28 Haziran 2012

İşte gençlik hayallerine olanlar

Gizli bir şirket hayatından memnun olmayanlara 'yeni hayat' hizmeti verir. İkinci bir şans... Ancak, Arthur Hamilton için değişen bir şey olmaz. John Frankenheimer imzalı 'Seconds', paranoya dolu gerçek bir başyapıt. 


Not: Bu yazı filmle ilgili bazı gelişmelerden bahsetmektedir.

Hayatınızdan memnun musunuz? Arthur Hamilton’ın bu soruya cevabı – çoğu insanın vereceği gibi – hayır. Arthur Hamilton orta sınıfa mensup bir bankacı. Maddi durumu iyi. İşinde yükselmeyi bekliyor. Yazları geçirmek için aldığı bir teknesi var. Karısı, evi, işi, arkadaşları var. Ama, ya başka? Bir şeyler eksiktir. Günün birinde memnun olmadığınız hayatınız bir yerlerden çatlar. Amaçsız kalmışsınızdır. Öyle anlarda ikinci bir şans olsa diye iç geçirirsiniz. Bir hayalden öteye gitmeyecek şekilde… Arthur daha önce bunlar üzerine düşünmemiştir ama yine de bir şeyler eksiktir. John Frankenheimer’ın başyapıtı ‘Seconds’, yeniden doğan bir adamın hikayesidir.

Gizli, yasa dışı çalışan bir şirket, hayatından memnun olmayanlara ‘yeni hayat’ hizmeti verir. İnsanlara bir imza (ve tabii para) karşılığında yeni bir yüz, vücut, imza, parmak izi, kişilik, kısaca bir kimlik verirler. Artık, başka biri olarak, ‘tasarlanan’ yeni dünyada var olmaya çalışırlar. Arthur da, attığı imza ile sıkıldığı hayatını geride bırakacağını ve hayatındaki boşluğu dolduracağını sanır ama kararını verirken alay edercesine denildiği gibi ‘yeniden doğuşlar sancılıdır’ ve beklenen özgürlük gerçekleşmez.

Filmin ilk yarım saatinde – özellikle Arthur’un Bay Wilson ile uzun konuşmasında - Barış Bıçakçı’nın o müthiş cümlesi geliyor akla: ‘‘Cemil, genç Cemil'in elinde silah olup olmadığına bakmıştı, çünkü yıllar önce okuduğu Rene Char'ın Seçme Şiirleri'nin önsözünde geçen şu cümleyi unutamıyordu: ''Kırk yaşımızda, yüreğimize yirmimizde sıktığımız bir kurşunla ölüyoruz.'' (Sinek Isırıklarının Müellifi) Evet, Arthur’un gençlik hayalleri uçup gitmiştir, gerilerde kalmıştır. Yaşamı koca bir rutine dönmüştür. Karısıyla ayrı yataklarda uyur, sadece ‘geçinip giderler’, kızını çok fazla görmez zaten. Peki, bu hayatı bırakırsa kimse Arthur’u özlemeyecek mi? Kimsenin ona ihtiyacı olmayacak mı? Koca bir ömrü ne olacak? Aslında, şirketin afili sözleri Arthur’u etkiler. ‘‘Geriye dönemeyeceğinizi bildiğinizde ileriye gitmek daha kolay değil midir?’’ Tespitler iyi, hoş da, asıl sorun vaatlerdir zaten. Arthur, ‘‘Gerçekten geri dönemeyecek miyim? Hayatım ne olacak?’’ diye sorduğunda aldığı cevap da hilelidir o yüzden: ‘‘Kesinlikle geri dönmek istemeyeceksin.’’

11 Haziran 2012

'O yanık kokusu, o kan üzerimize sıçrıyor'

Karin Karakaşlı bu ülkenin vicdanı olan isimlerden... Kaleminden çıkan her söz, savaş çığlıkları, nefret yazıları, kirli politikalar ve medyanın iki yüzlülüğü arasında adeta nefes alınabilecek bir vaha. O yüzden, zihnimiz açılsın diye gündemi bir kez daha ondan dinlemek lazım…


Şehir Tiyatroları yönetmeliğinin değiştirilmesi ve sonrasındaki gelişmelerden başlarsak…
Asıl mesele zihniyet, çok farklı alanlarda ama hep aynı şekilde tezahür ediyor. Kendine dair olanı kendi beğenilerine göre oluşturmak demek geri kalanın yaşam hakkını ortadan kaldıran bir iç müdahale demek ve bu iç müdahale her şeyi zapturapt altına alıyor. Bir hizalandırma gayreti...  Çoğu alanda hissediliyor. Giderek bir tahammülsüzlük iklimine dönüşüyor her şey. Sürekli her alanı bu kadar kutup halinde yaşarsak geriye bir zemin kalmıyor. İdeolojik bile değil, bu neyin kutuplaşması bilemiyorum. Bildiğin iktidar ve güç alanları; poliste karşılığı var, yargıda var, sanatta da olacak gibi. Her şeyden öte İstanbul’da bunun karşılığı var zaten.

Kentsel dönüşüm değil mi?
Evet, İstanbul’un kentsel dönüşüm diye geçirdiği hallere bakmak lazım, aynı hoyratlık. Çok ürkütücü… Ne kadar çabuk yapıldı, akşamında karar alındı, hemen Meclis’ten geçirildi, mikrop defeder gibi belli alanlar boşaltıldı. Oralarda kurulmuş hayatlar var. Şehirle insanın organik bir bağlantısı vardır; mekan seni belirler, eşyanın senin üzerinde hakkı vardır, yaşanmışlıklar vardır ama bunların hepsini görmezden gelip bu mantaliteyle insanları defedip, o gökdelenleri dikiyorsun mahalle dokusu diye bir şey kalmıyor. Mahalle çok insani bir şeydir, manavın bakkalın seni tanır, esnafla iki çift laf edersin, birinin çayını içersin ve kendini koca şehirlerde kaybolmamış hissedersin. İnsana iyi gelir. Ve bunlar birden bire yok ediliyor. Gazi Mahallesi’nde Venedik Evleri reklamı görüyorum. Korkunç bir tiyatro dekoru yaratılıyor, gerçeklik duygunla, hakikatinle oynanıyor. Her şey ters yüz oldu. Bu kadar dengesizlik bünyeleri bozar, sağlıklı bir şey göremiyorum.

8 Haziran 2012

N5 - Doğu Yücel ve bilimkurgu

Prometheus çok konuşuldu, tartışıldı. Biz de kalemini ve hikayelerini çok sevdiğimiz, gerçek bilimkurgu fanı Doğu Yücel'e soralım istedik; en iyi 5 bilimkurgu filmini?


Liste klasiklerle dolu ama yine de itiraz etmek istedim, çünkü 5 rakamının az geldiği başlıklardan biri buydu. İşte Doğu Yücel'in güzel listesi:

En iyi 5 bilimkurgu filmi: İzlemek için tıklayınız

4 Haziran 2012

Yaratılışın sırrı içimizde!

Prometheus’un en büyük sorunu Damon Lindelof ve Jon Spaihts imzalı  'ilahi güç' temelli senaryosu...  


Sinemanın da bilimkurgunun da anahtar kelimesi ‘yeni bir dünya yaratmak’ ise Ridley Scott’ın bunun için doğduğunu tekrar söylemeye gerek yok. ‘Prometheus’ da ilk yarım saatiyle bunu müjdeliyor ve uzun süren bekleyişin boşa çıkmayacağını da kulağımıza fısıldıyor. Ancak bu fısıldamanın yanlış alarm olduğunu anlamak da uzun sürmüyor.

Scott, ‘Prometheus’ta ‘büyük’ sorularla başlıyor hikayesine; Tanrı var mı? Bizi kim yarattı? Bizi yaratana nasıl ulaşabiliriz?... Ancak, hikaye sonlandığında bu sorular yerini sığ cevaplara ve bildik Hollywood formüllerine bırakıyor.