1 Mayıs 2012

Kimse hakikatin aynasına bakmak istemiyor

Ahmet Ümit, yeni kitabı Sultanı Öldürmek’le bu ay okuyusuyla buluşacak. Ümit, polisiye edebiyatının ustası olduğu gibi polisiye ve gerilim sinemasını da en iyi bilen isimlerden. Ümit'le yazdığı kadar iyi anlattığı gerilim sinemasını konuştum.


Sizin için gerilim başlı başına bir tür mü yoksa polisiye-gerilim türünün bir parçası mı?
Aslına bakarsanız benim için önemli olan hikayemi en iyi şekilde anlatabilmektir. Bu bazen gerilim kurgusunda, bazen polisiye türünde, bazen mistik tarzda olabiliyor. İtiraf etmem gerekir ki, öncelikle kendim için yazıyorum. Çünkü yazma süreci en az iki yıl sürüyor; bu sürecin beni mutlu etmesi, heyecanlandırması, hiç bilmediğim dünyalara sürüklemesi, yani gündelik hayatın sıkıcılıklarından kurtarması ve elbette yeni şeyler öğrenmemi sağlaması gerekiyor. Yazım sürecinde bunları yaşayamazsam, yazmanın bir anlamı kalmaz.

Ama işi kategorize edecek olursak, gerilim türü, polisiyeden bağımsız bir alan olarak ele alınabilir. Çünkü gerilim aynı zamanda korku türünün de bir örneğidir ya da psikolojik romanın bir unsuru da olabilir.

Raymond Chandler, Dashiell Hammett gibi Kara Roman türünün büyük isimlerinin sinemaya etkisini düşünürsek polisiye- gerilim sinemasıyla edebiyat arasında - hala - güçlü bir ilişki var mı?
Chandler, Hammett gibi yazarları polisiye türde sinemayı etkilemiş yazarlar olarak tanımlamak daha doğru olur. Bu iki dev yazarın asıl önemi, suçu ekonomik temellerin üzerine oturtmaları ve hikayelerini diyalog ağırlıklı bir yapıda oluşturmalarıdır. Gerek olay örgüleri, gerek kullandıkları dil, gerekse metinlerindeki gerçeklik duygusu her iki yazarın da Amerikan sinemasında, sık sık eserlerinden uyarlama senaryolar üretilmesine yol açmıştır. Hammett’in ‘Malta Şahini’ Chandler’ın ‘Büyük Uyku’su polisiye sinemanın önemli başyapıtlarıdır.


Gerilim sineması deyince polisiye türü de içeren geniş bir skaladan söz edebiliriz. Örneğin ‘Korku Burnu’ da bir gerilim filmidir, ‘Kuzuların Sessizliği’ de. ‘Korku Burnu’nu polisiye olarak adlandırmak zordur ama ‘Kuzuların Sessizliği’ polisiyedir. ‘Yedi’ filmi ile ‘Altıncı His’ de benzer özellikler taşır. Biri polisiyedir, öteki hayalet hikayesi... Kült bir konu olarak ‘Seri Katil’ olgusu da hem polisiye olarak, hem de korku hikayesi olarak kurgulanabilir.

Günümüzde gerilim sinemasını bu denli etkileyen yazarlar var mı sizce?
Stephen King gibi kült yazarları geçersek, Dennis Lehane’den bahsedebilirim. ‘Gone Baby Gone’, ‘Mistik River’ ve  ‘Shutter Island’ onun eserlerinden yapılan üç başarılı uyarlamadır. Ama Hannibal Lecter’ın yaratıcısı Thomas Harris’i anmazsak haksızlık olur. Onun yarattığı karakterler ve öyküleri sinemayı epeyce beslemiştir. Mistik gerilim derseniz elbette Dan Brown’ı es geçemeyiz. Tabii eserleri  ‘L.A. Confidential’ gibi başarılı filmlere uyarlanmış James Ellroy’dan da bahsetmemiz gerekir.

ABD ve Avrupa sineması polisiye edebiyattan sıkça yararlanır. Bunun nedeni de son derece basittir; iyi bir hikaye olmadan iyi bir senaryo, iyi bir senaryo almadan da iyi bir film olmaz. İyi polisiye romanlar çoğunlukla iyi bir film için güçlü hikayeler sunar. Hikayenin Blade Runner gibi gelecekte ya da The Name of Rose gibi geçmişte geçiyor olmasının hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Önemli olan güçlü bir kurgu, sağlam karakterler, insanı sarmalayan bir entrikadır…

Seri katil, suç, şüphe, cinayet, merak... Gerilim sineması için olmazsa olmazlar nelerdir? Bir formül var mıdır?
Sanatta formül kullanmak, yapıtın ölü doğması demektir. İster roman olsun, ister film bir formüle göre yapılıyorsa işin tadı kaçar. O nedenle her romanın ya da filmin kendi doğası, kendi yapısı deyim yerindeyse kendi formülü vardır. Ama polisiyeden söz ediyorsak, mutlaka bir gizemli suçun olması gerekir. Çoğunluk bu bir cinayettir ama şart değildir. Korku filminde de mutlaka hayaletler, öteki dünyadan gelen ölüler olması şart değildir. Faniler arasında yaşanan bir olay da pekala korku romanı ya da filmi için konu olabilir. Örneğin işkence konusu, politik önemi dışında da bir korku olgusu görevini görebilir. Önemli olan yazarın ya da yönetmenin konuya bakış açısındaki farklılık ya da yaratıcılıktır.

Peki, formülleri alt üst eden  ama yine de iyi sonuç alan örnekler var mı?
Mesela ‘Yedi’ (Seven).  Katil filmin finaline gelmeden önce ortaya çıkar. Daha da beteri kendi ayaklarıyla gelir teslim olur. Klasik yapıya göre olacak iş değil. Fakat film gayet güzel bir şekilde akar. Üstelik filmin sonunda kazanan adalet değil, kötülük olacaktır. Teslim olan seri katil, dedektiflerimize çalım atarak, kendi amacını gerçekleştirecektir. Elbette artık bu kurgu da bir klişeye dönüşecektir, özgün film yapmak isteyen gerilim sinemacısı şimdi bambaşka bir film yapısına ihtiyaç duymak zorundadır. Yapılması zor olan ama başarıldığında bize unutulmaz bir sanat yapıtı verecek olan formül tam da budur. Formülsüzlüğün formülü...

Yazma sürecinizi, motivasyonunuzu etkileyen filmler, sahneler vardır muhakkak...
Tabii var; Ömer Kavur’un ‘Anayurt Oteli’, Zeki Demirkubuz’un ‘Masumiyet”i, Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Üç Maymun”u, Seven, Insomnia, Olağan Şüpheliler... Özellikle de Olağan Şüpheliler’in açılış sahnesi enfestir. Geminin güvertesinde herkes ölmüş, katil, yaralı olarak yatan adama yaklaşır... Yaralı adam öldürüleceğinden emindir ama sadece saati sorar... Hiç akıldan çıkmayacak bir sahne... Tabii Seven’ın finali, dedektifin, Hemingway’in repliğini söylediği sahne... ‘Dünya bir savaş alanıdır’...

Sevdiğim filmler çoğunlukla yazacağım romanların kışkırtıcılarıdır. O nedenle benim yazarlığımla sinema arasında doğrudan bir akrabalık olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Gerilim sineması - bilimkurgu gibi - çok ‘ciddiye alınmıyor.’ Örneğin; Oscar kazanan tek gerilim filmi The Silence of the Lambs. Sizce bunun nedeni  ne olabilir?
Bilmem. Belki Akademi üyelerinin tutuculuğu olabilir. Kimse hakikatin aynasına bakmak istemiyor. İnsanoğlunun yeryüzünün yarattığı en acımasız mahluk olduğu gerçeği binlerce kez kanıtlanmış olmasına rağmen, kimse bu gerçeği kabul etmek istemiyor. Ama kabul etmesek de nasıl vahşi bir tür olduğumuzun kanıtları inkar edilmez şekilde ortalıkta duruyor, üstelik her gün bu zalimliğimize yenileri ekleniyor. Bölgemizde yaşanan savaşlara göz atmak yeterli. Mahvettiğimiz doğa ortada... İyi polisiye romanlar ya da filmler, insanoğlunun bu çirkin yüzünü gösterirler. Sorun bizim bu çirkin görüntüyle yüzleşmeyi göze almamızda... Sanırım Amerikan Film Akademisi üyeleri henüz o kadar cesur değiller... (Sabit Fikir)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder