27 Temmuz 2012

Gotham'a adalet gelir mi?

‘The Dark Knight’ta adaletin, doğruluğun simgesi Harvey Dent bir suçluya dönüştüğünde Joker’in ağzından çıkan her cümle de bir kat daha anlamlı hale gelmişti. Gotham’da yozlaşma ve sosyal adaletsizlik varken kötülüğün iyiliğin karşısına konulacak kadar basit bir şey olmadığını simgelemişti Joker. Kaos istemişti çünkü şehir (dünya) çoktan çürümüştü. O yüzden Batman’in kahramanlığı yerine Joker’in nedensiz şiddetinin temeli daha sağlamdı çünkü suçlular olmasa da Gotham’da adalet yoktu.




Joker yere çakılırken bile gülecek kadar kaçık, dev para yığınını bir çırpıda benzin dökerek yakacak kadar anarşist bir karakter olarak geçti sinema tarihine. Bir ‘kötü’den öte filmin/ve üçlemenin temelini oluşturan karanlığı ve karşıtlığı yaratan bir başkaldırıyı simgeliyordu. Üçlemenin son bölümü ‘The Dark Knight Rises’ı da bu karşıtlık üzerinden incelemek üçlemenin genel resmini görmemize yarayabilir.

İkinci filmin sonunda bir suçluya (Two Face) dönüşen Harvey Dent’in suçlarını üstlenen Batman, seyircinin gözünde kahraman kalmaya devam etse de hikaye açısından bakıldığında; polis köpeklerinden kaçan bir Batman imgesi o kahramanlığı yıkan bir kare olarak hala geçerliliğini koruyor. Joker’in tam tersine insanların içindeki iyiliğe inanan Batman, Harvey Dent’in simge bir isim olarak kalmasını sağlıyor belki ama Gotham halkı bilmese de seyirci biliyor ki; o inanç yalan üzerine kurulu. Ve o inanç Gotham’ın temeli üç film boyunca… 

19 Temmuz 2012

Büyük cellatlar

Express dergisi yıllar önce Yılmaz Güney'in 'Büyük Cellatlar' filmini arka kapağa taşıyarak Türkiye'nin 'büyük cellatları'ndan bir kısmını sıralamıştı. Fazla açıklamaya gerek yoktu, filmden kare çok şey anlatıyordu. O isimleri bir arada görmek yeterince manidardı zaten. Medyanın, televizyonun kirli yüzleri, nefret suçunu meslek haline getirenler, Genelkurmay'ın/şimdi hükümetin sözcüleri, kirli manşetlere imza atanlar, karakter aşınmasında çığır açanlar hepsi bir aradaydı.



Şimdi o muhteşem kapağı hatırlamak/hatırlatmak şart oldu. Malum gündem hiç değişmiyor, hatta bazı karakterler de. Yenileri ekleniyor, oyun devam ediyor. O yüzden toplu bir fotoğraf çekmek iyi geliyor insana.  Express başladı, gerisi gelir nasılsa:

İdris Naim Şahin, Melih Gökçek, Mehmet Ağar, Engin Ardıç, Emre Aköz, Hilal Kaplan, Markar Esayan, Nihal Bengisu Karaca, Haşmet Babaoğlu, İbrahim Karagül, Fatih Altaylı, Yiğit Bulut,Yıldırım Demirören, Ali Koç, Erman Toroğlu, Rasim Ozan Kütahyalı, Fatih Terim, Emre Belözoğlu, Hıncal Uluç, Nazlı Ilıcak, Güneri Civaoğlu, Sinan Çetin, Kenan Evren, Süleyman Demirel, Ertuğrul Özkök, Yılmaz Özdil, Korkut Eken, Ali Ağaoğlu, İzzet Çapa, İsmail Türüt, Reha Muhtar, Ali Murat Güven, Ercan Saatçi, Celalettin Cerrah, Hüseyin Avni Mutlu, Akit, habervaktim, Milli Gazete, Yeni Şafak, ''Fetullah Gülen Hoca Efendi'' diye eğilenler, Osman Pamukoğlu, Hakan Şükür, Mümtazer Türköne, Sinan Engin, Faruk Aksoy, Turgut Özakman, Mehmet Kamış, Mehmet Baransu, Nagehan Alçı, Erdoğan Bayraktar, Taha Akyol, Salih Memecan, Ali Sürmeli, Oğuz Haksever, Hilmi Yavuz, Metehan Demir, Akif Beki ...

16 Temmuz 2012

Hassasiyet çağı

Devamlı karşımıza çıkan 'halkın hassasiyeti' yalanı nedir? D&R, Bir+Bir dergisini yasakladığında da, Ölüm Pornosu, Yumuşak Makine gibi kitaplara dava açıldığında da önümüze sürülen bu yalandan ömür boyu kurtulamayacağız galiba. Neden bu kadar güçlü ve geçerli bir gerekçe olduğu gerçeği bir yana asıl mesele, kim bu 'hassas halk'ı temsil ediyor? Neden biz içerisinde değiliz bu halkın? O 'zararlı' yayınları okumak isteyenlerin hassasiyeti neden önemli değil? Cevabı biliyoruz tabii ki. Uzun bir süredir herkesin bildiği şeyleri tekrar edip duruyoruz zaten. Ve yine bilinen bir gerçeği kabul etmek gerekiyor artık. Herkesin muhafazakar alanları sorunun merkezinde ve kendi alanlarımız dışındakilere de gözümüz kapalı. (twitter muhalifliğimizi saymazsak)


Fotoğraftaki çocuk nereye koşuyor bilmiyoruz aslında? Neyden kaçıyor? Kendi ülkesinde yaşadığı böyle bir an hafızasından çıkar mı bir daha? Artık, nasıl yaşadığı toprakları sevebilecek? 3-4 ay önce çekilmiş bir fotoğraf ama ülkenin doğusu için ezberlenen bir kare. Dün Diyarbakır'da yaşananları herkes gördü diyemeyiz bile. Medya diye bir şey yok, biliyoruz. Twitter çevremize bağlı olarak olarak sosyal medyada takip edebildik ancak. Kürtlerin çoğunluğunun temsilcisi olan BDP Milletvekilleri ve Diyarbakır halkı açık açık devlet tarafından ağır şiddete maruz kaldılar. Peki, bu şiddet ne kadar insanı ilgilendiriyor? Çoğu insan için devlete zarar vermek isteyen 'teroristler' onlar. Ülkenin doğusundan bihaber ya da ezberledikleri bilgilerle/nefretle yaşayan, milliyetçi reflekslerle hareket eden bir kitle için. Bu durumda bu ülkeden nasıl bir hassasiyet beklenir? O hassasiyetle diğerini karıştırmamak lazım elbette.

Peki, ahlaki listemizde neler var; 'gençlerin ahlakını bozacak' DVD'ler, kitaplar yasak, paralı kanallarda bile filmler sansürlü, heteroseksüel ilişki dışında bir şeyi aklımıza bile getirmeyelim zaten, politik film, dergi, gazete yasak, son 10 yılda Kürt sorunuyla alakalı 25 film yasaklandı örneğin, televizyonda evlilik dışı ilişkiyi gösteren diziler tehdit edildi, kürtaj dinen günah, dini, vatanı eleştirmeyi aklından geçirme zaten!

15 Temmuz 2012

Hiçbir şey olmadı

Sine Ergün’ün adını bir yerlerde işitmiş yahut okumuşsanız, sade bir dille ne kadar çok şey anlatabildiğini de duymuşsunuzdur mutlaka. Keza, gündelik yaşamdan küçük ayrıntılarla dolu öykülerinden bazısı tek başlarına da, ciltlenmiş bir kitap kıvamında da aynı derece değerli.


Ne kadar genç olduğu, daha ilk öykülerinde parlaması, Raymond Carver’ı akla düşürmesi güzel ayrıntılar olsa da biliyoruz ki bunlar işin cilası. Asıl etkileyici olan, Sine Ergün’ün ‘hiçbir şey’ gibi gözüken ‘şey’leri anlatabilmesi. Her ay onlarcasını okuduğumuz sürükleyici olaylar, çarpıcı sonlar, etkileyici olmaya çalışan hikayeler arasında Ergün’ün öyküleri sıradan olanın peşinde koşuyor. Hiç etkileyici olmaya çalışmıyor, ara sıra unuttuğumuz, işin sırrını hatırlatıyor.

‘Burası Tekin Değil’in ardından çıkan ‘Bazen Hayat’taki her öykü birer, ikişer sayfadan oluşuyor ama Ergün’ün yakaladığı anlar, zihnimizde biriken yüzlerce an’ı hatırlatacak kadar güçlü. Hayatımızın en güzel gününü, takıldığımız anları, yeni bir hayatı, mutluluğun olmayan formüllerini, endişelerimizi, eksik kalan şeyleri, pişmanlıklarımızı, ölümü hatırlatan çoğu şeyi vs…

13 Temmuz 2012

'Öylesine buzlaştık ki utanç duymuyoruz'

Memleket duygusu nasıl bir şeydir, neydi, neye dönüştü, nerede başlayıp nerede biter? Ayfer Tunç, ‘Memleket Hikayeleri’nde bu topraklara, geçmişe, şimdiye dair yüzlerce fotoğraf çekiyor; geniş açılı fotoğraflar, her şey net. Üstelik nostalji değil fazlasıyla gerçek…


Memleket duygusunu nasıl tarif edersiniz artık? Hızla değişiyor mu bu duygu?
Eskisi gibi olmadığı kesin, hele genç kuşaklar için. Memleket deyince iki farklı şeyi kast ediyoruz. Biri doğup büyüdüğümüz şehir, diğeri bütün ülkemiz. Benim memleketten anladığım ikincisi, diğeriyle öyle derin bir bağım olmadığını kitapta da anlattım. Benim kuşağım yurtdışına ancak iki yılda bir çıkılabilen bir dönemde yaşadı. Bizim hayat hakkında bildiğimiz her şey kendi içimizden geliyordu. Kendimizi ancak kendimizle ölçüyorduk. Bugünkü kuşaklar için dünya, hayat, memleket bizim anladığımızdan başka. Genç kuşaklar için buralı olmakla dünya vatandaşı olmak arasında, geçip geçmemenin onlara kaldığı ince bir çizgi var sadece. Dolayısıyla dünyaya açılan bütün pencerelerini kapatarak kendini kandırmaya meyilli olanlardan değilseniz ülkenizi diğer ülkelerle çok daha derin ve dikkate değer bir bakışla kıyaslayabilirsiniz. Ama bunun hiç de acısız bir tecrübe olmadığını söylemem gerek.

Memleket Hikayeleri anlatmak aynı şeyleri tekrar etmek anlamına mı geliyor? Memleket konuşmayı nasıl tarif edebilirsiniz?
Aksine, bugün memleket hikayeleri anlatmak, benim için büsbütün başka bir anlama geliyor. Söylenecek çok yeni şey var. Hatta öyle çok ki ve hepsi de öyle önemli ki pek çoğuna sıra gelmediği, gelenlerin üstünde yeterince durup düşünmemize fırsat kalmadan yeni şeyler yaşandığı için derinleşemiyoruz, dişe dokunur düşünceler üretemiyoruz. Her olayın, her düşüncenin, her olgunun ancak yüzeyini sıyırabiliyoruz. Biz en sıradan gündelik hayatımızda bile gündeme kilitlenip kalmış bir ülkeyiz. Memleket konuşmak her gün yenilenen gündemi gözden geçirmekten ibaret hale geldi. Gerçi hak yemek istemem; gündemin yoğunluğuna kapılmayıp memleket hakkında soğukkanlılıkla, belli bir mesafeden çalışanlar, düşünenler de var ve iyi ki varlar.

9 Temmuz 2012

Yaşanamayan şeylerin güzelliği

'Güzel bir şeyin öncesi en iyi andır' (Romain Gary, Biletiniz Buraya Kadar)


Margot ve Lou, birbiriyle iyi anlaşan, birbirini anlayan mutlu bir çift gibidir. Ancak, Margot'nun Daniel ile tanışması hayatındaki boşlukları sorgulamasına, evliliğindeki çatlakların derinleşmesine sebep olur. Daniel, Margot'nun sıradanlaşan hayatında yeni, güçlü bir kıpırdanmadır. Kocası olan adamı hala seviyordur Margot ama bu sevgide tutkudan eser kalmamıştır artık. Bildiğimiz, hikayeler; hayatın boşlukları ve yeni bir heyecan... 

Margot, Daniel'ı deli gibi arzular ama acı çeker çünkü kocasının bunu haketmediğini düşünür. Adeta ikiye bölünür. Bir yanda düşünmekten vazgeçemediği bir adam, diğer yanda bu sadakatsizliği hak etmeyecek kadar iyi bir koca. Hatta kocasını aldatmasının önündeki engel sadakat değil, iyiliktir. Restorandaki sahnede Daniel'la cümlelerle sevişirken, o sadakat çoktan parçalanır zaten. O yüzden, koca bir ömür, dağılmasını istemediği bir evlilik, banliyölerdeki hayatı değildir geride bırakacağı, sadece 'iyi' bir kocadır.

Yeni tutkular, rutinleşen hayatın kurtuluşu, mutsuz hikayelerin ilacı mı? Hemen yanıbaşımızda ama dışarıda duran o yeni arzuyu yaşayamama dürtüsü ne olacak? Cevap, yaşlanmış vücutlarıyla hayattan bir şey beklemeyen kadınlardan geliyor. Henüz bozulmayan genç, çıplak vücutlara sahip Margot ve Geraldine'e seslenirler; ''yeni şeyler eskir''. Elde kalan o ebedi sorun; yani acımasız boşluklar, o rutin...  

Margot ve kocasının kızkardeşi Geraldine, 'yeni eskir' diyen yaşlanmış, pörsümüş vücutlara bakarken kalıverirler bir an için. Hayatın gerçekleri ara sıra yoklar, öyle anlardan biridir. Margot, içinse zamanlaması manidardır o anın. Hayatına Daniel'ın girdiği dönemde, zihnine saplanan karelerden biridir o sözler. Çünkü, en büyük korkusu hayata geçmek üzeredir...


Margot'nun hayatttaki en büyük korkusunu ilk sahnede öğreniyoruz. Aktarma uçuşlarda uçağı kaçırmaktan delicesine korkuyor. 'İki arada kalma' kabusu hayatının tam orta yerinde dutuyor. Kocasını bırakırsa ne olacak? Bunun ağırlığını asla taşıyamaz ama... 'Ama'lar da çoktur zaten. Bir şeylerden kaçarken ya kendini boşlukta bulursa? Hangisi daha korkunç; hayatındaki boşluk mu, yoksa içine düşmekten korktuğu önünde duran 'belirsiz' hayat mı? Daniel'la yeni bir başlangıç Margot'yu nereye götürür, ömür boyu mutluluğa mı? Biliriz ki; bu sorular o sıcak yaz gününde eriyip gidecek, cevapları da hayatın sonuna gelindiğinde öğrenilecek muhtemelen...

Banliyödeki o sıcak kadar rahatsız edici 'Take This Waltz'. Margot'nun fırının yanında sıcağın yüzüne işlediği sahne uzun süre akılda kalacak gibi... Tüm o romantik sahnelerine rağmen rahatsız edici. Cohen'in filme adını veren şarkısından çıkan güzellik ve hüzün bir arada çünkü. Ve yaşanamayan şeylerin güzelliğini gösterdiği için. Hayatın 'eksik' tarafını gösterdiği için. Geraldine'in söylediği gibi: ''Hayatın içinde kocaman bir delik var. Deli gibi o deliği doldurmaya çalışamazsın.''


6 Temmuz 2012

N5 - Burak Aksak ve 5 sahne

Önce başlık seçemedik, sonra uzun süren mesaj trafiğinin ardından '5 sahne olsun' dedi. O an iyi bir iş çıkacağını tahmin etmiştim.


Söylemesi ayıp çekim sırasında eğlendik tabii ki, diziler, filmler, sahneler, yaz sıcağı, teras kıskançlığı, komik insana komiklik yapan ekibimiz... Kuralı yıkıp bir N5 daha bile yapasım geldi çekim bittikten sonra. Son olarak 5'e almadığı filmlerinin de çok güzel olduğunu söylemek isterim.

Burak Aksak'tan 5 sahne: İzlemek için tıklayınız