12 Mayıs 2012

Özgürlük kapının ardında

Jonathan Franzen, Aile Sırları’ndan (The Corrections) 10 yıl sonra yine – ve iyi ki - aileye bakıyor. ‘Özgürlük’ bir ailenin üç kuşak öyküsünü anlatsa da Patty ve Walter Berglund’un hikayesi aslında. Ve bir özgürlük sözlüğü bir bakıma; bağımlılık, sorumluluk, birliktelik, ödeşme, güven... Bütün bu kavramların  ‘özgürlük’le birlikte yeniden kurulduğu bir hikaye.


Berglund’lar banliyöde yaşayan orta sınıf bir aile. Patty ve Walter’ın kendi ebeveynleriyle kurdukları ilişkileri çocuklarıyla olan ilişkisine yansırken seçimleri ve pişmanlıkları arasında kalan yaşamları da önümüzden akıp gidiyor. Franzen’ın lineer olmayan bir kurguyla anlattığı ailenin öyküsü, karakterlerin özgürlükle olan ilişkisi insanlık tarihinin, kadın erkek ilişkisinin, evlilik kurumunun çıkmazlarını gösteriyor.

Gençlik yılları, üniversite zamanları, evlilikleri boyunca, kitabın kahramanı olan çifti izliyoruz. Problemli bir aile olduklarını ilk bölümden anlıyoruz. Patty, sıkıcı, sıradan hayatını özetlercesine mutsuz. Walter uzakta; Patty ile arasındaki mesafe uzaklıktan öte koca bir yaşam sanki. Oğulları Joey hiç sevmedikleri karşı komşusunun kızıyla beraber. Ve ailesinden o kadar kopuk ki sevgilisinin ailesiyle yaşıyor. Ve Jessica, başka bir hayata başlamak üzere o da. Sayfalar ilerledikçe ailenin hayatındaki en önemli dönemlere,  geri dönülmez hatalara, yaşamlarını biçimlendiren kararlarına tanık oluyoruz. İlk sayfalarda yalnızca uzaktan baktığımız Berglund’ların yavaş yavaş içine giriyoruz, onlardan biriymişçesine yanımızda nefes aldıklarını hissediyoruz. Ayrıntılar ortaya çıktıkça karakterler ‘gerçek’ kişiler olarak belirmeye başlıyor çünkü. Franzen’ın anlatımı üç kuşağa yayılan hikayeyi canlı-kanlı bir şekilde kafamıza yerleştiriyor.


Patty ile Walter’ın ilişkisini, doğal olarak hikayeyi belirleyen/ yönlendiren/ dağıtan/ etkileyen kişi ise Richard. Patty ikisiyle tanıştığı anda ne hissettiyse o his ömrü boyunca peşini bırakmıyor. Walter ve Richard çok iyi arkadaş ve birbirinin zıttı karaktere sahipler. Walter sadık, Richard umursamaz, Walter kibar Richard kaba, Walter sıradan Richard ise havalı ve çekici. Bu ‘küçük bilgiler’ Patty için de önemli. O yüzden, Walter’ı seçmek zorunda kaldığında aklında, Richard kalbine saplanıyor. Richard’ın hayata bakışı ne kadar Patty’i rahatsız etse de istediği, arzuladığı, sevişmek istediği Richard. Ancak mantıklı olmak gerekir ve Patty de mantıklı seçimler yapar!

‘‘Birlikte kurdukları hayattaki bütün o güzellikler adına vazgeçtiği şeylerden biri (tamam en temel şey) eşiyle sevişme arzusuydu.’’

Franzen, orta sınıf Amerikan ailesini masaya yatırırken eleştirisini karakterlerin seçimleri ve özgürlüklerini nasıl kullandıkları üzerinden kuruyor çoğunlukla. Çocuklar aileden koparak özgürleşirler, karakterlerin bağımlılıkları onları özgür olmaktan alıkoyar. Sorumluluk duygusu özgürlüğü baltalayan en önemli etken olarak çıkar karşımıza. Patty, karar verirken arzularıyla sorumlulukları arasında kalır. Gençliğinde oynadığı basketbol maçlarındaki ‘takım ruhu’ anlayışını gerçek hayata aktarırken çuvallar. Birlikte olamamak ile kaybetmek ikilemi arasında gidip gelir Patty. ‘’Ona her şeyiyle bağlı Walter’la yaşayamayacak kadar tutsaktır’’. Patty, bir kadının isteyeceği her şeye sahiptir – o yüzeysel bakışla - dışarıdan bakıldığında. Ona güven veren bir eş, çocuklar, aile, maddi imkanlar… Ama mutlu değildir. En büyük ihtiyacı Richard’dır. Deli gibi arzuladığı adamdan uzakta, kocasıyla arasında ise tutku eksiktir. Patty’nin hayatındaki boşluğun sebebi tek bir kelimedir: tutku. Onu ilk gördüğü anda da, beraber yaptıkları yolculukta da ve hayatının geri kalanında Richard’la sevişmek ister. İstediği şeyi yapamadıktan, özgür olamadıktan sonra orta sınıf lüksünün de bir anlamı kalmaz Patty için. ‘‘Kendini, özgürce uçarken ailenin yapışkan ağına yakalanmış bir böcek gibi hissediyordu.’’

Sık sık karakterlerden özgürlük karşıtı - ama hiç de öyle değilmiş gibi davranan - cümleler duymamız manidardır zaten. Gündelik hayatın klişe kelimeleri bir araya gelir, çok sıra dışı bir durum değildir. O kıstırılmış hayatı özetler. Şablonlarla, kurallarla tıkır tıkır işliyormuş gibi gözüken hayatın altında yatanı görmeye yarar aslında: ‘‘Özgürlük baş belasıdır. Özgür insanlardan oluşan bir ulusa yanlış mantıklarını bıraktırıp doğru mantığı göstermemiz gerekiyor.’’ Benzer sözleri Walter’dan duyarız, hayatında hiç içmemiş, kavga etmemiş, güven dolu Walter’dan. Bir yerde, Dave Matthews’un şarkı sözleriyle dalgasını geçer Walter, ‘’Şarkı sözleri basmakalıp. Özgür olmalıyım, öyle özgür ki, evet, evet, evet. Özgürlüksüz yaşayamam’’ diyerek. Öğretilen, mantıklı gelen, güvenilir hayatın kodları bellidir ve özgürlüğün bu kümede işi yoktur.

Walter için ‘ideal eş’ hatta ‘fedakar eş’ demek mümkün. Tam evlenilecek adam! ‘Sevişirken bile Patty’nin tatmin olmasına kendisin tatmin olmasından daha fazla önem veriyor ya da en azından kendi aldığı zevke ancak Patty’nin tatmin olmasıyla bir anlam katabiliyordu’. Gerçek hayatta da bundan farksızdı. Ancak, Patty’i özgürlüğüne kavuşturacak şey onda yoktu. Banliyödeki evlerinin içinden fışkıran o koca hayal kırıklığının sebebi de tam olarak buydu. Walter başka bir şeyi temsil ediyor çünkü; ‘güven’i. Özgürlüğe karşı güven. Richard ne kadar özgürlükse, Walter da o kadar güven. Öyle ki, kıyaslamalar arasında geçen ömrün sonlarında Walter’ın ağzından şu cümleyi bile duyarız: ‘’Kötü Beyefendi olsam ne olur? Beni gene sever misin?’’

Jonathan Franzen, 596 sayfada Walter ve Patty’nin hikayesini anlatırken, politik sulara girmeyi de ihmal etmiyor. ‘Ekonominin temel direği Amerikan orta sınıfı’ üzerinden Amerikan toplumunu eleştirdiği gibi Mavi Dağ Vakfı’nın ötleğenleriyle birlikte fonda güncel politikalar, çevre sorunları, Irak savaşı gibi meseleler akıyor. Franzen, aile, evlilik gibi konularda olduğu gibi kitle imha silahları, öldürülen çocuklar, kirli politikalar, anlaşmalar, medyadaki haberler, kişisel özgürlükler ve ‘dışarıdaki’, ‘düşman’ gibi kavramlarla da Amerika’nın politikalarını – özellikle de muhafazakar, sağ kanadı Cumhuriyetçileri sert bir şekilde eleştiriyor.

Uzun süreden beri beklenen bir kitap olmasının hakkını veriyor 596 sayfada ‘Özgürlük’. Kitapta adı geçen ve Franzen’ın kıyaslandığı yazarların/kitapların yanına yerleşebilecek, klasik bir roman. Franzen, tutku ve mantık arasında geçen ilişkileri başlangıcından günümüze kadar getiriyor. Bir ailenin tarihinden en can alıcı anları bir araya getirirken klasik romana yüzünü dönüyor ve her şeyiyle ‘büyük’ bir roman ortaya çıkarıyor. Karakterlerin gençlik, yetişkinlik, olgunluk dönemlerine tanık olurken hikaye sürükleyicilik açısından sıkıntı çekmiyor. Franzen, verdiği röportajlarda sürükleyicilik koşulunun altını çiziyor: ‘’Yazarın görevinin sığ medyanın anlaşılır kılmadığı şeyler hakkında sürükleyici hikayeler yazmak olduğunu düşünüyorum’’ Ve günümüzde bunun zorunluluğa dönüştüğünü de söylüyor: ‘‘Bugünlerde yazarların kitapları gerçekten sürükleyici olmalarını sağlamak gibi bir sorumlulukları var. Size telefonunuzu kapattıracak, internet bağlantınızdan uzaklaştıracak ve başka bir yerde zaman geçirmenizi sağlatacak derecede bir sürükleyicilikten bahsediyorum. Elektronik iletişim dünyasının gürültülü kalabalığının farkındayım ve okuyucuyu bundan uzaklaştırabilecek bir şeyler ortaya koymaya çalışıyorum.’’ ‘Özgürlük’ün bu anlamda sıkıntı çekmediğini söylemek gerek. Bu hacimli kitap, Mavi Dağ Vakfı ile ilgili bölümleri dışarıda tuttuğumuz zaman Franzen’ın vaat ettiğini fazlasıyla veriyor. Dahası, Franzen’ın en büyük başarısı karakterlerini yanı başımızda hissedecek kadar gerçeğe dönüştürebilmesinde. Onlar hakkında bildiklerimizden ötesi ‘büyük resmi’ göstermekte de hiç zorlanmıyor Franzen. Ve sıradan gözüken bir dünyayı sıra dışı anlatımı ve kurgusuyla heyecan verici bir hikayeye dönüştürmekte de. ‘Özgürlük’ eksiği olmayan bir roman. Ancak, birkaç fazlası olduğunu belirtmek gerek. Onca ayrıntıdan bazısının kalabalık yaratması gibi mesela… Yine de ‘Özgürlük’ için son söz bu olmamalı. Franzen’a kulak verirsek; ‘‘Bir yazar olarak misyonumun içimden bir başkasının içine uzanan bir köprü kurmaya çalışmak olduğunu düşünüyorum’’ diyor. İşte ‘Özgürlük’ tam olarak böyle bir kitap…

Özgürlük
Jonathan Franzen
Sel Yayıncılık
Türkçesi: Sevin Okyay

Jonathan Franzen anlatıyor:
Patty’nin sesi
‘’Özgürlük'ü yazmaya başlamadan önce uzun bir süre Patty'nin sesi aklımın içinde dolandı durdu. Başta Patty değildi bu ses, yıllar içinde pek çok kere değişip dönüştü. Onu ayağa kaldırmak epey vaktimi aldı. Aklımda daha hiçbir şey yokken sadece onun sesi vardı. Kitabın özü o ses olmalıydı...’’

Özgürlük
‘’Bu kitabın yayımlanma sürecinde ‘özgürlük’ kavramı hakkında konuşmayacağıma dair kendime bir söz verdim. Bu kitabın tamamında var ve okuyucu için bir açıklama görevi üstlenmek istemiyorum. Çünkü; çok iyi bildiğim gerçeği bir tarafa, yapacağım açıklamanın bir geçerliliği olmak zorunda değil. Yazarın kitabın ya da kitabın içindeki bir kavramın ne anlama geldiği konusunda son söze sahip olacak kişi olması gerektiğini sanmıyorum. Ben her şeyi bilemem. Ancak elbette, seçim özgürlüğünü benimseyen bir tüketim kültürü içinde yaşıyoruz ve bu kültür piyasanın özgürlüğünü fetiş haline getirmiş durumda. Bunlar, sistemin içinde yaşayan toplumun bireyleri üzerinde yarattıkları duygusal ve ruhsal hallerden bağımsız gelişmeler değil. Kitap üzerinde çalışırken aklımda sadece bu vardı.’’

Aile 
‘’Aile değiştiremeyeceğiniz bir şey, öyle değil mi? Tüm bedeninizi dövmelerle kaplayabilirsiniz. Kulak memenize greyfurt kadar bir halka takabilirsiniz. Adınızı değiştirebilirsiniz. Başka bir kıtaya taşınabilirsiniz. Ama anne babanızı, kardeşlerinizi ya da çocuklarınızı değiştiremezsiniz. Ben bir roman yazarı olarak, kendini yaratma ve seçim özgürlüğü konusunda en azından bir illüzyon sunan bir dünyada, bireyin kaçamadığı şeylere ilgi duyuyorum. Kendini yaratma ve bu muhteşem seçim özgürlüğü sayesinde kendini tanımlama vaatlerinin yalan olduğunu düşünüyorum. Bu hepimizin kandığı bir yalan çünkü ekonomiye faydası var. Aile bu yalana saldırmak için erişebildiğim araçlardan biri. (…)Belki bir sonraki romanda yabancı ve ekzantirik bir yerde birbiriyle alakasız insanlardan bahsetmeyi başaracağım. Ama bunu şu ana kadar başaramadım.’’ (Taraf kitap - Mayıs)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder