31 Aralık 2013

Birkaç öneri

Filmleri dahi bitiremiyorken okunacak kitaplar listesi elbette her geçen gün taşmaya devam ediyor. Sadece bu yıl bile onlarca kitabı okuyamadan bitti. Bu sene okuduklarım içinden en çok etkilendiklerimi (ilk 10'luk liste roman, diğerleri roman dışındakiler) sıralayınca aşağıdaki liste çıktı ortaya.  Amaç seneye not düşmek tabii. Bir de 'en'lerle ilgili listeler yapmanın zevki bambaşka. 


1-  Kjersti Skomsvold - Hızlandıkça Azalıyorum
2-  Hakan Günday - Daha
3-  Alejandro Zambra - Eve Dönmenin Yolları
4-  Hermann Broch - Büyülenme
5-  Herta Müller- Tek Bacaklı Yolcu
6-  Machado de Assis - Mezarımdan Yazıyorum
7-  Alfred Döblin - Berlin - Aleksander Meydanı
8-  Julian Barnes - Bir Son Duygusu
9-  John Niven - Arkadaşlarını Öldür
10- James Ellroy - American Tabloid

-----


* Kollektif - Milyonluk Manzara

* Barış Soydan - Türkiye'de Anarşizm
* İthaki Yayınları'nın tüm bilimkurgu serisi
* Ray Bradbury - Eve Dönüş
* Tayfun Pirselimoğlu - Harry Lime'ın En Yeni Hayatları ya da Üçüncü Adam'a Övgü
* David Harvey - Asi Şehirler
(Ve tüm David Harvey külliyatı)
*Reiner Stach - Kafka (Karar Yılları - Kavrama Yılları)
* Eduardo Galeano - Ve Günler Yürümeye Başladı
* Fatih Akın - Sinema Benim Memleketim
* Alim Şerif Onaran - Lütfi Ö. Akad
* Susan Sontag - Yeniden Doğan, Günlükler
* Orhan Gazi Ertekin - Türkiye'de Yargı yoktur
* Fethiye Çetin - Utanç Duyuyorum
* Mark Millar - İhtiyar Logan
* Umay Umay - Bütün Güzel Çocuklar Şüpheli

3 Aralık 2013

Kısa Film önerisi: Yüksük

Enes Yurdaün'ün yönettiği 'Yüksük' yaşlı bir kadının geceleri duyduğu rahatsız edici sesin peşinden gidiyor. Gündüzleri her şey yolundayken geceleri ortaya çıkan korkutucu bir ses... Ses ya da bir davet...


'Yüksük', ölüm gibi 'ciddi' bir meseleyi, acılarla yoğrulan yüzlerce kısa filmin aksine sömürüye yüz vermeden ve arabeske bağlamadan ele almayı beceriyor. Ve gündelik hayata ait detayları mizahi dokunuşlarla filmin parçası haline getiriyor. Özellikle yaşlı kadının gündüzleri kendisiyle başbaşa kaldığı anlar son derece iyi gözlemler (ya da fikirler) barındırıyor. Yaşlı kadının sağlığına dikkat ettiği, meyveli süt içmesi, ceviz yemesi gibi kendine iyi baktığı bölümler ayrıntıdan öte yönetmenin anlatımı güçlendirmek için kullandığı araçlara dönüşüyor.

Görsel açıdan da son yıllardaki en etkileyici kısa filmlerden biri olduğunu düşündüğüm Yüksük, sadece ele aldığı konuya bakış açısıyla bile ilgiyi hak ediyor. Mizahi tonunu kaybetmeden, kısa sürede -yaşlı- bir insanın yalnızlığını ve ölümle arasındaki mesafeyi etkileyici bir şekilde filme dönüştürüyor. Kaldı ki, izleyeni hayran bırakan Nusret Safayhi'nin performansı/doğallığı tek başına filmi sevmeniz için yeterli!


Yüksük fragmanı: İzlemek için tıklayınız



30 Kasım 2013

Cinayeti izledim!

Üç Sırp asker Müslüman bir sivili döverken meydandaki herkes sadece gözlerini kaçırmakla yetinir. Yürümeye devam ederler. İzlemek (bakmak ama görmemek) en güvenli yoldur. Sokak ortasında bir adam ölesiye dövülürken ses çıkarmamak için her zaman ‘meşru’ bir sebep bulunur elbet! Bosna’da 1993 yılında sebep bu kez savaştır. Yine de savaş -hatta özellikle savaş- söz konusu ‘vicdan’ olunca sorgulanır hale gelir. 


Kendisi de asker olan Marko yerde tekmeler yiyen Haris’i kurtarmak için ayaklandığında etraftaki yüzlere dikkat etmeyiz. Yönetmen Srdan Golubovic açılıştaki bu sahneyi kesip hikâyeyi 12 yıl sonrasına götürdüğünde önce zihnimize sorular bırakır; sahneye geri döndüğümüzde kamerasını o yüzlere odaklar. Bu kez yerde yatan Marko’dur. Dayak yiyen kişi değişir ama izleme eylemi değişmez. Yüzlerdeki ifadeler de. Marko herkesin gözü önünde öldürülür. Suçlular bellidir. Peki, ama böyle bir cinayete şahit olanların bu suçta payı yok mu? Yönetmen Golubovic’in peşine takıldığı soruların başında bu geliyor.

Marko’yu döverek öldüren askerlerden biri olan Todor, yıllar sonra ameliyat masasında ölüm korkusuyla vicdan muhasebesi yaparken olayla ilgili “Savaşın ortasında neyin doğru olduğunu öğretmeye kalktı” diyerek savunur kendisini. Suçluluk hissetmez. Todor’a göre savaşta doğru diye bir şey yoktur. Ya da Todor’a göre bazı zamanlarda öldürmek meşrudur. “Marko doğruyu yaptı ama savaşta ‘yanlış’ olmaz” demeye getirir. Yönetmen gerçek hayattan esinlendiği hikâyesinde savaşı sadece fon olarak kullanmıyor. Bilinçli bir tercihle ‘savaş zamanı’ meselesini sorguluyor aslında. Savaşın bildiğimiz yüzü dışında başka korkunç bir tarafına daha bakmaya çalışıyor. İnsanların gündelik yaşamdaki bir cinayeti/ölümü ‘sıradan’ kabul ettiği gerçeğini etkileyici biçimde gösteriyor. Böylesine dehşet verici bir olayı ‘sıradan’ kabul edip hayatına devam edecek kadar insanı başkalaştıran ne olabilir? Bu değişimi sadece savaşın tahribatı olarak açıklamak mümkün müdür? Olağanüstü zamanlarda cinayetin meşru kılınmasını kendimize ne ile/nasıl açıklarız? Golubovic, seyirciyi Marko’nun dövüldüğü meydanda bu sorularla çırılçıplak bırakırken hikâyesini zamansız ve mekânsız kılmayı da başarıyor. Bizler de o meydanın Bosna’da bir yer, tarihin de 1993 olmasının hiçbir anlam taşımadığını biliyoruz maalesef.

24 Kasım 2013

Sorun çıkarın, rahatsız edin

Cinayete teşebbüsten 20 yıl hapis cezasıyla yargılanan henüz doğmamış bir çocuk. Gezi’de öldürüldüğünde cebinden ekmek parası bile çıkmayan bir genç.* Milyarlarca dolar aklayan bir evsiz. Tuzla’da isimleri hatırlanmayacak kadar fazla ölen, sürekli ölen işçiler. Terör örgütü üyeliğinden sorgulanan komada bir adam... Avrupa’nın en yüksek binası olmakla övünen bir avm’nin inşaatında çalışırken boşluğa düşen ve cesedi uzun süre bulunamayan temizlik işçisi.**


Hangisi gerçek hangisi kurgusal artık fark etmiyor olsa gerek. Yoksa en azından bir tanesini garipserdik. Daha nasıl hayatlar sürmemiz, nasıl hayatların kayıp gitmesi gerekiyor değişim için! Sokağa çıkan kalabalıklara tepki gösteren çoğunluğun körleşmesini bile tutarlı bulduk diyelim sessiz kalanları nereye koyacağız? Sadece faturalarını ödeyebilmek için yaşayan milyonlar, faturalarını bile ödeyemeyen başka milyonlar varken hâlâ neyi konuşuyoruz gerçekten?

Aklımızda dönüp duran bu meseleler, tartışmalar, öfkeli haller Dot’un yeni serisi Makas Oyunları’nın ilk halkasını izledikten sonra bir kez daha alevleniyor. Dört kısa oyunda güçlü tahlillerle kapitalizme tekme tokat giriyor Makas Oyunları1. 

İlk oyun Şişman Adam, kapitalizmi bir kavram olmaktan çıkarıp çırılçıplak bir halde önümüze seriyor. Oyun, Şişman Adam’ın yani kapitalizmin sadece paramızı değil düşünce biçimimizi değiştirmek istediğini gösterirken basit bir soru soruyor; ‘‘Bir iPhone’um var, bu beni ikiyüzlü yapar mı yoksa tüketim toplumunun bir parçası mıyım?’’ 

16 Kasım 2013

Sesinden bile güzel insan

‘Ahmet Kaya dinlemek’ deyince bir şeyler eksik kalıyor. Böyle sıradan bir tarif değil. Başka bir durum, hayatın doğal bir parçası sanki. 


İçimiz acıdığında, aşık olduğumuzda, kaybettiğimizde, kaybolduğumuzda, düştüğümüzde, hata yaptığımızda, ayağa kalkamadığımızda, her şeyi mahvettiğimizde, hiçbir şey yapamadığımızda, kartvizitimiz, koltuğumuz, başarı öykülerimiz olmadığında, sevdiğimiz terk ettiğinde, baba, polis, devlet, erkek olan, güçlü olan ne varsa çatıştığımızda, başkalarıyla en çok da kendimizle mücadele etmemiz gerektiğinde, dört duvar arasında, hayat bir hapse dönüştüğünde, en heyecanlı anımızda, bir fotoğraf karesinde, 80’lerin hüznünde, 90’ların en acı yerlerinde ve daha binlerce ruh halinde sesi kulağımızda, zihnimizde. Ötesinde kalanların çok anlamı yok aslında. Ama öyle çukur bir ülkede yaşıyoruz ki, sesinden bile güzel olan bu adamı hatırlarken onu ölümüne götüren yüzleri, yazıları unutmak mümkün olmuyor.

13 yılda yüzlerce yazı yazıldı. Yüzlerce günah çıkarma örneği. İktidar Ahmet Kaya’ya sahip çıkarak imajına katkı yapmaya çalıştı. Yalan haber ve nefret kusma merkezi kanallar ve benzerleri bile sırf eski erk sahiplerine saldırmak için bu güzel insanın adını kullanıyor. Ve dahası, Beyaz TV gibi birçok sirk gösterisi! Hâlâ yanlış anlaşılıyor, hâlâ yanlış yerlerde aranıyor. Doğru anlaşılmaya ihtiyacı niye olsun ki zaten! Onu kimseden dinlemeye, okumaya gerek yok, şarkılarına ve Gülten Kaya’ya bakmak yeterli. Hayat ve fikir arkadaşı, aşık olduğu o kadına... Onu Rakel Dink’in yanında, Roboski’de, Gezi’de gördük. Bu ülkenin kanlı sayfalarında, mücadele, barış ve eşitlik kelimelerinin içinin doldurulduğu her yerde. Şimdi ‘Ahmet Kaya yaşasaydı’ diye bir şeyler tasavvur etmenin hiçbir anlamı yok elbette ama en azından şarkılarına bakarak -herhangi bir - iktidarın yamacında Ahmet Kaya dinlenmeyeceğini anlamak zor olmasa gerek. ‘Polisler, sağcılar, herkes Ahmet Kaya dinliyor’ klişesi var bir de. İsteyen istediğini dinler ve elbette o sese kayıtsız kalmak zor ama kusura bakmasınlar da o şarkı sözleri vücutlarında nereye dokunuyor acaba!

1 Kasım 2013

İçinden insan geçen lağım

‘’Bence bütün çocukları mezarda doğurup hemen gömmek lazım. Hiç yorulmamış olurlar.’’
‘Daha’daki bu cümleyi herhangi bir Hakan Günday kitabının içine koysanız da yerini rahatlıkla bulur. Dünya aynı dünya. Aynı çünkü çekilir gibi değil bu hayat! Okuması, hazmetmesi bile zor. Bir yumruk boğazınıza iniyor diğeri suratınıza, midenize çalışıyor. Ama önce bu ‘sert hikaye’ klişelerinden vazgeçelim artık, hayatın sert yanlarını anlatmıyor Günday’ın romanları. Yakından bakarsan ‘’hayat zaten bu’’ diyor. Hangi mesafeden baktığın önemli. Yoksa, Gazâ’nın dediği gibi ‘'Belgesellerde izliyorduk, Dünya uzaktan ne kadar güzel görünüyordu değil mi!’’ Değil. Yakından hiç değil! 
’İçinden insan geçen bir lağım’ın hikayesi Daha. İnsan kaçakçılığını ya da haberlerden dilimize geçmiş şekliyle ‘insanlık dramı'nı ‘kötü’lerin yani kaçak göçmenleri kaçıranların tarafından anlatıyor. Daha doğrusu ‘kötü’nün zihnini, kalbini ve kötülüğün başlangıcını görüyoruz. Yani insanın kendisini… 
Her sayfadan cesetler taşıyor, her cümle ölü kokuyor. Dahası, her umut ölü kokuyor. Ölü doğuyor. ‘’İnsanın kullandığı ilk alet, başka bir insandı’’ cümlesini kuracak kadar erken başlıyor hayata Gazâ. Babası insan kaçakçısı olunca o da çocuk yaşta tanışıyor bu umutsuz yolculuklarla. Evlerinden kalkıp binlerce kilometre uzakta hiç var olmamış hiçbir zaman da olmayacak bir hayatın peşinden giden ve yok olan insanların yolculukları Gazâ’nın hayatından, evinden, zihninden, kalbinden, geleceğinden en çok da geçmişinden geçiyor. Geçmişi onun hayatı, onun sonu oluyor.

31 Ekim 2013

Başbakan'a öpücüklerle

Henüz yayına başlamadan yayına girmiş kadar oldu El Cezire Türk. Halbuki ne umutlarla duyurmuştu adını! Çoğu, bir gazete, TV, internet sitesinde çalışan onlarca gazeteciyi arayıp ‘‘Merhaba, bizimle çalışmak ister misiniz?’’ demişlerdi. İş görüşmesinde 'dolgun maaş' teklifiyle akıl çelip yüksekten uçmaya başlamıştı kanal. Her şey güzeldi, rekabet iyiydi, pek çok gazeteci transfer edildi ama gel zaman git zaman El Cezire Türk açılmak şöyle dursun koca bir dedikodu yumağına dönüşüverdi. 


En sonunda merakımız giderildi. (Ülke şartları malum, 'bu kanala ne oldu'dan çok 'bu kanal neye dönüşecek ' kısmını merak ediyorduk) Ve, El Cezire Türk geçtiğimiz hafta yaptığı işten çıkartmalarla beklenen mesajı net bir şekilde vermiş oldu. Pek tabii ki mesaj bize değildi. Çok sevgili başbakan ve şürekasına öpücük ve kalp dolu bir mektuptu adeta.

İşten atılanların bir kısmının alakası olmadığı halde Twitter'da yazdıkları ve Gezi desteği yüzünden çıkarılmış gibi gösterilmesi boşuna değildi elbet. Bir süredir Gezi'den daha güzel intikam nesnesi ve dalkavukluk bahanesi yok ne de olsa. Üstelik, iktidara seslenmek ve ''Yeni Şafak'la Star arasındaki boş koltuğa talibiz'' demek için daha güzel bir fırsat olabilir miydi? Aşklarını böyle doğrudan söylüyorlar ya, en çekici tarafı da bu galiba! Ve bunu yaparken pisleşmek konusunda tüm hünerlerini de sergiliyorlar. Açık bir şekilde çalışanlarını fişleyerek bundan sonrası için önlerini tıkamayı görev biliyorlar. İnsanları üç yıldır aktif gazetecilikten ve yayından uzak bırakıp mağdur edebilirsiniz, sorun değil. Bu ülkede hiç önemi yok. Eğer yanlışlıkla biri hesap sorar ise ''yanlış planlama’’, ‘’ülke şartları'' ile başlayıp ''hem zaten paralarını almıyorlar mıydı' yüzsüzlüğüne geçiş yapabilirsiniz. Ya da ‘‘bütün suç 'Gezici'lerindi’’ deyip tamamen kurtulabilirsiniz! 

11 Ekim 2013

Başdöndürücü bir yönetmenlik

''18 saatlik vardiyanın ardından eve dönüyorsun. Radyoyu açıyorsun. Ne dinlemek isterdin?'' 

Dünyadan 600 km yukarıda, uzay üssünde görevini gevezelikle sürdüren astronot Matt Kowalski'nin ilk kez uzay mekiği görevine çıkan acemi astronot Dr. Ryan Stone'a sorduğu bu 'gereksiz' sorunun filmin sonunda anlamını bulacağını biliyoruz. ''Hava basıncı yok, oksijen yok, uzayda yaşam imkansızdır'' gibi 'hazırlıklı olun' uyarısında bulunan bilgilerle açılan Gravity'nin soluksuzca izlediğimiz her dakikası ve ağzımızı açık bırakan yönetmenlik becerisini hazmettiğimizde - ki bu çok uzun sürüyor - bu sorunun zihnimizde yer ettiğini fark ediyoruz. Çünkü Ryan Stone'un uzayda verdiği hayatta kalma mücadelesi aynı zamanda aşağıdaki yani Dünya'daki hayatı için de bir şeyler söylüyor bize. 


Hayatın darbesini yemiş, büyük kayıp yaşamış bir karakter Stone. Yapayalnız ve büyük bir karanlığın içinde sürükleniyor. Aynen, uzay üssünde meydana gelen kazanın ardından yaşadığı yalnızlık gibi. Mekik paramparça oluyor, Dünya'yla bağlantısı kopuyor, geri dönüş için umudu yok. Oksijeni tükeniyor. Yani, sonsuz bir karanlığın içinde ölümle baş başa kalıyor. Uzay boşluğunda kocaman bir çaresizlik. Aynen, gerçek hayatta yaşanan kaybın açtığı boşluk gibi. 

Filmin tamamı uzayda geçse de film bittiğinde Stone'un geçmişinden parçaları görmüşüz gibi hissediyoruz ister istemez. Eve geldiğinde anahtarı bırakıp koltuğa yığıldığı, hiçbir şey yapmak istemediği sahneleri ya da kendini işe verdiğini, alkolik olduğunu, ya da ailesi ve çevresiyle iletişim kurmak istemediğini, annesinin telefonlarına cevap vermediğini, arkadaşlarıyla buluşmadığını, sürekli ağladığını, intihara kalkıştığını, hayatında anlamlı olan ne varsa yitirdiğini izlemişiz, biliyormuşuz gibi çıkıyoruz salondan. Bunun gibi yüzlerce 'olmayan' sahne zihnimizde oluşmaya başlıyor. Flashback'leri kendimiz koyuyoruz! O yüzden de Stone ile alakalı her şey, geçmişi, psikolojisi, karakteri doğal olarak kendi metaforunu yaratıyor. Dünya'yla bağlantının kopması, sonsuzluk, karanlık, kaybolmak, yalnızlık, sürüklenmek, korku, panik, çaresizlik, savaşmak… Bu terimlerin bir uzay hikayesinde bulduğu karşılıklar daha güçlü bir şekilde Stone'un kendi dünyasında anlamlı hale geliyor.

6 Ekim 2013

Çocuk düşlerimiz yok artık*

Kar yağmadan önceki akşam üstleri hatırlatıyor en çok. Bir şeyleri beklediğim odadan dışarı baktığım anlarla dolu zihnim. Bekliyordum çünkü ''dünyadaki en büyük yalnızlığın bulunmayı beklemek'' olduğunu okumuştum bir yerde. Offf, o yaşlarda bunalıma girip çıkmamak için daha tuzak bir cümle olabilir mi? Melankoli en çok ergenliğe yakışıyor. Soğuk ise anılara.

Hava sadece ekmek alıp dönmeyi göze alacak kadar soğuktu. Neyse ki mutfak balkonundan bir şey almanın donduruculuğuna karşı anne faktörü vardı. Onun pişirdiği yemeklerin güzelliğine karşı durabilecek bir şey henüz keşfedilmedi. Dert çok ama olsun. Olsun demenin zor olmadığı zamanlar. 8-9 filmi arka arkaya izlediğim vakitler. Meziyetten değil, iş yok, para yok. Kitaplar, filmler var iyi ki. Bir de cd çalarım. Karışık Kaset de neymiş. 120 küsur şarkılık cd'den büyük nimet mi var. Varmış. Hep daha iyisi çıktı. Ben daha iyiye gidemedim ama olsun.

İnternet cafe belası vardı bir de. Annemden aldığım 1 lirayı internet cafeye mi versem, cebimde mi kalsa diye düşündüğüm sokakta ''ben ne yapıyorum'' sorusu her gün belli aralıklarla uğrardı uğramasına ama gerçekleri sevmiyordum. Ayaklarım yere basmazdı bu yüzden. Bulunmayı beklemek güzel fikirdi. Bu arada 1 lirayı kazanan her zaman Countre Strike oluyordu. 2 saat oyun 1 lira, değer bence. Yıllarca 'Mustafa' diye bildiğimiz Cadillac&Dinosaurs'a jetonlar harcamadık mı. Değişmek zor galiba.

1 Ekim 2013

'Dayatma kültürü devam ediyor'

Biz, onlar, biz, onlar, biz… Başbakan'ın şiar edindiği bu söylem maalesef sokaklardan en diplomatik sohbetlere, kahvehanelerden sosyal medya platformlarına kadar toplumun her kesimine yayılmış vaziyette. (Başbakan'ın ayrıştırıcı olmakta eline kimse su dökemez orası ayrı konu!) Cumhuriyet tarihi boyunca inşa edilmiş kalın çizgiler günümüzde yumuşamadığı gibi tam tersine kutuplaşma korkutucu bir düzeye gelmiş durumda. İktidarın değişmesiyle kesimler arasındaki dengelerin tepetaklak olması da bir diğer gerçek. Siyasilerin kullandığı dil tartışılıyor, görgü mevzusu gündemden düşmüyor, hayat tarzıyla yıllarca aşağılan kesimler artık söz bulabiliyor. Bir şeylerin değiştiği muhakkak. Peki nasıl? Tarih boyunca var olan dayatmalar devam ediyor mu, yeni dayatmalar nasıl bir geçmişin uzantısı? Benzer sorular havada uçuşurken aklımızda olan isimlerden biriydi Gülsün Karamustafa. Hayatı boyunca kimlik, kültürel farklılık, kurallar, toplumsal baskı gibi kavramlar üzerine düşünen sanatçı ile konuşmak için tam zamanıydı. Keza, Karamustafa yeni sergisi 'Vadedilmiş Bir Sergi'de bundan çok daha fazlasını mesele ediniyor ve sorguluyor. Merak ediyoruz, 1927 tarihli Adab-ı Muaşeret kitabının üzerinden gerçekten kaç yıl geçti?




Geçmişe baktığımızda bir baskı aracı olarak 'görgü dayatması'nın uygulandığını görmek mümkün. Modernleşme kültürünün empoze edilmesi olarak tanımlanan bu dayatmanın son 10 yılda değiştiğini düşünüyor musunuz?
Tabii, artık modernist baskının devam ettiğini düşünmüyorum. 

İktidara gelen partiyle alakalı bir değişim mi bu?
Acaba başka bir parti gelseydi yine bitmez miydi bu baskı? Bence bu değişimin önü engellenemezdi, mutlaka belli şeyler değişecekti. 

Sizce genel olarak dayatma kültürü devam ediyor mu? 
Evet, ediyor. Özellikle Başbakan'ın bunu hissettiren pek çok davranışı oldu. Kadın bedeniyle, aile yaşamıyla, alkol yasağıyla ilgili… Yani dayatma kültürü aynen devam ediyor. Demokrasi kültürünün tam anlamıyla yerleşmediği ortamda iktidara gelenin dayatma kültürünü arkasına alması kaçınılmazdır zaten.

29 Eylül 2013

Ahlaksız ahlak bekçileri


Ofiste en yoğun saatlerde ya da gecenin bir yarısında ısrarla çalardı telefon. Ahizenin ucundaki ses eski bir haberden bahseder, yayından kaldırılmasını isterdi. Bu isteği ya mahkeme kararıyla destekler ya da umutsuz bir sesle dile getirirdi. Habercilikte yaşanabilecek 'sıradan' durumlardı belki ama içlerinden bazıları utandırırdı. Telefonu kapatıp 'hata'yı düzeltip, tekrar çalışmaya devam ederdik. Büyük ofislerde hızlı bir tempoda çalışmanın yan etkisidir bu. Hissetmezsin. Bir yanlışı yaşayacak, hazmedecek kadar zamanın yoktur. İş bekler. 'Küçük' bir hatanın başka hayatlarda yol açtığı acıyı tahayyül edemezsin bile. Etmek zorunda değilsin belki de. Gazeteciliğin evrensel kriterleri tam da bunun için vardır zaten. Bu işe duygularını karıştırmaman, kişisel çıkarlarını dahil etmemen, doğruluk, tarafsızlık gibi temel ilkeleri atlamaman için.

''Meyhane çıkışı sokakta öldü'', ''Öldüren içki'' başlıklarını gördüğünüz an anlayabilirsiniz nasıl bir niyetleri olduğunu. Hollanda'da yaşayan grafiker- fotoğrafçı Burçin Tuncer'in İstanbul’daki ölümünü bu şekilde verdi - gazeteden başka her şey olabileceklerini bildiğimiz -  Sabah ve Takvim. Ülkedeki en pis kokuların gazete ve televizyonlardan gelmesi boşuna değil. Yıllardır yaşananları bir an için unutsak bile şu son dört ayda gördüklerimiz yeter herhalde. Tuncer'in ölümünü bu şekilde vermeleri hem hizmet ettikleri 'topluma ayar verme' düşüncesinden hem de ahlak bekçiliğini zorunlu kılan zihniyetlerinden ileri geliyor. Polisten aldıkları bilgilere kendi yorumlarını katmakta beis görmeyecek kadar pervasız, bu pervasızlığı normal algılayacak kadar gazeteci çünkü kendileri. Ülke öyle şirazesinden çıkmış durumda ki hiçbir yerinden tutamıyorsunuz. Düşünün, bir ülkenin başbakanından, bakanlarına, gazetelerinden belediye başkanlarına kadar birçok kişi ve kurum ''Camide içki içtiler'' yalanına dört aydır tutunmaya, bunun gerçek olmadığını bildikleri halde yalanı sürdürmeye devam ediyorlar. (Başbakan'ın 'camide içki içtiler' görüntülerini yayınlayacağız demesinin üzerinden kaç cuma geçtiğini artık hesaplamıyoruz bile) Dolmabahçe Camii Müezzini Fuat Yıldırım yalan söylemediği için, Terörle Mücadele Şubesi'nde sorgulandı, en sonunda da sürüldü. ''Camide seks yaptılar'' diyen bile oldu. Uzatmaya gerek yok, yalan söylemenin, yalan haber yapmanın meşrulaştığı dönemlerden birindeyiz.

24 Eylül 2013

Jarmusch'un ölü şehri

Only Lovers Left Alive'ın iki ana mekanından biri olan Detroit'in gizeminden bahsederken ''bugün depresif ve trajik durumda'' diye ekliyor Jim Jarmusch. Söz konusu Temmuz ayında iflas ettiği açıklanan bir şehir olunca Jarmusch'un Detroit seçimini anlamak çok zor olmasa gerek. Sonsuza kadar yaşayan, ölümsüz karakterlerin nefes aldığı, gezindiği, saklandığı bir şehrin artık 'ölmüş' olması yarattığı tezatın ötesinde filmin melankolik anlatımının da temelini oluşturuyor.


Michigan eyaletinin en büyük şehri olan Detroit nüfusunun son 10 yılda yüzde 30 azaldığı, yarıya yakınının yoksul ve işsiz olduğu, şehirdeki ambulansların sadece üçte birinin kullanımda olduğu, 78 bin binanın terk edildiği, güvenlik konusunda büyük sorunlar yaşandığı, cinayet vakalarının en yüksek düzeye geldiği, polisin yardım çağrılarına yetişemediği gibi bilgiler bu korkunç tablonun küçük bir kısmı. Ve otomotiv sanayiinin merkezi konumundaki şehrin en büyük darbeyi büyük şirketlerin iflasıyla aldığı biliniyor. Bir dönem kapitalizmin en iyi işlediği şehirlerin başında gelen Detroit'in şu anda 20 milyar dolara yakın borcu olduğu da bir diğer not. Bu bilgiler ışığında Only Lovers Left Alive'a başka bir gözle bakmak zorunlu hale geliyor ister istemez. Ölen bir şehirde ölümsüzlerin hikayesini anlatmak, zamanı anlamsız kılıp seyredeni ve filmin karakterlerini boşlukta bırakmak, tam bir Jarmusch hareketi.

22 Eylül 2013

Gçekten mucize!

Takım elbiseli birkaç adamın sinema üzerinden şişirme cümleler kurması mı yoksa ülkede bir sinema sektörü varmış gibi yazıp çizenlerin hali mi daha ikiyüzlü tartmak zor. Her sene ''şu kadar film geliyor, yerli sinema büyüyor'' nidalarıyla neyi amaçladıkları, nasıl parasal hesaplar yaptıkları anlaşılır bir şey. Yine de hayıflanıyoruz işte, Gözetleme Kulesi'nin Fransa'da kendi ülkesinden daha fazla kopyayla gösterime girmesine üzülüyoruz mesela. Yılın en iyi yerli filmlerinden Şimdiki Zaman'ın seyirci sayısına söyleniyoruz ister istemez. Vizyonda dertler bitmiyor, bu yüzden festivaller elimizden tutsun istiyoruz. 


Geçtiğimiz hafta gerçekleşen Adana Altın Koza Film Festivali, bu yıl Ulusal Yarışma'nın aksine Dünya Sineması, Kuzey Işıkları gibi bölümleriyle ilgi çekiciydi. Birçok kişinin elinde festival kitapçığı bu filmlere yetişmeye çalışmasının bir nedeni de Ulusal Yarışma'nın zayıflığıydı elbette. 

Ödüller konusunda her sene aynı tartışmalar döndüğü için yeni bir şey eklemeye gerek yok. Asıl sorun Ulusal Yarışma'daki bazı filmlerle ilgili. Jin, Eve Dönüş Sarıkamış 1915 ve milliyetçiliği yücelten, seçkinin en sorunlu filmlerinden Çanakkale Yolun Sonu daha önce gösterime girdiği, Köksüz, Yozgat Blues, Soğuk ve yarışmanın en zayıf filmlerinden Hayat Boyu'nu İstanbul Film Festivali'nde izleme şansımız olduğu için 'yeni' filmlere bakalım.

7 Eylül 2013

Kaçıp giden 'şimdi'ler

''Nerede bu 'şimdi'? Biz dokunmadan, daha oluştuğu anda avucumuzda eriyip gidiyor.'' (William James)

Bir kuşak sorunu, modernizm, depolitizasyon, çağın getirdikleri, şehrin keşmekeşi, ailenin yokluğu… Nasıl adlandırırsak adlandıralım, hangi sebeplerle açıklamaya çalışırsak çalışalım geçmiş ile gelecek arasında sıkışan hayatlarla dolu etrafımız. İrili ufaklı boşluklar var bu hayatlarda. Bu kadar boşluk arasında bir de reklamlarla, öğretici videolarla, kişisel gelişim kitaplarıyla 'an'ın ne kadar değerli olduğu hatırlatılıyor. Ancak, bu hafıza tazeleme seanslarının çok 'gerçek' olmadığı da aşikar. Çünkü bir yandan da ne pahasına olursa olsun herkesle yarışmamız, başarıya ulaşmamız, kariyer hedeflememiz, daha çok başarı elde etmemiz kafamıza vuruluyor. Sonra birileri örnek olarak sunulup, yıldızlar arasından geçerken geri kalanı kayıp kuşağı oluşturuyor. Hiçbir şeye, yere, zamana, birine ait olamayan, arada kalmış karakterler çıkıyor ortaya. Chuck Palahniuk'un özetlediği gibi ''bizim savaşımız kendimizle, bunalımlarımız kendi hayatlarımız.'' Belmin Söylemez'in ilk filmi Şimdiki Zaman, dünya sinemasında – son yıllarda özellikle Kuzey Avrupa sinemasında - sıkça rastladığımız ancak bizde nedense çok yüz verilmeyen bu meseleyi hikayeleştiriyor.


İşsiz bir genç kadının Mina'nın hikayesi Şimdiki Zaman. Hayalini Amerika'da kuruyor, geleceğini daha doğrusu kurtuluşunu orada görüyor. Sırf bu amaçla yaşıyor, geleceği için para biriktiriyor. Geçmişini bilmiyoruz, bilmemize gerek de yok. Silinip gitmiş, boşluklarda yok olmuş bir geçmiş belki de. Geçmişi olmasa bile tortuları duruyor bir yerlerde. Sorunlarıyla kuşatılmış hayatı, o yüzden de kaçmak istiyor. Hayatından, kendinden, geçmişinden, başarısızlığından... Yeniden doğmak istiyor. Üniversite mezunu ama iş bulamıyor. Bir evlilik geçmiş başından, unutmak istiyor. Oturduğu evi boşaltmak zorunda. Daha da kötüsü ve asıl olan Mina geçmişiyle geleceği arasında bir yerde sıkışıp kalmış. Ne bugünü yaşayabiliyor, ne de geleceğini kurabiliyor. Ne yaparsa yapsın bir şeyler kaçmış gitmiş elinden, kaçırmaya da devam edecek gibi. Ve, koca bir soru işareti daha var: Mina için Amerika'ya gidip hayata sıfırdan başlamak mümkün mü? 

Neyse ki, Şimdiki Zaman bu sorunun peşinden gitmektense bu soruyu doğuran sancının kendisiyle ilgileniyor. Son 10 yılda adım başı her yerde açılan fal kafelerin birinde çalışmaya başlayan Mina, bilmediği halde başkalarının falına, hayatına bakmaya başlar ve aslında her fincanın içine daldığında kendi umutlarına, hayal kırıklıklarına, hayallerine bakmış olur. Fal baktıkça para biriktirir, para biriktirdikçe Amerika umudu güçlenir. Ama içindeki o sıkışmışlık kaya gibi durmaya devam eder. Az çok herkesin içinde olan o sıkıntıyı görürüz film boyunca. Mina fal baktıkça başka sıkıntılı hayatlarla karşılaşır. Fal baktığı insanlar Mina’nın kendi kendisiyle hesaplaşması ya da terapisidir bir bakıma. Dibe çöken her telve Mina’nın kendi hikayesidir. Gördüğü şekiller, verdiği umutlar ise ‘şimdiki zaman’a saplanmış bütün hayatların özetidir. 

1 Eylül 2013

Kurtarıcılardan halkı kim kurtaracak?

Mısır’da sular durulmuyor, halk üç yıldır ayakta. Gezi direnişiyle aynı zamanlarda Tahrir Meydanı bir kez daha mücadelenin merkezi oldu. Televizyonlarımızda her gün Mısır’ı konuşan adamlar görüyoruz. Hepsi çözmüş meseleyi. Mısır halkının ne istediğini onlardan daha iyi bilen bir sürü ‘konuşan adam’…  Peki, gerçekten Mısır’da süreç nereye doğru gidiyor? Gündelik hayat nasıl devam ediyor? Devlet ağzının ve şablonların ötesinde Tahrir-Taksim arası mesafe kısaldı mı? Bu konularda kafa yoran, fikrine ve öngörüsüne güvendiğim isimlerden Foti Benlisoy'a bağlanalım...  



Öncelikle Mısır’da gündelik yaşam nasıl şu anda? 
25 Ocak 2011 ile başlayan süreç Mısır’da siyasi anlamda bütün taşların yerinden oynadığı bir süreç. Gerçekten çok büyük bir toplumsal enerjiyi ortaya çıkardı Mısır’daki devrim süreci. Tabii ki kimi açılardan “normal” diyebileceğimiz bir gündelik hayat var ama bu 25 Ocak öncesindeki gibi değil. Bizim açımızdan kestirebilmek mümkün değil. Bütün bu toplumsal kabarışlar gündelik hayatta radikal bir kesintiyi beraberinde getiriyor. Gezi sürecinde biz de şahit olduk: Eylemlilik içinde olmak, büyük toplumsal kabarışlar içerisinde yer almak insanlar için çok sağaltıcı oluyor. Açığa çıkardığı olasılıklarla herkesi bir biçimde mutlu eden kesintiler oluyor bunlar. Gündelik yakıcı, acil meseleler, talepler ön plana çıkıyor ama diğer yandan da daha dün varolmayan potansiyeller, büyük olasılıklar gündeme gelmiyor. Mısır’da bu anlamda iki küsür yıla yayılan bir süreklilik var. Biz Mısır’a hep Tahrir Μeydanı dolduğunda bakıyoruz. Oysa Tahrir boşken de öğrencisi, genci, işsizi, taraftar grupları merkezi iktidar karşısında, ordu, polis karşısında sürekli talepkar ve sürekli yürüyüşler, eylemler gerçekleştiriyor. Gerek Mısır içindeki elitler gerekse emperyal merkezler Mısır’daki durumun normalleşmesini bekliyorlar, normalleşmeyi özlüyorlar. Bu normale dönüş ise bir türlü gerçekleşmiyor.

Mısır’a nasıl bakmak gerekir?
Mısır’ın artıları ve eksileri yaşadığımız dünyanın artıları eksileriyle anlaşılabilir. Biz de yüzeysel bir Mısır bakışı var. Oradaki mücadelelere bize ilham veren mücadeleler olarak bakmıyoruz. Bugün dünya ölçeğinde bir mücadelenin parçası olmayı, Tahrir’den bağımsız olarak düşünemeyiz ki. Bütün bu mücadeleler bilinçli ya da bilinçsiz birbirine bakan, birbirinden ilham alan, taktikler, sloganlar ödünç alan, etkileşen mücadeleler. Bizim kendi “milli oryantalizmimiz” olduğu için Doğu toplumlarının mücadelelerine bakmak istemiyoruz. Oraya bakmamız gerekiyor, oradan esinler almamız gerekiyor.


16 Ağustos 2013

Beş engel

Lars Von Trier 2003 yılında çektiği belgeseli Beş Engel'de (De fem benspaend) en sevdiği yönetmen Jorgen Leth'in sınırlarını zorlamak için bir proje geliştirir. Projeye göre Leth, Perfect Human adlı kısa filmini Trier'in koyduğu 5 engelle yeniden yeniden çekecektir. (Küba'da, set kullanmadan çekmesi, animasyon olarak çekmesi gibi engellerle) Mükemmelliyetçilik, baskı, hayal gücü gibi birçok kavram üzerine düşünmeye sevk eden film sinemasal çerçevenin dışında aslında başka disiplinler ya da çok farklı alanları da kapsayan bir yeniden okuma biçimine de imkan tanıyor.


Kısıtlama ve engellerin yaratıcılığı artırdığı her zaman söylenir. Hatta bu konuda sayısız somut örnek olduğu için bunu 'kesin bilgi' olarak kullanmak çok da yanlış olmaz. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, Gezi direnişinde ortaya çıkan mizah ve protesto biçimleri hala tazeliğini koruyor. Ya da diğer Occupy hareketleri, Mısır'daki direniş, sosyal medyanın özellikle Twitter'ın işlevi... Ya da yasak ve yaratıcılık dendiğinde akla ilk gelen örneklerden İran sinemasına bakalım, hem sinemacıların çalışma koşulları, hem de içerik olarak önlerine çıkan yüzlerce duvara karşı dünya sinemasının en önemli duraklarından biri olan İran'da yönetmenler başka anlatım yolları yaratmayı başardı. (Elbette İran sinemasını salt yasaklara bağlamak gibi bir hataya da düşmemek gerekir) Birçok önemli keşiften tarihi olaya kadar örnekler çoğaltılabilir fakat bu teori her koşulda işler diye bir sonuç da çıkarılamaz maalesef. Öyle olsaydı Türkiye'de gazetecilik bunun için en ideal alan olabilirdi.

Türkiye'de medyanın önündeki engeller medyanın var olma biçimi haline gelmiş vaziyette. O yüzden iktidarlar tarafından koyulmuş onlarca engel de sistemin işleyişini sağlayan parça görevi görüyor.  Başka örneklerde olduğu gibi yasaklar yeni alternatiflere, imkanlara yol açmıyor gazetecilikte. Her çalışanın kanıksadığı, memurlaşmasına yol açan bir sistem söz konusu. Şu andaki iktidarın bunu çok ileri(!) bir seviyeye taşımasıyla gazeteciliğin yapılamaması meselesi hiç olmadığı kadar konuşulmaya başlandı. Ancak, henüz bir şey değişmediği gibi her istifa eden, işten atılan da (özellikle ünlü isimler) hikayeyi kendisinden başlatmaya çalışıyor. Engeller ise kaya gibi durmaya devam ediyor.

1. Engel: Gazetecilik yapmayacaksın

''İletişim yalnızca gazetecilere ya da onu meslek edinenlere ait değildir. Herkese aittir. O yüzden, demokrasi ve insanlığın bir faktörü olarak kalması gerekir.'' (Dominique Wolton)

Gazetecilik yapmadan gazetecilik yapmak. Kulağa çok eğlenceli geliyor! Paranoyakça hatta psikopatça ama istenen bu. (İlk engel bu olunca gerisi teferruat gelebilir hatta.) Araştırmak yok, sorgulamak yok, etik diye bir şey olmasa da olur. 5N1K tedavülden kalkalı epey bir zaman oldu. Peki gazetecilik nasıl oluyor? Sözlük anlamı gibi basit bir şey düşünülebilir. Bir gazetenin, derginin çıkmasında, internet sitesinin güncellenmesinde, televizyondan yayın yapılmasında görev almak. Bir robot gibi. Sadece söylenileni yapmak. Doğru bilgi verip vermemek hiç önemli değil. Gördüğün bir yanlışı söylemen, düzeltmen çalıştığın kurumun çıkarları ve kirli ilişkileriyle doğrudan orantılı. 'Gerçek' bir haber yapmak istemen de keza öyle. Direnebildiğin kadar direnebilirsin, elinden geleni yapabilirsin ama sonuçta yukarıdan aşağıya verilmiş ültimatomlar ve çoktan alışılmış kurallar vardır. Özetle çürümüşlük. Ve o kadar değişmiyoruz ve sorunluyuz ki gazeteciliği kavramsal açıdan (Ticari gazetecilik, partizan gazetecilik, objektiflik, toplumsal sorumluluk, kimin için, nereye kadar özgürlük gibi...) tartışmak kahve muhabbetlerine dönmüş vaziyette.

15 Ağustos 2013

'Normal algısı, Doğan görünümlü Şahin gibi'

'Biz'i en çok 'normal' öldürüyor. Önyargıyla başlıyor, ayrımcılık, şiddet, ölüm diye devam ediyor. Hepsi normal ama! Sokağa çıkın, gazeteye, televizyona bakın, yaşanan her şey normal. Bir tek 'farklı' olmak 'normal' kabul edilemez. Dini sebepler, devlet ya da aile yapısı, ya da gündelik yaşam, alışkanlıklar vs fark etmiyor her yol kapalı. Modern dünyada bile yer yok farklı cinsel yönelimlere. Tek tip olsun, bizim olsun!


Homofobi-transfobi öyle bir şey ki, en özgürlükçü, ağzından adalet düşmeyen insanlarda bile her an karşınıza çıkabiliyor. Devlete bakarsak teşhis hazır; eşcinsellik bir hastalık zaten. Sokak desen farklı değil, çocukluktan beri alıştırılıyorsun bu dile, bakış açısına, küfürlerin en ünlülerini hatırlayalım yeter. Kamuoyu yoklaması için her daim en ateşli konulardan biri mesela. Cevapları hazır ve şaşırtması çok zor maalesef.

Söz konusu cinsellik ve cinsiyet olunca insan hakları daha görünmez, adalet, özgürlük gibi kavramlar da daha anlamsız hale geliyor galiba. 'Biz'i en çok 'normal' öldürüyor derken mecazi değil, gerçek anlamı tercih etmemiz de o yüzden anlaşılır olsa gerek. Geçtiğimiz ay yine bir trans cinayeti işlendi, trans kadın Dora Özer evinde bıçaklanarak öldürüldü. Hikayeyi araladığınızda ülkenin tarihini/gerçeğini bulmak mümkün.

Mevzu yerinde duruyor, sağlam ama hiç mi bir şey değişmiyor? Bu konuda –hatta birçok konuda– soru sormak için en doğru adreslerden birisiyle, akademisyen-yazar Aksu Bora’yla konuştuk. Ve, bir not olarak 'normal' ve 'farklı' kelimelerinin neye karşılık geldiğini bilmediğimi belirtmek isterim.

Newsweek'te yayımlanan ve Türkiye'de eşcinsellerin yaşadığı sorunları konu alan bir makalede, 'Türkiye'de işlerin yavaş da olsa iyileşmeye başladığı' yazıyordu. Bu görüşe katılır mısınız? Böyle bir veri var mı bu yorumu yapmak için?
Tabii, bazı ''işler'' iyileşiyor. Yirmi yıl önce gazetelerde “g.tveren” gibi tabirler rahatlıkla kullanılabiliyordu; bugün "marjinal" filan türünden kibar ifadeler kullanmaları gerekiyor! Şaka bir yana, eşcinseller çok sağlam ve yaygın biçimde örgütleniyorlar, bunun da elbette sonuçları oluyor: Yasama faaliyetlerinde lobicilik yapmaktan medya izlemeye, insan hakları örgütlerinde güçlü biçimde yer almaya kadar pek çok şey yapıyorlar. Ben o "zihniyet dönüşümü" denen şeyden pek anlamam, yasal düzenlemeler, politik müdahaleler, müzakereler önemlidir; zihniyet öyle değişir ancak. Bir bakanın, "eşcinsellik hastalıktır," deyivermesi, nefret suçunun hukuken düzenlenmesiyle engellenebilir örneğin, zihniyet değişimi bekleyerek değil.

13 Ağustos 2013

İçimdeki darbe aşkı bambaşka

Aslında anlamak lazım iktidarı. Gezi direnişi karşısında ne yapacaklarını bilemediler. İçlerinde kaldı. Suratlarındaki 'o ne yapacağını bilemeyen' çocuk ifadesi hoşumuza gitmedi değil. Şiddetle, yalanla örtmeye çalıştılar gerçekleri, olmadı. Sonra bir hazımsızlık, yılllardır yasakladıkları Taksim Meydanı nasıl günlerce polissiz, devletsiz kalmıştı. Nasıl o kadar flama, bayrak asılmıştı. O sloganlar, yazılar, nasıl da dalga geçilmişti hükümetle. Haşa bu nasıl gerçekleşebilir(di)! Ama gerçekleşti. Hala atlatamadılar bu travmayı.


Daha çok yalan, kirli oyun dönecek elbette. Ancak, en kendilerine yakışanı kesinlikle darbe söylemleri oldu, olmaya da devam ediyor. Ağızlarını her açtığında Gezi'yi darbecilikle suçlayan, direnişi ulusalcı-militarist kalıplara sokmaya çalışan iktidar ve medyası, direnişin başlangıcından bugüne darbe argümanlarını kullanmaktan, halka olağansütü hal koşulları yaşatmaktan, cadı avına çıkmaktan, linç kültürünü beslemekten ve bütün darbe yönetimlerinde kullanılan kirli yollara başvurmaktan vazgeçmedi, vazgeçeceğe de benzemiyor. Mevzu bahis olan 'AK Parti 12 Eylül döneminden beter' türü söylemler değil. Mesele, iktidarın belli gelenekleri sürdürmekten ve geçmiş dönemlerdeki kadar pisleşmekten vazgeçmemesi.

Böylesi içi boş ve eski tatktiklerle oynayan bir iktidarı anlamak için Pablo Larrain imzalı No'ya bakılabilir mesela. Şili'de darbeyle başa gelen diktatör Pinochet'nin binlerce ölüm ve faili meçhullerle dolu yıllar sonrasında uluslarası baskılarla başkanlığını referanduma götürme sürecini konu alıyor film. Diktanın gücü, baskısı ve aldığı halk desteğine karşın, muhalefetin rejimi değiştirmek için son derece kısıtlı imkanı ve engellerle hazırlayacağı 15 dakikalık reklam şansı vardır. No'nun gösterdiği çok şey var, (Cuntaya karşı verilen mücadelede mizahın gücü, halkın darbeye ve cuntacılara bakışı, iktidarın hayata bakışı ve direniş...) onlardan biri de otoriter rejimlerin, diktaların halkına karşı savaş açarken hep aynı taktikleri kullandığını basit bir şekilde hatırlatmasıydı. Özellikle Gezi direnişi sonrasında - bir kez daha - izlerseniz No'yu iktidarın kalkıştığı her hamlenin, Başbakan'ın ağzından çıkan her sözün tarihi bir klişeden öteye gitmediğini rahatlıkla görebilirsiniz.

6 Ağustos 2013

zaman sözlüğü.5.hayal kırıklığı

Cemil, genç Cemil'in elinde silah olup olmadığına bakmıştı, çünkü yıllar önce okuduğu Rene Char'ın Seçme Şiirleri'nin önsözünde geçen şu cümleyi unutamıyordu: ''Kırk yaşımızda, yüreğimize yirmimizde sıktığımız bir kurşunla ölüyoruz.''


Böyle bir cümleyi okuyup yıllarca aklınızda tutuyorsanız zaten ölüyorsunuz demektir.

Silaha gerek yok.

(Sinek Isırıklarının Müellifi, Barış Bıçakçı)



''Ben küçükken bir peri vardı
Onu hiç görmedim
Işıklı Noel sokakları
Bavullara sığmayan hayallerim
Araya giren sahte film şeritleri
Unutamayacağım bir ten kokusu
Dışarılarda, çok dışarılarda...''  (Neek)




26 Temmuz 2013

Gelenekle teknoloji arasında

X-Men evreninin en asi ve aksi karakteri Wolverine'in takımdan ayrı tek başına koştuğu ilk macerası X-Men Origins: Wolverine olmasa da olur cinsinden bir filmdi. Tamamen aksiyona yaslanan, hikayeyi boş veren filmi çabucak unutmak yapılacak en iyi şeydi belki de. Açıkçası devam projesi için birçok senarist ve yönetmenin adı geçtiğinde yeni bir Gavin Hood vakasından korkmuştuk ama neyse ki yeni macera James Mangold’a emanet edildi de derin bir oh çektik.


Heavy ile ilk görüşte sevdiğimiz sonrasında Copland, Identity, Walk the Line gibi birbirinden çok farklı işlere imza atan Mangold asıl olarak 3:10 to Yuma ile 'sen neymişsin be abi' dedirtmişti bize. O sebeple her filminde olmasa bile ara ara heyecanlanmamıza neden olan/olacak bir isim kendisi.

Çizgi roman uyarlamaları ve devam filmlerinin bol keseden heba edildiği böyle bir dönemde Wolverine için beklentileri yükselten tek sebep James Mangold değil üstelik. Yeni film için çizgi romandaki en iyi hikayelerden biri olarak bilinen Japonya macerasının seçilmesi de bir diğer isabetli karar. Kahramanımız her X-Men filminde olduğu gibi yine geçmişiyle yüzleşiyor ve geçmişindeki insanlarla karşılaşıyor. Tabii, Logan'ı amaçsızca yaşadığı dünyadan Japonya'ya getiren şey geçmişi olsa da olay dönüp dolaşıp yine adamantiumdan yapılmış iskeletine ve ölümsüzlüğüne geliyor.

6 Temmuz 2013

Direniş filmleri

Direnişi anlamak (Ve elbette özgürlük meselesini, iktidarı, devleti, sermayenin gücünü, polis şiddetini, medyanın işlevini, çoğunluk psikolojisini, kirli politikaları ve dönen oyunları da) için sinema tarihinde çok fazla sayıda film var ama kişisel olarak en sevdiklerimi, dönüp dönüp tekrar seyrettiklerimi bir de burada toplamak gerekirse:


* Costa Gavras  - Z/ Ölümsüz (1969)
* Gary Ross - Pleasantville (1999)
* Gillo Pontecorvo - La Battaglia Di Algeri/ Cezayir Savaşı (1966)
* Terry Gilliam - Brazil (1985)
* Pablo Larrain - No (2012)
* Barry Levinson - Wag the Dog/ Başkanın Adamları (1997)
* Michael Radford - 1984 (1984)
* Peter Watkins - Punishment Park/ Ceza Parkı (1971)
* François Truffaut - Fahrenheit 451 (1966)
* Sidney Lumet - 12 Angry Men/ 12 Kızgın Adam (1957)
* Mathieu Kassovitz - La Haine/ Nefret (1995)
* Elio Petri - Her Türlü Kuşkunun Ötesinde Bir Yurttaş Hakkında Soruşturma (1970)
* Peter Lord, Nick Park - Chicken Run/ Tavuklar Firarda (2000)
* James McTeigue - V for Vendetta (2005)
* Roberto Rossellini - Roma, citta aperta/ Roma, Açık Şehir (1945)
* Andrzej Wajda - Kanal (1957)
* Wachowski Brothers - Matrix (1999)

3 Temmuz 2013

'Faşistten esprili dil çıkar mı?'

Gezi Parkı direnişi notları - 7-

Parktan atılmış, çadırlar yakılmışken, Çarşı'nın ''Bize 100 gaz maskesi verin, Parkı alalım'' demesi önce hayal ve çocukça gelse de, iki gün sonra bu slogan gerçek oldu. Daha sonrası unutulmaz zaten... Önce direniş, sonra Gezi Parkı’ndaki hayat. Çarşı, tribünden taşan enerjileri ve en çok da o zeka fışkıran mizahıyla eşi benzeri olmayan bu direnişin kahramanlarından oldu. Çarşı’dan Samet ile Gezi Parkı direnişine neden destek verdiklerini, direnişteki gençlerle olan fikir birlikteliğini konuştuk...

Çarşı’nın nasıl bir profili var?
Çarşı’yı oluşturan insanlar diğer tribünlerle kıyaslanmayacak kada kendisini demokrat – ya da ne diyorsanız- tanımlayan inasanlar. Dolayısıyla sokakta kendiliğinden oluşmuş bir şey. Bunun ne yürütme kurulu vardı, ne çok bilinçli bir stratejinin parçasıydı. Niye bu kadar önplana çıktığının aslında gerçek cevabı şu; örgüt ya da kuruluşları olmayan ve bu kadar büyük olan bir isyan, bir direniş söz konusu.  İnsanlar neresinden sevimli ve meşru kılabilirdi. Çarşı’yı herkes biliyor. Milyonlarca taraftarı olan bir takım. Direniş Çarşı’yla sevimli kılındı biraz. Bunu Çarşı mı yaptı, hayır. İnsanlar kendileri yaptılar. 

Çarşı neden direnişe destek oldu?
Olaylar Beşiktaş’ta da oluyor bir kere. Biz de buradayız. Çarşı içinde oturuyoruz. Dolayısıyla biz de olacağız tabii ki. Taksim’de polis müdahale ediyor sonra çıkıyor ama buradan hiç çıkmıyor Başbakanlık Ofisi nedeniyle. Buradaki direnişin sergilendiği yerler burası olduğu için Çarşı bu kadar önplanda. 


İkinci neden polis şiddetidir. Biz 1 Mayıs’ta ve 10 Mayıs’ta (İnönü’deki son maçta) çok kötü bir polis şiddeti yaşadık. Bir yerde patlayacaktı. İnsanlar kinlendi. Burada vahşet yaşandı resmen. Esas olarak da, bizim siyasi duruşumuz zaten belli. Bu tribünü kimlerin kurduğu belli. Bu tribünün lideri dediğim insanların siyasi görüşleri belli. 

'Kur'an'daki cennet tasavvuruna çok yakın'


Gezi Parkı direnişi notları - 6 - 

Gezi Parkı direnişinin en önemli parçalarından Antikapitalist Müslümanlar, farklılıkların bir arada yaşayabileceğinin en büyük kanıtlarından biriydi ve ilk günden itibaren direnişi güçlendiren unsurların başında geldi. Antikapitalist Müslümanlar'dan Sedat Doğan ile direniş, dayanışma ruhu, farklılıklar üzerine...

Siz neden direnişe katıldınız?
Biz inancımız gereği direnişe katıldık. İlk günden beridir de , inançlarımız doğrultusunda bir duruş sergiledik: ‘Mülk Allah’ındır, sermaye defol’ Gezi Parkı gibi kamuya açık alanların, belirli sınıfların çıkar aracı olamayacağı ve insanların ortak kullanım alanları olarak kalması gerektiğini savunduk. Çünkü inancımıza göre Allah her şeyi insanların ve hayvanların ihtiyaçları oranında, eşit, ortak bir şekilde paylaşması için yaratmıştır.


Gezi Parkı direnişinde belirli bir kuşaktan söz edilebilir mi?
Genç bir nesilden bahsedebiliriz. Bu nesil aslında son 10 yıldır bir pasif direniş halindeydi. Ülkemizde ve dünyada cereyan eden haksızlıklara karşı bir tepki halindeydi fakat bu sanal ortamın dışına taşmıyordu pek. Bunun sebeplerinden biri de halihazırda mevcut olan muhalefet partileri ve STK’lardı. Birçok haksızlık unsuru belirli görüş ve ideolojiler eliyle manipülasyan aracı olarak kullanılabiliyordu. Bu yüzden gençlerde bir aidiyet duygusu gelişmiyordu. Yalnız Gezi Parkı’ndaki ağaçlara yönelik yapılan bir müdahale, manipülasyon içermeyen bir alandı ve gençler , siyasete müdahale edebilecekleri bir alan bulmuş oldular bu vesileyle. 


Ayrıca  polisin sabah baskınındaki gerçekten orantısız müdahalesinin de , bir vicdan patlamasına dönüşüp, gezi parkı direnişini kitleselleştiren yönünü de unutmamak gerekir.


2 Temmuz 2013

'Politik değildir demek akıl karı değil'


Gezi Parkı direnişi notları - 5

Direniş boyunca aktif rol oynayan Öğrenci Kollektifleri'nin hemen tüm üyeleri Y Kuşağı'nın temsilcileri. Öğrenci Kollektifleri'nden Aylin Kaplan'la direniş ve kuşak meselesi üzerine...

Sürekli bir kuşak farkından bahsediliyor. Gezi Parkı direnişinde belirli bir kuşaktan söz edilebilir mi? 

‘90’lar kuşağı ayağa kalktı’ analizi yapmak şu an için ne kadar doğru bilmiyorum. Ama şu da bir gerçek, Gezi Parkı eylemleri ile başlayıp bir halk direnişine dönüşen eylemlere katılanların çoğu orta sınıf/ genç. Burada birkaç kritik nokra var bence, mesela daha önceleri eylemlerde bırakın gözaltına alınmayı fotoğrafının çekilmesinden bile korkan insanlar nasıl oldu da bu kadar cesaretlendi? Sokağa çıkan genç kitlenin bu kadar cesur olmasında ülkenin kanlı tarihine tanıklık etmemelerinin büyük payı var diye düşünüyorum. 90’lara kadar olan dönemi düşünün, darbeler, ihtilaller, Maraş, Çorum, Ermeni Katliamları, 12 Eylül ve daha sayamayacaklarım...

Sokağa çıkanların özelliklerine gelince, 90’lar diye bahsedilen yaşlardan söz edeceksek benim direnişin en başından beri gördüğüm şey müthiş yaratıcılar. Hep bilgisayar çocukları, sanal kuşak diye söz edilen bu insanlar bu direniş boyunca her zaman ve her yerde inanılma algıları açık ve üreticiydiler. Mesela kürsüden söylenen bir kelime anında alanda binlerin ağzında çok yaratıcı bir slogana dönüşüveriyordu.  Bunun yanı sıra özgürlük ve onurlu, insanca bir yaşam isteyen insanlardı ki zaten bunun mücadelesi için sokaktaydılar. 



1 Temmuz 2013

BİR DİRENİŞİN ANATOMİSİ: KİM BU DENİZ GÖZLÜKLÜLER


'Fight Club'ta gibiyiz; sabah takım elbiseyle ofiste, akşam gaz maskesiyle direnişte.'' Gezi Parkı eylemlerini en iyi özetleyen tweet'lerden biri buydu galiba. Çünkü, direniş boyunca absürt bir filmin seti haline geldi İstanbul ve diğer şehirler. Taksim'e giderken deniz gözlüklü insanları görebileceğiniz bir dünyaydı bu. Bir distopyadaymışçasına yanı başınızdan geçen tıbbi maskeli binlerce insan... Bir virüs salınmıştı sanki şehre. Eczaneden alınmış 50 kuruşluk maskelerle başladı her şey. Sonra deniz gözlükleriyle dolaşan insanlar. Oysa İstanbul’un merkezinde yüzme havuzu bulmak mümkün değil! En son profesyonel gaz maskeleri, kasket ve bilimum araç gereçle dolu çantalarla herkes direniş pozisyonu almaya başladı, hem de her gün. Başka bir dünya yaratıldığı aşikardı. 31 Mayıs ve 1 Haziran'daki çatışmalar sonrası Taksim'e giren kalabalık devlet tekrar müdahale edene kadar bir bienal yarattı adeta. Dışarıdan gelenlerin şaşkınlığını gizleyemediği canlı şehir müzesi. Barikatlar arasında 'kurtarılmış bir bölge'. (Eylemciler dışında geniş bir katılım vardı; sonradan direnişçi olan da, bi’ bakıp çıkacağım diyen de, merak edeni de oldu.) Hem direniş hem de Gezi Parkı içinde kendiliğinden oluşan dayanışma hayranlık uyandırıcı olmasının yanı sıra göz yaşartıcı bir etkiye de sahipti. Yapılan espriler, nostaljik göndermeler gerçeğe dönüştürülmüştü adeta. Voltran oluşturulmuştu mesela. Şaka değil; Red Hack'i, Çarşı'sı, Kırmızılı Kadın'ı, Siyahlı Kadın'ı, Duran Adam'ı, TOMA'nın önüne yatan engelli vatandaşı, Vendetta teyzesi, uzaklardan sosyal medya desteği vereni, tencere tavasıyla binlerce insan polisin orantısız gücüne karşı bir araya gelmişti. Cümle kurulduğunda bile fazla romantik, olağandışı gelse bile gerçek buydu. Ve şimdi, neydi bu dayanışma, nasıl bir direnişti gibi soruların cevabını bulmaya çalışmak o yaratılan atmosferin, yaşanılanların, çekilen görüntülerin, çizimlerin, duvar yazılarının, atılan tweet'lerin yanında bir hayli sıkıcı kalacak elbette. O yüzden o an'a/anlara dönme çabası belki biraz daha içeriden bakmaya, anlamaya yardımcı olabilir diye düşünüyorum.

Kimsenin beklemediği, tahmin dahi edemediği, büyümesini öngöremediği, nasıl biteceğini kestiremediği bir hareketti bu. Her şeyin nasıl başladığı malum. Neler yaşandığı da çokça yazıldı, çizildi. Şimdiden onlarca makale, sosyolojik inceleme kaleme alındı. Kitaplar yazılacak, belgeseller çekildi daha da çekilecek hakkında. Bu topraklardaki en büyük sivil hareket olarak görülen Gezi Parkı direnişinin hem kısa hem de uzun vadede çok fazla şeyi değiştirdiği/değiştireceğini tahmin etmek zor değil. Peki böylesine büyük bir hareketin içine sızabilirsek neler görürüz? Eylemcilerin Facebook'ta ailelerine yazdığı mektuptan başlayalım: ''Biz bu ülkenin, tüm dünyada apolitikliğiyle ün salmış, küçümsenmiş, dalga geçilmiş nesliyiz. Apolitikliğimiz yüzünden sanat, spor, doğduğumuz şehir ve hatta takıldığımız mekanlar üzerine gruplaşıp birbirimize kıl olmuş, birbirimizi yemiş ve hatta öldürmüş nesiliz. Okudukça insanlardan soğumuş, uzaklaşmış, kendi çekirdek arkadaş gruplarımıza çekilmiş nesiliz. % 90'ı hayatında asla ideolojik bir mücadele vermemiş, yolda rastladığı eylemi beyhude ya da 'gereksiz yol tıkama şovu' diye nitelendirmiş gençlerden oluşan bir nesiliz.'' Burada da vurgulandığı gibi eylemden uzak böylesi bir kuşak nasıl oldu da hakkını aramak için sokağa çıktı?

Direnişi ilk günlerinde sansürleyen ana akım medya etki arttıkça bu kitleyi görmek zorunda kaldı (yine eksik ve yanlıydı elbette) ve hemen haftasonu eklerinde eylemcilerin profilini çıkarmaya çalıştı. Ancak, Y kuşağı olarak adlandırılan ve apolitik olarak nitelendirdikleri bu kuşağı anlatırken kitabi olmaktan da kurtulamadılar. Yıllardır yazılanları tersyüz etmiş bir kuşağı anlatmak için yine belli kalıpları kullanmak baştan sorunlu bir yaklaşımı beraberinde getiriyordu çünkü. Yukarıdaki paragrafta olduğu gibi eylemciler kendilerini gayet açık ve net anlatıyor zaten. Onların yazdıkları onları anlamak için en doğru yol. Sonrasında ise sorulara cevap bulmak daha da kolaylaşıyor. Gerçekten çoğu kesimin ve kendilerinin de tanımladığı gibi apolitikler mi? Yoksa, tam tersi sokağa çıktıkları ve polisin aşırı şiddetine rağmen vazgeçmeden eyleme devam ettiklerinden apolitik olmadıkları çıkarımı yapılabilir mi? Ya da şöyle soralım; sokağa çıkmak için illa ki politik mi olmak gerekir. Kişisel olan her şeyi politik olarak kabul ettiğimizde ise tüm bu sorular anlamını yitiriyor zaten.

Size kalsa her gün sıradan

2004 yılının Kasım ayında televizyonda bir altyazı geçmişti. Bir baba-oğul terörist olduğu ‘gerekçesiyle’ öldürülmüştü. Gayet sıradan bir gündü. Uğur Kaymaz ve babası devlet tarafından taranarak öldürülmüştü ve gayet sıradan bir gündü. Sıradanlığı şöyle anlatabilirim belki, bizim evde televizyonun karşısında oturan ve o son dakika altyazısını gören kimse üzerinde durmamıştı bile. Sohbete, yemeye içmeye devam edilmişti. Kimse bir saniye bile duraksamamıştı çünkü televizyon sıradan bir haber vermişti. 12 yaşındaki bir çocuk evinin önünde 13 kurşunla öldürülmüş ve devlet ağzıyla geçiştirilmeye çalışılmıştı. Gerçeklerden uzak bizler alelade bir günü tamamlarken bir baba ve oğlu - daha -  katledilmiş oldu. 


Dün gece Lice’de yaşanan da evlere böyle yansıdı muhtemelen. ‘Kötülüğün sıradanlığı’ gibi bir şey yaşadığımız. Herkes bir şekilde kurallara alışmış. Muhabirler kullanacağı kelimeleri izin verilenler arasından seçiyor, editörler sadece operatörlük yapıyor. Klavyeden çok mouse kullanılıyor artık çünkü en güvenli yol ‘kopyala yapıştır’.  Oysa ki güven sözcüğü ‘gazeteci’lerin sıkça aklından geçer. Kendi geleceği için ‘güvenli’ bir dil kullanmalı, böyle bir zamanda ‘güvenilir’ bir iş çok önemli, maalesef hayat bu, ‘güvenli’ bir koltuk lazım. İnsanları böyle düşünmeye mahkûm ettiler. Ancak, iş haber alacak kişiye gelince bütün anlamlar çöpe atılabilir. Güvenilir kaynak, güvenilir haber, okuyucuya güven vermek gibi. Yine de işleyen bir sistemdir bu. En azından bugüne kadar böyleydi.

Biliyoruz, tecrübe ediyoruz çünkü; her şey değiştiğinde bile değişmeyen tek şey medyanın kendisi olsa gerek. 90’larda Güneydoğu’daki ölümleri haber dahi yapmayan medya ne yaptıysa bugün de Roboski katliamında yahut Gezi Parkı direnişinde yayına girmek için Ankara’dan haber bekleyen medya aynısını yapıyor. Bu kelimeleri aynı cümle içinde kullanmak bile dehşete düşürüyor insanı. Tekrar bakalım: Bir ülkede bir katliam olmuş ve haber yapmak için kanallar hükümetten izin bekliyor. Bunun üzerine en fazla utanılır. Utançtan özür dilenir. Utancı telafi etmek için bir silkelenmek gerekir. Başka bir ülkede belki. Fakat Türkiye’de hayat devam eder. Her zaman olduğu gibi. Korkudan – bu defa hükümet korkusu değil hükümetin korkusu -  7 gazete aynı gün aynı manşetle çıkar ve bundan en ufak bir rahatsızlık duyulmaz bile. Gerçekten sınırsız özgürlük (!) verilmiş yoksa böylesi bir 7’liyi ortaya çıkartmak kolay değil. Kabaca yapılmış ayrımlar var sanırdık hep: İyi gazetecilik, kötü gazetecilik ve dip noktası diye. Ancak, dip noktasının bile altında birilerinin var olabileceğini gösterdiler sağ olsunlar! 

24 Haziran 2013

Her şey ne kadar normal!

Hayat devam ediyor bazılarına göre. Televizyonlara, gazetelere, köşe yazarlarına, gününü kurtaran esnafa, kendisine çizilen sınırlarda rahat rahat yaşayanlara göre ediyor. Üç insan ölmüş, binlercesi yaralıyken hayat devam edebiliyor. Erdoğan günde 5 kez konuştuğunda, valiler kukla gibi salındığında, belediye başkanları saçmaladığında, devleti temsil eden koca adamlar Twitter'dan, oradan buradan nefret kustuğunda bile ediyor. Bu normallik söz konusu olduğunda Pleasantville'den bir farkımız yok galiba. Bilen bilir, Pleasantville kurmaca bir kasabadır ve her kurmaca hikaye gibi hayattan ilham alıp yine hayatı anlamak/anlatmak için en doğru yollardan biri olarak zihnimizde durur.

Pleasantville'de renk yoktur, hayat siyah-beyazdır. Her şey normaldir ama! Aile kutsaldır çünkü. Çocuklar okullarına gidip, eve döndüğünde TV izler, asla 'yanlış' bir şeyler yapmazlar. Anne ev kadınıdır, kocası ve çocukları için yemekler pişirir. Her şey normaldir. Pleasantville'in dışına çıkılmaz. Yoktur çünkü. Hayal edilmesi, sorulması kimsenin aklına gelmez. Okullarda hep aynı şey öğretilir. Uysallığın, sınırların, dayatılan hayatın kendisi. Her şey normaldir. Kitaplar boştur. Müzik yoktur. Pleasantville'de hayat rutindir, sahtedir. Yağmur yağmaz, kar nedir bilinmez. İtfaiyenin görevi kedi kurtarmaktır.  Bütün atılan toplar potaya girer. Her şey düzgündür. Düzen bir şekilde devam eder. O kadar normaldir ki, Pleasantville'de seks yoktur. Kurallar, rutin, konformizm... Bir yerlerden tanıdık gelmeli. Modern yaşamla muhafazakarlığı birleştiren ve herkesi buna uymaya zorlayan, uymayanı darbecilik ya da ajanlıkla suçlayan iktidarın sunduğu/dayattığı hayatı özetlemek için ideal bir hikaye.

23 Haziran 2013

Gerçekler ve gerçekler

Gezi Parkı direnişi notları - 4

Gerçek öyle bir şey ki, yanına, önüne, arkasına bir şey koymanın manası olmuyor. 'Gerçekler ve yalanlar' mesela? Olmuyor, gereksiz. İkinci kelime ölüyor ister istemez. Çünkü birden fazla anlamı aynı anda barındırıyor gerçek.


Bu sıkıcı girizgahın nedeni direniş boyunca ne yapacağını şaşıran, yalan, iftira kusan iktidar, medya ve omurgasızlık ve kişiliksizliğin tarihini yazan köşe yazarları.

29 Mayıs'tan bu yana direnişteki herkes devletle, polisle, medyayla ayrı ayrı mücadele etti ve hala da ediyor. (Anlatımdaki abartı ve slogan dil için ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum, keza Kurtuluş Savaşı destanı tonundan uzaklaşmamı engelleyen şey böylesi bir tarihi yaşıyor olmamız galiba) Direniş başladığından beri her gün akıl almaz yalanları dolaşıma soktular. Çoğu tutmadı, bazısı hala zorluyor, boşluk arıyor. Ağzımız açık kaldı her defasında. Devletin ve onun güdümündeki kişilerin kirli oyunlarına alışığız ancak birebir yaşamanın dayanılmaz ağırlığını yeni tecrube etmiş olduk.

13 Haziran 2013

Bütün marjinallere teşekkürler

Gezi Parkı direnişi notları - 3

Yıllarca televizyondan gösterdiler. Çoğunlukla Güneydoğu'dan haberlerde. Polisle çatışan 'marjinal' grupları, illegal örgütleri, 'terörist'leri... Devlet/medya neyi nasıl gösterirse ona inandırılmış bir ülke. Hala da öyle. Taş atan çocuklara herkes terörist damgasını vururken her şey ne güzeldi mesela! Gezi Parkı direnişinde sürekli o cümle kuruldu; ''Biz yıllarca Güneydoğu'daki şiddeti bu medyadan mı öğrendik?'' Bunu anlamak geç de olsa güzel ama hala aynı şey yapılmıyor mu? Direniş boyunca iktidarın ve onun ağzıyla konuşan köşe kapmış müsveddelerin 'marjinal ve illegal örgütler' var diyerek, yıllardır vazgeçilmeyen bu dili kullanmaları boşuna değil elbet!


Öncelikle 'marjinal' ya da 'illegal' denilen kişi ya da gruplarla doğrudan kastedilen hiçkimsenin olmadığını hatırlatalım bir kez daha. Çünkü, bu ezbere dönüşmüş bir devlet klişesi. Bu kadar birbirinden farklı insanın, bu kadar haklı taleplerle sokağa çıkması karşısında hiçbir savunması olmayan iktidarın böyle bir yola başvurması kaçınılmazdı. Ortaya atılmış bu içi boş suçlama için illa ki birilerini bulacaklar ve buldular da zaten.

Bulamadıklarında her zaman başvurdukları o ucuz numaraya sığınırlar/sığındılar. Eylemcilerin arasına karışıp 'provokatör' kılığına girmiş sivil polisler. Direnişin başından beri sahne aldılar. 15. günde olduğu gibi eline, yüzüne bulaştırdıklarında rezillikleri daha net ortaya çıktı. TOMA'lara molotof atan sivil polisler oyun komikti mesela! Daha sonra foyaları ortaya çıktığında bile yeni oyunlar oynadılar, devlet bu her işi pis kokuyor. Alıştık artık.

2 Haziran 2013

Provokatörler varmış, eylemin amacı değişmiş!

Gezi Parkı direnişi notları 1

Teorik bilginiz ya da izleme pratiğiniz olmasa bile en kötü kitaplarda, belgesellerde, filmlerde görmeniz gerekirdi. Ya da hepsini boş verin siz nasıl bir ülkede yaşadığınızı sanıyorsunuz? Bu ülkede yok edilen hayatlardan haberiniz vardır değil mi! Devletin insanlarla karşı karşıya geldiğinde nasıl işler yapabildiğini hiç mi görmediniz? Bu ülkenin tarihinden hiç mi haberiniz yok? Yıllarca Doğu'da insanlar öldürülürken - hala mezarları yok - bunun haber dahi olmadığından hala mı haberiniz yok? Ahmet Şık gibi bir gazeteciyi gözümüzün önünde 'terörist' yaptıklarını mesela. Kirli işler külliyatı diye bir şey var bu topraklarda. Liste çok uzun, tekrara gerek yok.

Gezi Park direnişinde sürekli ''provokatörler var, eylemin amacı değişiyor'' deyip polisi anlamaya çalışırken o iktidar sahiplerinden bir farkınız olmadığını biliyorsanız sorun yok. Ama 'başta destek veriyordum, şimdi provokasyonlar işin rengini değiştirdi' diyorsanız bu ikiyüzlülüğünüz fazlasıyla mide bulandırıcı. Provokatör var ya da yok mesele bu değil. Direnişin amacını değiştirenler de, farklı amaçta olanlar da vardır elbet. Provokatör denilenlerin aslında kimin işine yaradığı ortada iken üstelik. Ama konu bu da değil. Asıl mesele, provokasyonu bahane ederek erk yanında olma çabanız. Siz rahat koltuklarınızda iktidarla empati yapmaya çalışırken devlet teröründen çoluk çocuk dahil herkes etkilendi, yaralandı, gazdan nefessiz kaldı, kalıcı zararlar gördü, yoğun bakımda olan, hayati tehlikesi olanlar var.

Sivil polislerin aralara karışıp insanların hayatlarına kastetmeye çalıştığından, ''provokatörler var'' ezberinizi iyi bildikleri için polisin her yere zarar verip direnişçilere suç atıldığından, asıl provokasyonu sivil polislerin yaptığından, atılan gazın savunma ya da koruma değil yok etme amaçlı olduğundan, polislerin gaz attıktan sonra insanları tahrik ettiğinden, camdaki, balkondaki insanları bile hedef aldıklarından, yakaladıklarını bile öldüresiye dövdüklerinden, bina içine kaçan insanları dövmek için apartman sakinlerini tehdit ettiklerini bilmiyorsanız - ki bildiğinizi biliyoruz - en azından susun. Tüm ülkede, bu kadar geniş katılımlı bir direnişte, bu devlet terörünün üstüne bir de ''iki tarafı da anlamaya çalışalım'' diyorsunuz. Sadece mide bulandırıyorsunuz.

26 Mayıs 2013

'Transfer denince aklıma Drogba geliverdi'

Ahlakçılık yapmayalım ama olmuyor işte, sevdiğimiz bir yazar, sanatçı reklamlarda oynamasın, politik duruşunu bozmasın, ‘saçma’ demeçler vermesin istiyoruz. Yazdığından, söylediğinden farklı yollara çıkmasın, kafamızda onu nasıl yarattıysak öyle kalsın istiyoruz. Biraz hastalıklı bir durum, biraz da haklı bir istek galiba. Bazen abartılıyor, bazen az bile söyleniyor.


Yıllardır tartışılan meseleler ise aynen duruyor. Reklam edebiyatı bozar mı? Bir kitabın pazarlanma yöntemleri ya da yazarının reklamlara çıkması esere zarar verir mi? Bunun yanında anlayamadığımız şeyler de var, ülkenin en muhalif rock’çılarının boy boy reklamlarda oynamasına ses çıkmazken, zaten popüler olan bir yazar reklamlara çıktığında topa tutuluyor. Bunun sınırı nedir bilmiyoruz? Ya da böyle bir sınır olmalı mı?

Edebiyatın müzik ya da sinemaya göre daha mahrem bir alan olduğunu yeniden yazmaya bile gerek yok.  Fakat, her şeyin böylesine hızla geliştiği, teknolojinin edebiyat dahil birçok alanda dönüşüm yarattığı bir çağda, yeni çıkan bazı yazarlar bile her yerde gözükmek için çabalarken bu ‘görünme tutkusu’ndan uzaklaşmaya çalışabilir miyiz? Hazır yayıncılık dünyasında transfer dedikoduları  gündemdeyken ve ‘edebiyatı bilen’ bir yazar reklamlarda rol kapmışken (!) yazar-reklam ilişkisini sevdiğimiz ve sözüne güvendiğimiz yazar-gazeteci Berrin Karakaş ile konuştuk:

Elif Şafak, Tuna Kiremitçi başta olmak üzere edebiyatçıların reklamlarda oynaması fazlasıyla eleştiriliyor. Bir yazarın reklamlarda oynaması neden bu kadar tepki çekiyor sizce? Yazar-reklam ilişkisinin sınırları var mıdır, olmalı mı?
Tepki çekiyor çünkü yazı hala gösteri dünyasına yakışmayacak kadar yalnızlıkla ilişkili. Kalabalıklar arasında yazar hala ‘spleen’in kollarında bir Baudelaire belki. Bu artık fazlasıyla nostaljik ve ‘saf’  bakış açısının etkileri olabilir yazarı reklamlara yakıştıramayışımız. Yazıyı Platon’un göklerinden indirmeye henüz hazır olmayabiliriz. Yazar- reklam ilişkisinin sınırlarına gelince, sınırı sanırım yazının kendisi belirliyor ve her yazarın yapıtın çaldığı tehlike çanlarını işitebileceğini düşünüyorum. Bu çanlar kimisi için bir yol ayrımı daveti, bir yaşam biçimi tercihi. ‘Bu noktada nereye gideceğiniz?’ sorusunun cevabını belirleyecek olan da kelimelerin efendisinin kim olduğu olmalı, yazar ve bir avuç da olsalar kıymetli okuyucuları mı, yoksa Guy Debord’ın ‘Gösteri Toplumu’nda uyardığı gibi “Görünen şey iyidir, iyi olan şey görünür’ deyip başka da bir şey demeyen gösteri mi?

21 Mayıs 2013

'En büyük mahalle baskısı askerlik üzerine'

''Her Türk asker doğar'' Öyle mi gerçekten? Bunun aksini söyledikleri için hayatlarından vazgeçmek zorunda kalan vicdani retçilerle görüşerek Asker Doğmayanlar'ı kitaplaştıran gazeteci Pınar Öğünç'e kulak verdik...




''Peki gözümüzün önünden bir perde kalkar, erkekliğin, şiddetin, milliyetçiliğin büyütüldüğü kışlalardan dışarı sızan militarizm de netleşir mi? Kadınların, bir savaştaymışçasına erkekleri tarafından günde üçer beşer öldürülüşlerinin, ‘zorunlu erkekliğin’, ‘zorunlu askerlikle’ hiç mi ilgisi yok? Evlerin küçük ‘vatanlara’, okulların küçük kışlalara döndürülüşlerinin, bir dizi kılıkla aramızda gezen çıplak şiddetin, çok başka nedenden görünen katmerli travmaların hiç mi ilgisi yok? Askerlik, sadece askerlikle ilgili bir mesele mi?''


Savaşa karşı olmanın garipsendiği, karşı olanın hainlik mertebesine yükseltildiği bir ülkede en zor şeylerden birini yapıyor vicdani retçiler. Hayatlarını ortaya koyuyorlar bu en temel insani hak için. Gerçekten bir cesaret öyküsü ama dertleri cesur olmak değil elbette. Sadece inandıkları şey için mücadeleye ediyor ve dahası inandıklarıyla hayatları arasındaki farkı açmadan bu mücadeleye devam ediyorlar.

Bu ülkede ''iyi ki gazetecilik yapıyor'' dediğimiz az sayıdaki isimden Pınar Öğünç, askeri mahkemelerde yargılanan, işkence gören, açlık grevi yapan, büyük bedeller ödeyen 14 vicdani retçi ile görüşerek ‘Asker Doğmayanlar'ı kitaplaştırdı. Öğünç, her biri farklı hikayeye sahip vicdani retçilerle görüşerek hem bu mücadelenin tarihini belgeliyor hem de zorunlu askerlik ile barış süreci arasında sorulacak en doğru soruları sormayı da ihmal etmiyor.

14 Mayıs 2013

Burası cennet, yoksullar giremez

Hastalığın, yoksulluğun hatta ölümün olmadığı bir dünya... Çok mu ütopik? Olmasa bile hemen sevinmeyelim, burada sadece ayrıcalıklı olanlar yaşıyor. Geri kalanlar(ımız) ise gerçek dünyada yaşıyor(uz). Savaş, kıtlık, yoksulluk ve kaos var elbette. Küçük bir kesim korunaklı hayatlarında mutlu, mesut ve gerçeklerden bihaber yaşarken, geri kalan, yani çoğunluk hayatın güzelliklerinden muaf, sefalet içinde. Bu tablo, her ne kadar merakla beklediğimiz bir filmin hikayesi olsa da uzak bir gelecek olmadığını tahmin edebiliriz. Henüz böyle bir dünya varolmasa da varolduğu zaman böyle bir ayrıcalığın olacağını da.


Elysium sadece mitolojideki yeraltı cenneti ya da Neil Blomkamp'ın son filminin adı değil. Dolapdere'de yoksul evlerin bitişiğinde kurulan korunaklı rezidans ve lüks sitenin adı aynı zamanda. Üç yıl önce kurulan bu lüks yerleşim yeri öyle bir iştahla doldu ki, kentin başka yerlerinde cool, fantastic gibi 'şık' isimlerle benzerleri yapıldı. Elysium adındaki bu rezidansların tekil olarak çok özel bir anlamı yok belki. İstanbul gibi bir şehirde her yer sınırlarla çevrilirken, AVM, otel ve sitelerle doldurulurken üstelik. Ama adının hakkkını en iyi veren yerleşimlerden biri olduğunu belirtmemiz gerek.

Mitolojide ölüler ülkesi Hades üçe ayrılır. Kötüler, katiller Tartoros'a atılıyor, ne kötü ne de iyiler Asphodel'de kalırken, iyiler, savaş kahramanları Elysium'da (ya da Elysion) yaşamaya ve dinlenmeye devam ediyor. Hades'in bu en güzel yerine kayıklarla giden ruhlar girerken bir teste tabi tutuluyor. Testi geçerlerse Elysium'a alınıyorlar.