13 Ağustos 2012

'Birey olmak günahkâr olmak gibi'

Nedir bu ‘halkın hassasiyeti’ mevzusu? Devlet bir şeyi yasakladığında mutlaka karşımıza çıkıyor. Peki, kimleri kapsıyor bu hassas halk? Neden sadece belli bir kesimin hassasiyetleri dikkate alınıyor? Kitap, dergi satışı yapan D&R mağazaları da Bir+Bir dergisini yasakladığında müşterilerinin hassasiyetinden bahsetmişti. O zaman da sormuştuk ‘nedir bu hassasiyet’ diye. Sonrasında hiç azalmadan sürekli gündemimize düştü yasaklar ve hasssasiyet; başka dergiler, kitaplar, filmler, diziler... Parkta sevgiliyle ele ele tutuşmaktan kürtaja kadar uzun bir liste maalesef... Hassas halkın rahatsız olduğu şeyler bitmiyordu, bitmedi de çünkü. Bu kez de One Love’da karşımızdaydı. Alkol yasağının ucu aynı yere çıktı, başka türlüsü beklenemezdi zaten.


Ve hep aynı şeylerden bahsedip duruyoruz. Sürekli tekrar. Yapacak bir şey yok, gündem sağ olsun. Peki, birey olarak varolmak neden bu kadar zorlaştı? Devamlı ne yapmamız gerektiğini söyleyen politikacılar, yasalar, yasaklar ve diğer yandan –nedense - kimseyi rahatsız etmeyen kentsel dönüşüm politikaları, TOKİ reklamları ve daha çok kâr mantığında boğulurken anlam veremediğimiz bu gündemi Hakan Bıçakçı’yla konuştuk:

Her ay mutlaka yeni bir sansür, yasak gündeme düşüyor. Gerekçe olarak da genellikle 'halkın hassasiyeti' gösteriliyor. Bu nasıl bir 'halk'tır ve kimler dahil bu halka?
‘Halkın hassasiyeti’ demokratik bir söylem gibi sunulsa da, günümüz koşullarında özgürlükleri kısıtlamanın sloganı haline gelmiş durumda. Bireysel hakları yok eden, azınlıkları ötekileştiren, mahalle baskısını resmileştiren bir formül adeta… Üstelik bu tanımda kullanılan ‘halk’ı kimlerin temsil ettiği duruma göre değişebiliyor. Yani burada tutarsız ve ikiyüzlü bir tutum var. Örneğin kentsel dönüşüm gibi olaylarda aynı ‘halk’ın uğradığı haksızlık ortada. Yine de kimse hassasiyetten bahsetmiyor. Bir de şu bir çelişki değil mi: Halkın hassasiyeti halkın özgürlüğüne engel oluyor. Demokratik ve çatışmasız bir yönetim için çoğunluğun değil, çoğulculuğun desteklemesi gerekir.    

10 Ağustos 2012

Twitter ya da Zion

Twitter'da siyasi haberler, yazılar paylaşıyoruz. Kötü şeylere lanet ediyoruz. Muhalif oluyoruz, içimizi rahatlatıyoruz. Gerçek ise yanımızdan akıp geçiyor. O 140 karakterde müthiş şeyler oluyor, tahayyül edemeyeceğimiz bir paylaşım var elbette ama siyasi nutukların vardığı nokta bir bilimkurgu karesi gibi... Beyaz bir ekran ya da bomboş uçsuz bucaksız bir çöl. Rakamlar, harfler arasında yalnız bir karakter.


Her cümlesi zihin açan Jean Baudrillard yaşasaydı Twitter üzerine güzelce döktürürdü... Gerçi, yazdıkları da yeter, yeni bir çözümleme yapmaya gerek bile yok ancak ilham verdiği filmlerden Matrix üçlemesinde (kendisi bu Hollywood yapımını önemsemez bile orası ayrı konu) isyancıların/muhaliflerin şehri olan Zion, fena halde Twitter'ı hatırlatıyor. Zion, direnişçilerin, isyancıların, sistemi değiştirmek isteyenlerin şehridir. Dünya yok olmuş, bir yalanla, simülasyonla yaşarken, gerçeğin farkında olan bir grup insan buna karşı koymaya çalışır. Fakat, Mimar'ın sözleri her şeyi yıkar; o isyanlar, karşı koymalar, o savaş sistemin bir parçasıdır. Sistem, her şey kusursuz olarak kurulduğunda çöker çünkü. Herkesin uyutulduğu sistem ayakta kalamaz. Yeniden yapılır, doğrusu bulunana kadar altı defa yıkılıp, yeniden kurulur. İnsanın içinde 'karşı olma' dürtüsü vardır ve sistemin buna izin vermesi gerekir. Ama küçük bir yere hapsederek. Zion bunun için yaratılmıştır. Zion sistem için gereklidir.

Zion benzetmesi zorlama ya da ağır gelebilir ama Türkiye'nin apolitik evrimleşme süreci düşünüldüğünde çoğu kullanıcı için sosyal medya kullanımının belirli şablonlara sıkıştığı ve 'gerçek'ten, sokaktan, samimiyetten uzak olduğu rahatlıkla söylenebilir.

‘’… 700 Facebook arkadaşı, 30 Twitter takipçisi ve blogumun kim bilir kaç okuru… Büyük çoğunluğu da Toronto’da yaşıyor. Peki davetime kaç kişi geldi? Bir. Bir. Bu nasıl olabilir? Muhtemelen herhangi bir bara girip yan masadakilere içki ısmarlasam daha fazla insanla tanışırdım.’’