hayattaki sorunlardan bihaber ve kişinin kendisini çok severek aşamayacağı sorunlar var hayatta! Burada şu soruyu sormak gerekiyor: O zaman kişisel gelişim kitaplarını kimler okuyor? Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor; kişisel gelişim kitaplarını okuyanların çoğu yoga, reiki, spiritüel deneyimler, yaşam koçluğu ya da astrolojiden en az biriyle ilgilenebiliyor. Ve tüm bunların en çok tüketildiği yerler de yüksek gelirli, eğitim durumu yüksek, ekonomik olarak üst sınıfta yer alan kesimlerin yaşadığı semtler. Örneğin, İstanbul’da beslenme uzmanlarına ya da yaşam koçlarına ulaşmak isterseniz gideceğiniz semtlerin Nişantaşı, Bebek, Etiler ya da Cihangir olması işin tüketim boyutuna işaret ediyor. Buradan, “düşük gelirli insanların hayatla ilgili soruları daha az.” ya da “Geçim dertleri daha büyük.” gibi çıkarımlar yapmak fazla yüzeysel kalır ama spiritüel deneyimlerin bu kadar çok sorgulanıyor olmasının temelinde de pazarlama mantığının olduğunu yinelemek gerek. Yani, spiritüelizmin özünde reddettiği materyalizmin bu deneyimlerin parçası haline gelmesi temel çelişkilerden biri. O yüzden de kalın çizgilerle sınıfsal ayrımlar yapmak yanlış olsa da işin satın alma gücüyle alakalı olduğunu da göz ardı etmek imkansız. Zaten, böyle bir endüstriyi tartışırken işin satış-pazarlama yönünü, kapitalizm kodlarını yok saymak safdillik olur.


'Kimse sizi kurtaramayacak'
''Antik Yunanlılar akıllarına bir fikir geldiğinde, bir tanrı veya tanrıçanın kendilerine bir emir verdiğini sanıyorlardı. Apollo onlara cesur olmalarını, Athena ise âşık olmalarını söylüyordu. Günümüz insanı ise ekşi kremalı patates cipsi reklamı duyar duymaz, satın almak için hemen sokağa fırlıyorlar ama buna özgür irade diyorlar artık.''

Chuck Palahniuk’un birçok kişinin başucunda bulunan ilk romanı Dövüş Kulübü, David Fincher’ın kült filmiyle popüler hale gelse de asıl gücünü bir kuşağın derdini dile getirmesinden alıyordu. Toplumla, okuluyla, çalıştığı işle, iş arkadaşlarıyla, televizyondaki programlarla, bas bas bağıran reklam panolarıyla sorunu olan insanların ‘kutsal kitabı’ haline geldi adeta. Dövüş Kulübü sistem eleştirisini kapitalizm üzerinden kursa da damarlarımıza şırıngalanan sürü halinde hareket etme dürtüsünü alaşağı etti. Terapi grupları da dahil olmak üzere grup mantığı üzerine kurulan modern tarikatların acıdan/gerçekten kaçış mantığının tam karşısına Dövüş Kulübü’nün kurallarını ve acı duymayı öğreten mottosunu koyuyordu Palahniuk. Dövüş Kulübü, bugün kişisel gelişim kitaplarının çıkış noktası olan anahtar kelimeleri baştan çöpe atıyordu. Bir yerlere kaçmak, sığınmak isteyenlere ‘’Kimse sizi kurtaramayacak’’, farklı olmak isteyenlere ‘‘Hepimiz aynı şeyi istiyoruz, teker teker, hiçbirimiz hiçbir şey değiliz’’, başarı, mutluluk, liderlik isteyenlere ‘‘Kendini kaybederek ruhunu keşfedebilirsin’’ diyordu. Ve tabii, bu cümleler birer öğreti olarak değil, kurgusal hikayenin içinde yıkıcı etkiye sahip tokatlar şeklinde yüzümüze çarpıyordu. Dövüş Kulübü'nün hikayesi elbette çok daha büyük bir resmi tasvir ediyordu. Yüzlerce okumaya açılan kitap tüketimi merkezine alan çağın profilini de ortaya koyuyordu. O yüzden kişisel gelişim kitaplarından bahsederken karşısına tek bir eser koyulacaksa o kesinlikle Dövüş Kulübü olmalı.

Uçan Spagetti Canavarının Kutsal Kitabı
Kutsal dinleri, modern tarikatları ti’ye alan Uçan Spagetti Canavarının Kutsal Kitabı, okuyucuya ‘Pastafaryanizm’ adlı parodi bir din üzerinden eğlenceli bir bakış sunuyor. Kitabı oluşturma sürecinin akıllı tasarım’ın evrim teorisiyle beraber okullarda okutulmasının istenmesi üzerine yazdığı bir mektupla başladığını söyleyen Bobby Handerson, kitapta öğretiler üzerinden dogmatik düşünce biçimini ve bunu yayma şekillerini ‘saçmalayarak’ gösteriyor. ‘Gerçek yaratıcı’, ‘en iyi din’, ‘en doğru yol’ gibi ifadeleri bol bol bulmak mümkün. Ve arka kapakta yazdığı gibi ‘‘Bizi otuz günlüğüne deneyin. Eğer bizden hoşlanmazsanız, eski dininiz sizi seve seve geri kabul edecektir.’’ (SabitFikir- Ocak)


2 yorum:

  1. Tüm bu çılgınlık(!)ların nedeni belki de acı duymak istemememiz.Vicdanımızla başbaşa kalmak zorunda olmaktan kaçma isteğimiz..İnsanoğlu hep bir şeyler deneyimleyecek ve sonucuna katlanacaktır.Katlanma kelimesi artık çok ağır bize..Acı çekmek,çekebilmek yerine hemen kendimizi iyi hissetmek,hiçbirşey olmamış gibi hayatımıza devam etmek istiyoruz.Kocaman bir yanılsama!

    YanıtlaSil
  2. Hem son 1 senede 'Dur bakayım bunlar nasıl kitaplar / seminerler' diye merak saldığım, hem de çok iyi yazılmış bir yazı olduğu için soluksuz okudum. Ellerine sağlık:) Çoğu fikre katılmakla birlikte şunu unutmamak gerektiğini düşünüyorum: Hemen hemen hepimizin farkındalık eşiği çok düşük.Psikolojiyle ilgilenen, 'insanı' hatmettiğini sananlarımız bile inanılmaz hatalar yapıyorlar. Hata yapmakta sorun yok ama olay kısır döngüye döndüğünde, ve mutsuzluk süzülürken gözlerimizden ister istemez o mucizeye inanmak istiyoruz. Yalnız her seminer/kitapta mükemmelsin denmiyor. Aksine kusurlarıyla kendin olarak kendini sevmenin mümkün olduğu söyleniyor. Çünkü biz 'kendini sevmenin' maalesef 'Çok iyiyim-mükemmelim-güzelim ya' demek/yazmak olduğunu, bunu yapan insanların kendini çok sevdiğini zannediyoruz.Halbuki kendinle barışınca ve kurban psikolojisinden çıkınca yani 'Bana bunlar yapıldı', 'O bana şunu yaptı', 'Bu şunu dedi'den ziyade 'Ben de bunu yaptım'a gelince o zaman bazı taşlar yerine oturuyor. Baktığın yer değişiyor. Küçükken bize öğretilenlerin hepsini sorgulattığı ve sarstığı için bile bence kayda değer bir sektör. Şüphesiz bundan faydalanmaya çalışanlar da var / daha da olacaktır. Ama benim gördüğüm hayatını yolunu koymaya başarmış da bir sürü örnek var. Sanırım insandan insana da değişiyor. Yani hepsini kötülemeden önce belki biraz şans vermek gerekiyor. Örneğin Osho'ya. Şu herkesin pek 'özel' olmaya çalıştığı dünya için dedikleri ile bitiriyorum:) 'There is nothing more beautiful than to be just simple and ordinary. Then you can have as many intimate friends, as many intimate relationships, as possible. You become an open book that anyone can read. There's nothing to hide'

    YanıtlaSil