3 Kasım 2012

Unut ve yerine başka bir şey koy

‘İki Dil Bir Bavul’ gibi ‘Babamın Sesi’ de hakkında konuşulan ve etrafında dönen tartışmalarla kendini yeniden var etmeyi becerebilen bir film. Her ikisi de küçük bir hikayeden böylesi devasa bir soruna/sorunlara dair yeni ya da önümüzde durduğu halde görmekten kaçındığımız bir kapı açmayı beceriyor.


‘Babamın Sesi’nde Maraş Katliamı’ndan etkilenen Kürt-Alevi bir ailenin hikayesini anlatan Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan, gerçek ses kayıtlarından ‘gerçek’ bir film çıkarmayı başarıyor. Geride kalanların travmasını anlamaya çalıştığı gibi ülkenin ‘kirli’ tarihi ve asimilasyon politikasını büyük sözler etmeden hikayeleştirebiliyorlar. Eskiköy ve Doğan’la ses’leri, filmi, geçmişi ve gündemi konuştuk:

Önce filme dönüşen bu ses kayıtlarından başlayabilir miyiz?
Zeynel Doğan: Babam yurtdışına gittiği zaman uzun süre gelmiyordu. O zaman bizde okur yazarlık yoktu. Babam için de mektup 2-3 yıllık süreyi giderebilecek bir malzeme değildi zaten. Bizde de yazabilecek okuyabilecek hiç kimse yoktu. Telefon da yoktu. O zaman otururduk teybin başına, annem bizi konuştururdu. Herkes bir şeyler doldururdu. Babam da bizim için bir şey hazırlar, cevaben o kaseti gönderirdi. Biz hep o kasetleri dinlerdik. Sonradan öğrendim ki, kaset, o dönem bir nevi iletişim aracı olarak kullanılmış.

Annem o kasetleri titizlikle sakladı. 4-5 yılda bütün kasetler kayboldu, yakıldı, atıldı. Telefon geldi çünkü ama annem sakladı. Ben de dinliyordum ama elimde 2 kaset vardı. Bunun önemli özel bir şey olduğunu hissettim ve ne yapabilirim diye düşündüm. O sıralar Özgür (Doğan) ve Orhan İki Dil Bir Bavul için Diyarbakır’a gidip geliyorlardı. Konuştuk, projemi anlattım. Heyecanla dinlediler. Sesleri dinledikten sonra daha ciddi tartışmaya başladık. İlk önce belgesel üzerinden gidecektik. Ama bunun daha fazla şey söyleyebileceğine dair bir fikri vardı Orhan’ın. ‘’Kurmaca katarsak daha güçlü bir şey olabilir’’ dedi. 

Orhan Eskiköy: Benim kişisel olarak şöyle bir problemim var. Hafızam çok kötü. Ailemin hafızası çok kötü. Dedemden öncesini bilmiyoruz. Hiçbir şey aktarılmamış, hiçbir şey konuşulmuyor. Kafamda hep soru işaretiydi o hafıza meselesi. Bir de gündelik yaşamda konuşulur hani ‘belleksiz bir toplumuz’ diye. Meselelerin üzerini kapatmışız. Sivas, Çorum, Kanlı 1 Mayıs… Hiçbirini konuşmuyoruz, hatırlamıyoruz. Benim babam da işçiydi Libya’da. Hiçbir şey yok, mektup, fotoğraf yok. Kayıp bir 2,5 yılımız var. Babam eve döndüğünde kızkardeşim ona baba demedi. Çünkü baba yoktu. Benim kişisel olarak Zeynel’in hikayesine öykünmem olabilir. ‘’Şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın’’ demesi, sanki hükmü geçecekmiş gibi babalık yapıyor olması çok hoşuma gitti. Bir anda parçalar birleşti, özellikle İki Dil Bir Bavul’u çekerken çocukların yetişkin hali gözümün önünde canlandı. Dili yasaklanmış bir çocuk büyüyor ve dağa kadar gidiyor. Bu parçaların birleşmesi bende büyük bir heyecan yarattı ve meseleye girdik

2 Kasım 2012

‘Bu ülkede hava yastığımız yok’


Bu kez ‘’Fuhuş istemiyoruz’’ diyen bir gup başroldeydi. Hedeflerinde translar vardı. Onlar istemedikleri her şeyi, herkesi yok etmekle kendilerini mükellef hissediyorlar. Semtlerini, şehirlerini, daha doğrusu ülkelerini temizlemek istiyorlar. ‘’PKK'yla savaştığımız gibi travestilerle de savaşır, sizi buradan yollarız" demişler. Ne kadar da güzel özetlemişler! Tüm mesele bu aslında.

Her ay en az bir linç vakası patlıyor bu ülkede. Ne de olsa devlet de sevmiyor ‘öteki’leri. Bakanlar, milletvekilleri, bürokratlar, gazeteciler, köşe yazarları... Herkes rahatlıkla nefret suçu işleyebiliyor. Dokunulmayacak şeyler var bir de düzeltilmesi, ehlileştirilmesi, asimile edilmesi gereken ‘öteki’ler var. Normalde kaostur tüm bu yaşananların özeti ama bu ülkenin sıradan rutini maalesef.Okuyup, izleyip geçiyoruz. O yüzden de gündem hep aynı. Bu ay değişmeyen gündemi, yani linç kültürünü Ahmet Büke’yle konuştuk:

Her ay linç haberi eksik olmuyor gündemden. Son olarak Avcılar’da translar linç edilmek istendi. Linç kültürünü toplumumuzun parçası olarak görebilir miyiz?
Bize özgü bir durum değil sanırım. Farklı olana, ötekine duyulan korku ve nefretin kökeni çok derinlerde. Ama galiba bizde bunun bir itibarı var. Linci başlatan, katılan bundan utanmıyor. Aksine bu eylemi ona bir kimlik de sağlıyor kimi zaman. Ahlakı kurtaran, mahalleyi savunan, devleti, ülkeyi sahiplenen aslan parçası oluyor.

Bu ahlak polisliğinin azalmadan devam etmesinde, bunun devlet nezdinde de destek bulmasının ne kadar etkisi var?
İşte buna en son tüy diken de bu mevzunun bizim siyasetimizde yeri ve zamanına göre bir kamu vazifesi sayılması. Göstermelik de olsa yürüyen hukukun kimi zaman tamamen devreden çıkarılması bekamız için ihtiyaç oluveriyor. “Sivil savunma” konusu mühim. Kuvvetler zinde olmalı. Nefret suçu konusunun bu kadar ağırdan alınması, evelenmesi gevelenmesi cahillikten kaynaklanmıyor ya.