10 Ağustos 2012

Twitter ya da Zion

Twitter'da siyasi haberler, yazılar paylaşıyoruz. Kötü şeylere lanet ediyoruz. Muhalif oluyoruz, içimizi rahatlatıyoruz. Gerçek ise yanımızdan akıp geçiyor. O 140 karakterde müthiş şeyler oluyor, tahayyül edemeyeceğimiz bir paylaşım var elbette ama siyasi nutukların vardığı nokta bir bilimkurgu karesi gibi... Beyaz bir ekran ya da bomboş uçsuz bucaksız bir çöl. Rakamlar, harfler arasında yalnız bir karakter.


Her cümlesi zihin açan Jean Baudrillard yaşasaydı Twitter üzerine güzelce döktürürdü... Gerçi, yazdıkları da yeter, yeni bir çözümleme yapmaya gerek bile yok ancak ilham verdiği filmlerden Matrix üçlemesinde (kendisi bu Hollywood yapımını önemsemez bile orası ayrı konu) isyancıların/muhaliflerin şehri olan Zion, fena halde Twitter'ı hatırlatıyor. Zion, direnişçilerin, isyancıların, sistemi değiştirmek isteyenlerin şehridir. Dünya yok olmuş, bir yalanla, simülasyonla yaşarken, gerçeğin farkında olan bir grup insan buna karşı koymaya çalışır. Fakat, Mimar'ın sözleri her şeyi yıkar; o isyanlar, karşı koymalar, o savaş sistemin bir parçasıdır. Sistem, her şey kusursuz olarak kurulduğunda çöker çünkü. Herkesin uyutulduğu sistem ayakta kalamaz. Yeniden yapılır, doğrusu bulunana kadar altı defa yıkılıp, yeniden kurulur. İnsanın içinde 'karşı olma' dürtüsü vardır ve sistemin buna izin vermesi gerekir. Ama küçük bir yere hapsederek. Zion bunun için yaratılmıştır. Zion sistem için gereklidir.

Zion benzetmesi zorlama ya da ağır gelebilir ama Türkiye'nin apolitik evrimleşme süreci düşünüldüğünde çoğu kullanıcı için sosyal medya kullanımının belirli şablonlara sıkıştığı ve 'gerçek'ten, sokaktan, samimiyetten uzak olduğu rahatlıkla söylenebilir.

‘’… 700 Facebook arkadaşı, 30 Twitter takipçisi ve blogumun kim bilir kaç okuru… Büyük çoğunluğu da Toronto’da yaşıyor. Peki davetime kaç kişi geldi? Bir. Bir. Bu nasıl olabilir? Muhtemelen herhangi bir bara girip yan masadakilere içki ısmarlasam daha fazla insanla tanışırdım.’’



Hal Niedzviecki, Facebook-Twitter çağındaki ilişkileri sorguladığı kitabı ‘Dikizleme Günlüğü’nün son bölümünde doğum günü davetine neden kimsenin gelmediğini anlamaya çalışırken aslında çok daha temel bir konuyu masaya yatırıyor. Sosyal medya çağında bireysel ve toplumsal ilişkilerin neye dönüştüğünü açıkça gösteriyor: ‘Düşük beklenti’. Anlık iletiler gerçek dünyaya taşındığında bir önemi kalmıyor çünkü. Niedzwiecki, kitabında gözetleme/ dikizleme kültürünün dışına çıkmıyor ama her satır başında okuyucunun sosyal medya muhalifliği üzerine düşünmesini de sağlıyor.

Facebook, Twitter kullanıcıların birçoğunun en belirgin özellikleri muhalif, duyarlı, öfkeli olmaları. Bu kadar duyarlı bir topluluktan toplumsal bir muhalefet çıkmasını beklemek akla yatkın gelse de durum hiç de öyle olmuyor. Her şey o 140 karakterde kalıyor. Her duygu, dışavurum, rahatlama klavye üzerinden gerçekleşiyor. 

Yüzlerce olaya internete gösterilen tepkinin somut bir şeye dönüşmemesi nereden bakarsanız bakın çelişkili bir durum. Niedzviecki, bu ikircikli ruh halini basit bir şekilde özetliyor: ‘’Aramıza internet kabloları örüldüğünden beri bir yandan birbirimizle iletişime geçmeye çalışıyoruz; ama öte yandan malikanelerimizde, banliyölerdeki kulübelerimizde ya da devletin bize temin ettiği dairelerimizde güven içinde ama yapayalnız yaşamanın özendirilmesine aldırmıyoruz.’’ Çünkü, gözetlemek, dikizlemek, paylaşmak bizim için yeterli. ‘’Bu yeni kültüre uyum sağlamak için ‘abartılı paylaşım’a yöneldiğimiz halde bunun sonuçlarını göremiyoruz. (…) ‘Dikizleme Kültürü’ göründüğünden daha karmaşık; zira içinde ultra bireyselciliği, acımasız kapitalizmin ‘kendini herkesten sakın’ önermesini, yitirilmiş topluluk duygusuna duyulan özlemi ve hayatımıza öyküler anlatarak anlam katabileceğimize dair vaatleri kapsıyor. Bu birbiriyle çelişen yönler, işleyişte birbirini götürüyor.’’


Ekrana hapsolan bu ‘muhalefet’, işlevsizleştirilen aktivizmin bir karşılığı. Sorun sosyal medya ya da onun kullanımında değil; yaşanan toplumsal ve teknolojik gelişmelerin, gün geçtikçe, kapitalist sistem, bürokrasi, işlemeyen adalet karşısında bireyin daha da içini boşaltması asıl sorun. Twitter, hızlı bir şekilde yüzlerce insanı sokağa dökebilir ama bu kullanıcıların büyük çoğunluğu için geçerli bir önerme değil maalesef. Aslolan ‘düşük beklenti’ çünkü. Duyduk, gördük tepkiliyiz sıralamasıyla ilerleyen bir süreç. Beklenti düşük çünkü sosyal medyanın gücü buradan geliyor. ‘’İnsanlar hendeğin öte tarafına atlamak istemiyorlardı. İnsanı ümitsizliğe sevk ediyor belki; ama kitlelerin iletişim kurmasını sağlayan sosyal paylaşım siteleri, bloglar, güncellenen anlık iletiler, ‘bana sırlarını anlat’ tipi içtenlik gösterileri, insanlarla kurduğumuz bağları gerçek dünyaya taşımya gelince önemini yitiriyordu.’’ Normalde uzun uzun sohbet etmeyeceğiniz, karşılaşmayacağınız biri Facebook’ta arkadaşınız olabilir. Üşeneceğiniz, kılınızı kıpırdatmayacağınız ya da başka sebeplerle üstünde durmayacağınız bir olaya Twitter’da tepki gösterebilirsiniz. Tecrit edilmiş alanımızdan, sınırlarımızdan çıkıyoruz, daha bir özgürüz ama o kadar, sadece o kadar. ‘’Bağlanmak istiyoruz ama bağlanmaya değer vermeyen kapitalist bir toplumda yaşıyoruz. (…) Bir şeyler yapmadan, bir sorumluluk üstlenmemiz beklenmeden bağlandığımızı hissetmek istiyoruz.’’*

Sosyal medya dışında kendimizi kandırma, rahatlama aktiviteleri her daim eksik olmuyor zaten. Fakirlere yardım, açlığa karşı savaş gibi mesela...  Bir SMS’le Afrika'daki insanlara bile yardım edebiliyorsunuz. Slogan bu. Hem vicdanınız rahatlıyor hem de oradaki aç insanları kurtarıyorsunuz. Sistemin iyi işlediği kesin! 

Ne olursa olsun sistemin değişmediği bir gerçek. Bunları bilmeden yaşıyormuş gibi yapmak zorunda değiliz. Bir SMS’le yardım etmeye çalışmak iyi niyet olarak görülebilir. Twitter'da 'politik' olmaya karşı falan da değiliz. Ancak, herkesin çok iyi bildiği gibi; hayat, haklar, mücadele, ilişkiler, güzel yaşam, hayaller vs. hiçbir şey parmaklarımızın ucunda değil.

*Düşük Beklentili Bağlantılar, Bir+Bir, Ekim 2010, Derleyen: Betül Kadıoğlu


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder