23 Eylül 2012

Babamın Sesi ve televizyondaki ses

Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan'la Altın Koza sırasında konuştuğumuzda anlatmışlardı; Adana’daki gala sonrası bir izleyici ‘’Bu ülkede herkes Türk’tür’’ minvalinde bir şeyler söylemiş. Sonuçta çok duyduğumuz ama 'Babamın Sesi'nden sonra kurulması muhtemel olmayan bir cümle olduğu için biraz garipsemiştim... Dağlara, taşlara yazılmış bu sloganı çocukluğumuzdan beri aklımıza kazıyorlar ama yine de merak ettim, böyle bir filmin ardından hatırlatma/ hatırlama ihtiyacı nereden doğmuştu acaba?


‘Babamın Sesi’ En İyi Film ödülünü aldıktan sonra Twitter’da bir sinema yazarı bu merakımı giderdi sağ olsun: ‘’Tuttular En İyi Film ödülünü vatan evlatlarını şehit eden zihniyete destek olan filme verdiler… Ulusal yarışmalara Türkçeyi altyazılı olarak kullanan filmler ve belgeseller katılmamalı…’’ Daha fazlasını da yazdı ama manşetler böyle. Nereden baksanız tutamayacağınız bir açıklama. Böyle açıklamaları bakan, milletvekilli ya da yerel kahramanlardan duymaya alışığız aslında, mesela İdris Naim Şahin’e çok yakışırdı. Ya da bu filmi izlemeyenlere yakışırdı bu sözler. Çünkü, filmi izleyip böyle bir çıkarım yapmak için anlamamak için çabanız ve ‘Türklük’ üzerine kurulu dünya görüşünüz olması lazım.

Babamın Sesi (Ve İki Dil Bir Bavul) bu ülkenin geçmişine ve bugününe slogan atmadan, ajitasyon yapmadan, büyük sözler söylemeden bakmayı, gerçeğin kendisini sinemaya dönüştürmeye çalışıyor. Beğenir beğenmezseniz, eleştirirsiniz, size kalmış ancak filmin meselesini dahi anlamayıp kuru milliyetçilikle bu açıklamaları yapıyorsanız bunun adına sinema eleştirmenliği, yazarlık demek zorlaşır. Bu bakış açısının sonunun nerelere gittiğine yüzlerce kez tanık olduk.


21 Eylül 2012

'Bildiğimiz bir dünyada yaşamıyoruz artık'

Araf'ta hayatı döngülere hapsolmuş iki gencin hikayesini anlatan Yeşim Ustaoğlu ile Araf'ta kalan hayatları konuştum...


Araf’ta kalmak yerine filmdeki karakterlerin Araf’ın içine doğduklarını söyleyebilir miyiz? Çok doğru. Araf’ta kaldıkları yere doğmuşlar ki, oradan çıkamıyorlar. Bu hayatları kendimiz tercih etmiyoruz. Doğduğumuz yeri de. Bu çocukların yaşadıkları yer, tercihleri, süre giden hayatları, koyamadıkları perspektif, beklentileri, o bekleyiş hali - mekanlar da dahil - bütün bu döngülere baktığımız zaman, o Araf döngüsünü görüyoruz.

Araf’ta kalmalarını devam ettiren şey bir yandan da o beklentiler diyebilir miyiz? Diyebiliriz herhalde. Aslında çok iyi bildiğimiz bir dünyada yaşamıyoruz artık. Öyle bir döngünün içindeyiz ki, hakim değiliz. Her şeyin çok hızlı değiştiği, değişemediği, sıkışmışlık halinin hakim olduğu, vizyon tutamadığımız bir döngü. Hele Zehra ve Olgun gibi sıkışmışlık içinde yaşayan, kalakalmış hayatlara baktığımızda önlerinde hedef koymak konusunda daha sert bir toplum olduğunu görüyoruz. Bu hakimiyetsizlik bütün dünya için geçerli. 

İkisinin de – ve çevresindekilerin - hayatında belli rutinler var. İşleri, vardiyaları, aileleri gibi. Diğer yandan da o rutine eklemlenen hayalleri ve televizyonda izlediği programlar. Daha büyük bir ufuk kuramıyorlar. ‘Ben şöyle bir mesleği seçeyim’ gibi. Gitme olgusu içinde bile bu bakış yok. En cesur olanı Zehra ama onun gitme fikrinin içinde bile yok. Olamayacağını biliyorsunuz; ‘şöyle okuyayım’, ‘böyle becereyim’ diyemeyeceğini. Birçok başka genç için ihtimal olan şeyin bu çocuk için geçerli olmadığını, o yüzden hayalini televizyondan devşirdiğini görüyoruz. Öteki de yarışmadan para kazanırsa bir şeylerin değişebileceğini, para kazanacağını, sınıf atlayacağını düşünüyor. Ufuk değiştirmeyi beceremiyor.

Bu korkutucu dünyanın parçasısınız


Adım başı karşımızda. Dev binalar, gökdelenler, AVM’ler, kısaca nefes alamadığımız her yer. Yetmiyor tabii, Billboard’lar, televizyon reklamları, boy boy gazete ilanları üzerimize üzerimize geliyor. Bu modern dünyaya ayak uyduramayanlardansanız eğer bu kabusun altında eziliyorsunuz demektir. Terry Gilliam’ın ‘Brazil’ini hatırlamak işten bile değil. 1985 yapımı filmde Sam Lowry, sadece kapitalizmden, baskıcı rejimden, bürokrasiden kaçmaz. Modernizmi ayakta tutan, bitmek bilmeyen o dev binalardan da uzaklaşmaya çalışır. Yaşanacak tek yer hayallerdir. Filmlerdeki modern distopyalardan ne kadar uzaktayız tartışılır ancak yaşadığımız ülke modern bile olamayan taş yığınlarına doymak bilmiyor. ‘’İmajlar, reklamlar ve reklamcılığın bir dalı olan politika gibi sayısız kurgular arasında yaşadığımızı’’ söyleyen J. G. Ballard’ın yarattığı gerçekliği yaşayarak tecrube ediyoruz, ne mutlu bize!

Ve şimdi Ballard’ın Gökdelen’i güzel (!) bir zamanlamayla Türkçede. Her şeyi içinde olan bir gökdelen; süpermarketi, alışveriş merkezi, havuzu, bankası... Yok yok. Zaten bunun için tasarlanmıyorlar mı? Olanaklarıyla göz kamaştırsın, lüks, güvenli huzurlu bir ortam sunsun. Aynı reklamlardaki gibi! Ballard, bir kez daha yaşadığımız dünyanın hiç de öyle bize anlatıldığı gibi olmadığını gösteriyor ‘Gökdelen’de. Gökdelenler üzerinden toplumun panoramasını çiziyor, en kuytu köşelerine kadar didik didik ediyor.
  
İki bin kişinin yaşadığı Gökdelen sınıfsal tabakalardan oluşuyor. Her geçen gün sınıflar arasındaki nefret savaşa dönüşüyor. Üst, orta ve alt sınıf arasındaki mücadele elbette meydanlarda değil asansörde, merdivenlerde, alışveriş merkezinde yaşanıyor. Gökdelen bir yandan kendi insanını yaratırken bir yandan da yaşayanların dönüşümünü sağlıyor. ‘’Mahremiyet ihtiyacı asgari düzeyde kalan, nötr atmosferde gelişkin bir makine ırkı gibi serpilen, soğukkanlı, duygusuz bir kişilik yaratıyordu.’’ Her şeye karar veren kesim adı üstünde ‘egemen sakinler’. Onların şarap şişeleri ‘aşağıdakiler’in kafalarında, balkonlarında, arabalarında patlıyor. Hiç sorun değil. Düzen böyle. Kaos çıktığında bile şarap şişeleri, boş bira kutuları gideceği yeri biliyor. O partiler niye yapılıyor, alttakiler niye aşağılanıyor sanıyorsunuz?

1 Eylül 2012

Siz Zombiler

7 yıl önce bir köşe yazısı sayesinde haberim olmuştu Robert Heinlein'ın o müthiş öyküsü 'All You Zombies'ten. Fazlasıyla sarsıcı ve etkileyici(ydi). Öykünün bakış açısı, kafa karıştırıcı derinliği, anlatıcı-anlatılan farkını yok sayması, zihin açıcı finali/finalsiz sonu ... Ki, okuduğum sadece kısa bir özetiydi. Evde arka arkaya birkaç 'zamanda yolculuk' filmi izleyince aklıma düştü yine. Buraya da koymak istedim. Öykünün - ilk okuduğum hali - Türkçeleştirilmiş kısa özeti ve orijinali (İngilizce) aşağıda:

Siz Zombiler
''Bir adam bara gelir ve barmenle sohbet etmeye başlar ve kendisini 'Evlenmemiş anne' olarak tanımlar. Barmen meraklanınca anlatır...

Kendisi bir kız çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve doğumdan hemen sonra bir yetimhanenin önüne bırakılmıştır. O yüzden genç bir kızken kendi kendine söz vermiştir, 'Bir gün bir çocuğum olursa asla onu terk etmeyeceğim' diye. Ama bir gün karşısına bir adam çıkmış ve onu kandırmıştır, adamla beraber olmuş ve hamile kalmıştır ve bu arada adam da ortadan kaybolmuştur.

Doğum çok ama çok zorlu geçmiş, sonunda bir kızı olmuştur. Doğumu gerçekleştiren doktorlar, başta rahmi ve yumurtalıkları olmak üzere bütün üreme organlarını aşırı tahribattan ötürü almak zorunda kalmış ve bu arada onun vücudunun içinde erkek organları da taşıdığını görmüş ve onu bir erkeğe çevirmişlerdir.
O hastanede iyileşmeyi beklerken bebeği hastaneden çalınmıştır... O gün bugün sokaklarda sarhoş biçimde dolaşmaktadır...