21 Eylül 2012

Bu korkutucu dünyanın parçasısınız


Adım başı karşımızda. Dev binalar, gökdelenler, AVM’ler, kısaca nefes alamadığımız her yer. Yetmiyor tabii, Billboard’lar, televizyon reklamları, boy boy gazete ilanları üzerimize üzerimize geliyor. Bu modern dünyaya ayak uyduramayanlardansanız eğer bu kabusun altında eziliyorsunuz demektir. Terry Gilliam’ın ‘Brazil’ini hatırlamak işten bile değil. 1985 yapımı filmde Sam Lowry, sadece kapitalizmden, baskıcı rejimden, bürokrasiden kaçmaz. Modernizmi ayakta tutan, bitmek bilmeyen o dev binalardan da uzaklaşmaya çalışır. Yaşanacak tek yer hayallerdir. Filmlerdeki modern distopyalardan ne kadar uzaktayız tartışılır ancak yaşadığımız ülke modern bile olamayan taş yığınlarına doymak bilmiyor. ‘’İmajlar, reklamlar ve reklamcılığın bir dalı olan politika gibi sayısız kurgular arasında yaşadığımızı’’ söyleyen J. G. Ballard’ın yarattığı gerçekliği yaşayarak tecrube ediyoruz, ne mutlu bize!

Ve şimdi Ballard’ın Gökdelen’i güzel (!) bir zamanlamayla Türkçede. Her şeyi içinde olan bir gökdelen; süpermarketi, alışveriş merkezi, havuzu, bankası... Yok yok. Zaten bunun için tasarlanmıyorlar mı? Olanaklarıyla göz kamaştırsın, lüks, güvenli huzurlu bir ortam sunsun. Aynı reklamlardaki gibi! Ballard, bir kez daha yaşadığımız dünyanın hiç de öyle bize anlatıldığı gibi olmadığını gösteriyor ‘Gökdelen’de. Gökdelenler üzerinden toplumun panoramasını çiziyor, en kuytu köşelerine kadar didik didik ediyor.
  
İki bin kişinin yaşadığı Gökdelen sınıfsal tabakalardan oluşuyor. Her geçen gün sınıflar arasındaki nefret savaşa dönüşüyor. Üst, orta ve alt sınıf arasındaki mücadele elbette meydanlarda değil asansörde, merdivenlerde, alışveriş merkezinde yaşanıyor. Gökdelen bir yandan kendi insanını yaratırken bir yandan da yaşayanların dönüşümünü sağlıyor. ‘’Mahremiyet ihtiyacı asgari düzeyde kalan, nötr atmosferde gelişkin bir makine ırkı gibi serpilen, soğukkanlı, duygusuz bir kişilik yaratıyordu.’’ Her şeye karar veren kesim adı üstünde ‘egemen sakinler’. Onların şarap şişeleri ‘aşağıdakiler’in kafalarında, balkonlarında, arabalarında patlıyor. Hiç sorun değil. Düzen böyle. Kaos çıktığında bile şarap şişeleri, boş bira kutuları gideceği yeri biliyor. O partiler niye yapılıyor, alttakiler niye aşağılanıyor sanıyorsunuz?


Gökdelen, vaat edileni vermiyor elbette. Güvenli ve kontrollü hayatın yerine suç oranları ve psikolojik bozukluklar artıyor.  Asansörler bozuk, havalandırma çalışmıyor, çöp kanalları tıkanıyor, elektrikler gidiyor. Modernizm masalı yerini kabusa bırakıyor. Güvensizlik had safhada çünkü sınıflar arası uçurum var. Ahlakçılık olmazsa olmaz zaten. Herkes birbirinin hayatını sorgulama, başkasının polisi, yargıçı olmak istiyor. Bir yandan o sınıfı, yaşam biçimini eleştirirken bir yandan da o saydırdığı sınıfa geçmek, sınıf atlamak istiyor. Ve tüm yaşanan dehşeti büyük bir zevke izliyorlar. ‘’Muazzam bir açık hava opera binasındaki localarından bakıyorlardı sanki...’’

‘Gökdelen’ çatırdamaya başladıkça sorunun kaynağına – yani Gökdelen’e – bakılmıyor. Gündelik siyasette sık sık gördüğümüz şekilde ilk çözüm baskı ve hiyerarşi oluyor. ‘’Bu dev binaların başarılı olması için (ki zor işti) bir çeşit katı hiyerarşinin şart olduğuna emindi.’’ Güvenliği sağlayan klan sistemi – yani alt-orta-üst ilişkisi – çökmüştü. Paranoya, şiddet en kötüsü de umursamazlık artmıştı. Yine beklenti büyüktü; Gökdelen yükselerek sorunu kapatacaktı sanki. Zaten dıştan bakıldığında hayat normaldi. Gökdelen’dekiler dış dünyayla ilgilenmiyordu. O zaman bu tasarım harikası binalarda bir sorun varsa baskıyla çözülmeliydi. Çok tanıdık.

Gerçeğin kendisinin Gökdelen’in tasarlanma aşamasında yok olduğunu biliyoruz. Kirli oyunlar ve çıkarlarla sistemin döndüğünü, o Gökdelen’de yaşayanların da iyi bir denek olarak işlevini tamamladığını da. ‘’Onyıllardır toplanan veriler gökdelenin sürdürülebilir bir sosyal yapı olabileceği fikrine gölge düşürse de bu dikey kentler, halk konutlarının maliyetlerini düşürdüklerinden ve özel söktere yüksek kazançlar getirebildiklerinden, sakinlerinin gerçek ihtiyaçları  göze alınmadan inşa edilip duruyorlardı.’’ Ana fikir; tüketim kültüründe yumuşak başlı ve kontrollü insanlar. Bu elbette bir yerde patlıyor, hoşumuza gitmeyen gerçeklerse önümüzde duruyor. Gökdelen’de insanların etkisizleştiği, hayatın yavanlaştığı gerçeği. Bu kıstırılmış, mizah yoksunu yaşamların  ‘gerçek hayat’tan çok uzakta olduğu gerçeği. Yükselen tek şey Gökdelen’in kendisi çünkü. ‘’Beton ayaklarının üstünde yükselen kırk katlı bina iyice yüksek görünüyordu; sanki televizyon stüdyolarını inşa eden işçiler mesaileri bitince gelip bir kat ekleyivermişlerdi.’’

Ballard, Gökdelen’de bir kez daha ’gerçekliğin inkarı’ gösteriyor. Geçmişin anıları silikleşirkenşimdi’yi yaşayamayan insalarla dolu bir Gökdelen’i. Olağanüstü şeylerin yok sayıldığı, normalleştiği bu dünyada ‘yabancılık’ hissini her sayfaya işliyor. Şiddet dolu, korkutucu bu dünyanın parçası olduğumuzu sert bir şekilde yüzümüze vuruyor. (Taraf Kitap - Eylül)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder