21 Eylül 2012

'Bildiğimiz bir dünyada yaşamıyoruz artık'

Araf'ta hayatı döngülere hapsolmuş iki gencin hikayesini anlatan Yeşim Ustaoğlu ile Araf'ta kalan hayatları konuştum...


Araf’ta kalmak yerine filmdeki karakterlerin Araf’ın içine doğduklarını söyleyebilir miyiz? Çok doğru. Araf’ta kaldıkları yere doğmuşlar ki, oradan çıkamıyorlar. Bu hayatları kendimiz tercih etmiyoruz. Doğduğumuz yeri de. Bu çocukların yaşadıkları yer, tercihleri, süre giden hayatları, koyamadıkları perspektif, beklentileri, o bekleyiş hali - mekanlar da dahil - bütün bu döngülere baktığımız zaman, o Araf döngüsünü görüyoruz.

Araf’ta kalmalarını devam ettiren şey bir yandan da o beklentiler diyebilir miyiz? Diyebiliriz herhalde. Aslında çok iyi bildiğimiz bir dünyada yaşamıyoruz artık. Öyle bir döngünün içindeyiz ki, hakim değiliz. Her şeyin çok hızlı değiştiği, değişemediği, sıkışmışlık halinin hakim olduğu, vizyon tutamadığımız bir döngü. Hele Zehra ve Olgun gibi sıkışmışlık içinde yaşayan, kalakalmış hayatlara baktığımızda önlerinde hedef koymak konusunda daha sert bir toplum olduğunu görüyoruz. Bu hakimiyetsizlik bütün dünya için geçerli. 

İkisinin de – ve çevresindekilerin - hayatında belli rutinler var. İşleri, vardiyaları, aileleri gibi. Diğer yandan da o rutine eklemlenen hayalleri ve televizyonda izlediği programlar. Daha büyük bir ufuk kuramıyorlar. ‘Ben şöyle bir mesleği seçeyim’ gibi. Gitme olgusu içinde bile bu bakış yok. En cesur olanı Zehra ama onun gitme fikrinin içinde bile yok. Olamayacağını biliyorsunuz; ‘şöyle okuyayım’, ‘böyle becereyim’ diyemeyeceğini. Birçok başka genç için ihtimal olan şeyin bu çocuk için geçerli olmadığını, o yüzden hayalini televizyondan devşirdiğini görüyoruz. Öteki de yarışmadan para kazanırsa bir şeylerin değişebileceğini, para kazanacağını, sınıf atlayacağını düşünüyor. Ufuk değiştirmeyi beceremiyor.


Bütün bu çıkışsızlıkta televizyonun rolü önemli. Zehra ve Olgun’un hayalleri o televizyondaki programlardan çok da uzak değil.
Çünkü başka bir şey yok. Merak etmeyen, internetteki oyunların, TV programlarının dışına çıkmayan bir hayat. Ufkunu değiştirmek biraz böyle bir şey, okuyan, arayan, tartışan bir zihin hayatını farklı bir yere evirmeye, cesaret etmeye götürebilir. Ancak, bu hayatlar öyle değil; empoze, sınırlı. Hepimiz böyle vaktimizi öldürüp, ziyan ediyoruz. Fazla da düşünmüyoruz. O kutuya baktığımızda, düşünmeden, tartışmadan, hiçbir dinamiğin değişmesini talep etmeden yaşıyoruz.

Kurtuluş hayalini televizyonda görmeleri de bizi yine o döngüye götürüyor.
Kumar gibi bir şey neredeyse. Hayatlarında hiç sahip olamayacakları zenginliği, filmlerdeki, dizilerdeki hayatı hayal edip, o yarışmalardan bir gün para götürebileceğini düşünüyorlar. Tehlikeli bir şey… 

Aileleri ‘kötü örnek’ olarak önünde dursa da o yaşamdan kaçamıyorlar değil mi?
Hayatın kendisi bu. Bavulu toplayıp gitse ne olacak, buraya gelse ne olacak? Böyle bir sıkışmış model önlerinde. Böyle bir gerilim… Bu çocuklar belli ki çok da eğitim görmemişler. Sadece bir işleri var. Kalktı geldiler. Ne yapacaklar. Bir şeyi yıkıp gelmesi lazım. Böyle değişmiyor zaten. O kadar kolay değişen bir şey değil. Farklı bir eğitim, daha eşit imkanları olmayan çocuklar. Ben bulamadım bu sorunun cevabını.


Zehra kurtuluşu Mahur’da görüyor. Sinemanızdaki ‘yolculuk’ halinin karşılığı Araf’ta Mahur mu?
Zehra, Mahur’u görüp de gitmek isteyen bir kız değil, zaten gitmek istiyor. Giderim, değiştiririm diyen, Olgun’a göre daha atak biri. İdealleri var ama pragmatist bir kız da değil. Mahur’u görünce iliklerine kadar aşık oluyor. Yaşı da aşık olunacak bir yaş. Sarsılıyor. Varlığına, kokusuna, bilinmezliğine aşık oluyor. Bu defa o gitmek bu gitmeye dönüşüyor. Çok büyük bir cesaret...

Fiziksel yolculuğun ötesinde olan bu yolculuk ‘Araf’ın temel meselesi diyebilir miyiz? Hayat biraz öyle çünkü. Mahur’u da anlamaya başladığımda, o yolculuklara tekrar başladığımda kendimi alamadım yine. Onunla birlikte yolculuğa çıkmadan da edemedim. Karlı, tipili, meşakkatli, acayip bir tutku bende de olan. O kamyon şoförlerini hayata bağlayan tüm zorlukların arasında o direksiyon tutkusu aslında. Bilinmezlik ve belirsizlik... 

Karakterlerin hayatını anlamak açısından görsellikten de bahsetmek gerekiyor sanırım. Özellikle mekan kullanımından bahsedebilir misiniz?
Pandora’nın Kutusu’ için mekan bakarken Karabük’ten geçtik. Bütün o mekanlara bakarken o anı hatırlıyorum; bir çocuğun yüzündeki ifade… Anlara bakmak bu kadar kıymetli aslında. Yaşantımızı bütün bu anları bilmeden, fark etmeden geçiriyoruz. Ve dikkat etmeye başladığınızda başka bir hayatın, başka bir algının, kendi hayatınızla da ilgili algınızın ne kadar değiştiğini hissediyorsunuz. Ben filmde bunu anlatabilmeyi çok istedim. Görselliğe adım adım yaklaşan, daha da içine girmeye çalışan bir kamera kullanımı var. Mekanı güzelliğinden çok o anın bütünüyle kurmaya çalıştım. Sanırım da oldu.

Yaşamların kendisinden dolayı sert bir hikaye. Karakterlerin yalnızlığı yeterince sert. 
Evet, sert bir hikaye. Nasıl yalnız olmasınlar ki. Aslında hiç klişe de yok. Kızın annesi canlı, neşeli, kızına düşkün bir anne mesela. Ama buna rağmen tüm o sarmal, tabular, toplumun geneline sirayet etmiş korkular, bunlardan ne yapabilirler?

Finaldeki sertliği de ‘kızın yalnızlığı’ üzerinden okuyabilir miyiz?
Öyle de okuyabiliriz. O kadar yalnız ve adım adım o depresyonu yaşamış bir karakter. Bir kopuş yaşıyor. Bir travma…. Buna benzer hikayeleri duyduğumuz zaman yaşanıp bitmiş gibi o kadar duyarsız bir şekilde bakıyoruz ki. Ama bu böyle yaşanır, bu kadar sert ve acımasız. Bakamayacağımız kadar sert. Tahammülü bu yüzden zor belki de. 

Yine sonunda bir çıkış gösteriyorsunuz karakterler için?
Biraz da nefes alalım dedim. Pesimist ama biraz da umut kırıntısı var. Gençlik için bu kadar umutsuz değilim çünkü. Çok mert olduğuna inandığımız bir delikanlı var hikayede. Dostluğa verdiği kıymet var. Mert davranan bir çocuk. Böyle incecik şeyler bizim için kıymetli. (Yer Gösterici)





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder