14 Mayıs 2012

Bu 'İstanbul'lar bambaşka


Charles Vess, Dany Henrotin, Roberto Diso gibi usta çizerler geldiler, İstanbul'u gezdiler ve kendi İstanbul hikayelerini çizdiler. 'Çiztanbul'u editörü ve çizerleriyle konuştum...


 Studio Rodeo, özgün çizgi roman projelerine devam ediyor. Dünyanın farklı köşelerinden, farklı ekollerden gelen usta çizerler, İstanbul'a geldiler, gezdiler ve her biri kendi İstanbul hikayesini çizdi. Çiztanbul'da Charles Vess, Dany Henrotin, Roberto Diso gibi usta isimlerin İstanbul'unu görmek her bakımdan heyecan verici. Kimi İstanbul'un tarihinin içinde kayboluyor, kimi gizemli bir kadının peşinden gidiyor, kimiyse kaotik İstanbul sokaklarında macera yaşıyor. Her biri birbirinden keyifli ve değerli olan hikayeleri bir araya getiren projenin yaratıcısı ve aynı zamanda kitabın editörü Murat Mıhçıoğlu'yla konuştuk.


İlk olarak projeden bahsedebilir misin? Nasıl ortaya çıktı, nasıl gelişti?
Çeşitli ülkelerdeki çizgi roman festivallerinde tanıştığımız sanatçı, yazar ve editörlerin birikimini, İstanbul’u merkeze alan bir çalışmada değerlendirmek istedik. Hem çizgi roman profesyonellerinin zihnindeki Türkiye imajını değiştirmek, hem de İstanbul’un büyüsünü “dışardan bakan” gözlerle sunmaktı amaç.

Çizgi roman projelerini nasıl yürüteceğinizi bilmeniz, işin sadece bir bölümünü çözüyor. Çalışmayı fiilen başlatabilmek için bir sponsora ihtiyacımız vardı. Sur Balık bu noktada devreye girdi. Şehri bizzat görerek, içinde yaşayarak tanıyacak misafir sanatçılarımızı onların turizm alanındaki deneyimi ve maddi katkıları sayesinde ağırladık. Çalışma ziyaretlerinin verimli geçmesini sağlayan koşullar, kitaba da yansıdı tabii: Her bir sanatçı, oldukça çok sayıda farklı müze, semt, sokak, insan tanıdı; İstanbul’un farklı yüzleriyle karşılaşarak eserlerine aktarabildiler.



Hikayelerin yaratım sürecini de anlatabilir misin? Geldiler, ne zaman çizdiler? Gezerken mi, daha sonra mı? 
Biz dahil herkesin kendince bir çalışma takvimi olması, sanatçıları ve yakınlarını farklı gruplar halinde ağırlamamızı gerektirdi. Nisan-Ağustos 2011 dönemi arasında, tüm çalışma ziyaretleri tamamlandı. Geri dönenlerle yazışmaya başlıyorduk hemen. Projedeki en önemli kural, hikayeyi burada, yani İstanbul’da bulmaktı. Varolan bir öyküye İstanbul kılıfı giydirmek tarzı şeyler, olayın ruhuna aykırı düşerdi.
Kimi sanatçı taksicilerin hal ve tavırlarından, kimisi Ayasofya’dan, kimi de İstanbul’un kozmopolit yapısındaki cazibeden ilham aldı. Herkes kendi dokümantasyonunu yaptı buradayken. Eskizler çizdiler, fotoğraflar ve filmler çektiler, kafalarında oluşan soruların cevaplarını direkt bizlerden aldılar. Kitabın hazırlık aşamasını tesadüflere açık tutmak istedik, ki bu, Charles Vess’inki başta olmak üzere bazı öykülerde esin kaynağını doğrudan etkiledi.

Yani, fikirler ve görsel referanslar burada bulundu; ziyaretlerin ardından yazışılıp konuşularak geliştirildi. Çalışmaların son aşamaya gelmesi ise, bazı örneklerde bir yıla kadar uzadı. 

---------------------------------------------------------------------------------------------------
Enis Cisic’e sorduk:
En distopik, sert hikaye sizin. Ve bir modernizm, medya eleştirisi var. Genellikle sinemada gördüğümüz bu alt metin ve karanlık şehir temasını İstanbul'da görmek bizim açımızdan yeni bir şey...
Aslında tüm dünyayı saran bir tehlike var, o da özel hayatın yaygın medya tarafından tüketilmesi. Türkiye’deki medya, özellikle televizyon dizileriyle ve bazı ünlü programlarla bizim oralara, yani Bosna-Hersek’e da taşınıyor. Türk medyasına yabancı olmadığımızı söyleyebilirim. İstanbul çok hareketli ve kalabalık bir şehir. Geldiğimde en çok bu yönüyle dikkatimi çekti. İstiklâl Caddesi zaten bazı özellikleriyle distopik bir bilimkurgunun karmaşasına sahip. Bugünden böyle olan bir şehrin yarını, yakın geleceği, kalabalıklar içinde kaderini çizmekte zorlanan birey için tehlikeler de barındırır diye düşündüm. Öyküdeki çıkış noktam bu oldu.

Hollywood sineması için İstanbul genelde “tarihi bir dekor” işlevi görüyor. Sizce keşmekeşiyle, kalabalığıyla, karanlık sokaklarıyla bilimkurgu sineması için ilham verici bir mekan olabilir mi bu şehir?
Ben özellikle bilimkurgu ve macera alanlarıyla ilgili bir çizgi romancıyım. Kendi adıma şunu diyebilirim ki, böyle filmler için seçilen tanınmış dünya şehirlerinden hiç bir eksiği yok İstanbul’un. Yarınların kaosunu Los Angeles veya New York ne kadar hissettiriyorsa, İstanbul da o kadar hissettiriyor. 

---------------------------------------------------------------------------------------------------

Kitabın güçlü taraflarından biri İstanbul’un zengin dünyası kadar farklı ekollerden çizerlerin bir araya gelmesi aynı zamanda değil mi?
Bu tarz çalışmalar, dünyada da çok yaygın değil aslında. Amerika çıkışlı bir konseptin Avrupalı yaratıcılar tarafından yazılıp çizilmesi veya başka tür “ekol buluşmaları” ya da “geçişimler” var tabii, ama bir şehri merkeze alarak, herkesin kendi tarzı ve geleneği içinden oraya dair öyküler yazıp çizmesi, hele çok üst düzeydeki sanatçılar da işin içine girdiğinde, karmaşık bir organizasyon gerektiriyor.

Bağımsız çizgi edebiyat alanında dünyanın önde gelen isimlerinden olan Zograf’ın “çizgi gazetecilik” diye tabir edebileceğimiz tazı ile, Dany’nin klasik anlamdaki kurgusu arasında uçurum var. Odaklanılan tema aynı olunca, hem o uçurumu daha net görebiliyorsunuz, böylece çizgi edebiyatın ne denli geniş bir yelpazesi olduğu çıkıyor ortaya, hem de her ikisinin kendi içinde ne denli değerli olduğu fark ediliyor.

Bazı hikayelerin merkezinde İstanbul’un tarihi dokusu var, bu usta isimlerin İstanbul’un bu yönünden daha fazla etkilendiğini söyleyebilir miyiz?
Charles Vess ve Roberto Diso’nun öykülerinde böyle bir “tarihi doku” ağırlığı var. Fakat ikisi de, eğlenceli bir şeye dönüştürdüler bunu. Yaşı daha ileri olan sanatçılar, İstanbul’a baktıklarında, görsel iletişim olanaklarının nispeten kıt olduğu kendi gençliklerinde duyup okudukları şeyleri, efsaneleri ve mistisizmi gördüler. Daha genç olanlar, bugününe, hatta muhtemel yarınına daha çok ilgi gösterdi şehrin. 

---------------------------------------------------------------------------------------------------

Charles Vess’e sorduk:
Hikayeniz, zaman bariyerlerini yok sayan, “zamansız” bir hikaye. İstanbul’a böyle sınırsız bir zaman algısından bakmanızı sağlayan ne oldu?

Benim İstanbul öyküm zaman kavramının dışında kalıyor. Çünkü İstanbul sokaklarında gezinirken beni en çok etkileyen şey, farklı isimlerle bugüne dek gelmiş olan bu şehrin geçmişten gelen tüm katmanlarını halen çıplak gözle keşfedebiliyor olmaktı. Özellikle tarihi yarımadada, başınızı ne tarafa çevirseniz, bir çağın üzerinde diğer çağın kalıntılarını görüyorsunuz. Şehrinize dair okuduğum kitaplarda da, aynı coğrafya üzerinde birbirini kesintisiz biçimde takip eden farklı kültürlerin ve dönemlerin yansımalarını bulmak hoşuma gidiyordu. Bu yüzdendir ki, Nasreddin Hoca’yı İstanbul’un kültürel mirası içinde gezdirirken zaman kavramını bir kenara bırakmayı tercih ettim. 

---------------------------------------------------------------------------------------------------
Kitap, dışarıdan gelen bu yazar-çizerlerin İstanbul’u nasıl gördüğünü göstermesi açısından da çok önemli. Biraz bu çizgiroman-İstanbul buluşmasını anlatabilir misin?
Studio Rodeo olarak niyetimiz, İstanbul’u, özgün çizgi roman projelerinin gerçekleştirildiği bir şehir, dünya çizgi edebiyatında aktif bir merkez olarak görmek. Türkiye, bu popüler görsel anlatım biçiminin şahlandırılması için her türlü malzemeye sahip bir ülke.

Temel sanat eğitimi ve sanatın ne olup olmadığı, devletin bunun neresinde durması gerektiği gibi konularda halen gülünç bocalamalara sahne olduğumuz ne yazık ki doğru. Ama bir yandan da, hatrısayılır bir genç nüfus var. Öyle bir nüfus ki, küçük bir azınlığının çizgi romana profesyonel düzeyde ilgisi bile İstanbul’u bu kulvarda hiç beklenmedik devrimlere beşik edebilir. Yani, niyet ve olanak buluşabildiğinde devreye girecek, sağlam bir “çizgi edebiyat hinterlandı” var Türkiye’de; özellikle de İstanbul’da. Şehrin ve ülkenin kültürel derinliği de, bunu perçinliyor.

Charles Vess’in veya Dany Henrotin’in İstanbul’a baktıklarında ne gördüklerini, bu derinliği kazıyarak neler bulduklarını sunmak, buradaki yerel dinamikleri de bir nebze tetikler diye umuyoruz.
Şu güzel haberi de bu vesileyle vereyim: Fransa’nın Angoulême kentindeki çizgi roman müzesi, ki dünyanın bu alandaki bir numaralı kurumudur, koleksiyonuna ilk kez olarak bir Türk sanatçının orijinal sayfalarını kattı. Cem Özüduru eserleri, artık Fransa’daki resmi bir müzenin envanterinde yer alıyor. Çizgi romana ciddiyetle ve özveriyle yaklaşılması durumunda, sonuç alamamak diye bir şey yok.


Bazı hikayeler, 'gizemli/çekici kadın' teması üzerinden ilerliyor. Şehrin gizemini yansıtan bir kadın konsepti için İstanbul’un ne kadar uygun olduğunu da görüyoruz bir anlamda...
Özellikle Dany’nin öyküsünde var bu. Macera, dram ve mizahın yanısıra, erotik çizgi roman geleneği içinde de öne çıkan bir sanatçıdır kendisi. Yüzeyde bir “çapkınık hayali” gibi görünen öyküsünde, İstanbul’a dair beklenmedik bulduğu, kafasını karıştıran çeşitli unsurları anlattı aslında. Dany, İstanbul’u ilk kez görüyordu. Batı Avrupalıların “Doğu” algısına denk düşen şeyler olduğu gibi, oryantalizmin klişelerini tepetaklak eden şeyler de var İstanbul’da. Dany, Ayça adlı kızı kurgularken, daha ziyade bunların çelişkisini buluşturdu. 

Diso’nun öyküsündeki gizemli kadın ise, aslen İstanbullu olmayan biri. “Yıllar Sonra”nın kitaptaki istisnai tarafı, yerel unsurlarla iletişimleri hayli sınırlı olan “ziyaretçi”lerin İstanbul’unu anlatıyor olması. Yani, oradaki karakterlerin ikisi için de bu şehir bir “deplasman”. Daha fazlasını söylemek, sürprizi bozabilir.
Şahsen, bu “gizemli kadın” kategorisine, öykülerden birindeki “hayalet”in de girdiğini düşünüyorum.

Yine bu soruyla bağlantılı olarak; İstanbul’un gizem, fantastik unsurlar bakımından isabetli bir şehir olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bazen gerçek hayatta da, kurmaca dünyamızda da o kadar kötü kullanılan bir şehre dönüşüyor ki İstanbul, aslında hayal mahsulleri için ne kadar elverişli bir tarla olduğunu fark edemiyoruz. Elbette ki, gizemin ve fantazinin tüm unsurlarını, hatta dünyanın başka köşelerinde zor bulunacak varyasyonlarını, tarihsel bir derinlikle kucaklıyor burası. 


Efsaneler, tarih, modernizm, gökdelenler, kalabalık, dar sokaklar... Kitapta İstanbul’u her yönüyle görüyoruz. İstanbul kitaplığına dahil edebilir miyiz Çiztanbul’u?
Amaçlardan biri de buydu zaten. İstanbul tutkunlarının kütüphanesine, dışardan bakan gözlerin algısını özgün bir kitapla taşıyabilmek... Çizgi romana dair misyonumuzu bir tarafa bırakırsak, “alternatif bir İstanbul kitabı” yaptık diyebilirim. İstanbul’da yaşayan bazı okurlarımızdan, itirafla karışık iltifatlar aldığımız oluyor. Kendilerinin henüz hiç ziyaret etmediği bazı önemli mekanları bu kitapta misafir sanatçıların bakış açısıyla gördüklerini ve ancak öyle keşfettiklerini söylüyorlar.


Peki bu derleme senin gözünden neleri barındırıyor?
Çok içinde olunan bir esere dışardan bakmak zor. Bazen kendi belleğimi sıfırlamaya çalışıp, kitabı şöyle bir karıştırıyorum. Aklımdan ilginç şeyler geçiyor.

Mesela, Sotirovski ve Dany’nin öykülerinde, Piyerloti’deki çay bahçesini ve oradaki Haliç manzarasını gördüğümüz sahneler var. İstanbul’u yazılarına dökmüş Pierre Loti vaktiyle o civarda konaklamış diye, o bölgenin şimdiki ismi “Piyerloti”. Bugün Dany’nin öyküsünde rastladığımız bir sokağa yarın “Danihenrotin Sokağı” denilmesi ihtimali, yani, bir şehre dair eserlerin zamanla o şehrin kültürünü bizzat oluşturan parçalara dönüşmesi, bana çok fantastik ve keyifli geliyor.

Kitap, “gerçek İstanbul”a dair bir çalışma olmanın ötesinde, İstanbul’un gerçekliğini aşan bir şey de oldu. Biz bu kitabı yaparken, aslında başka bir şey de yaptık. Ama o şey tam olarak nedir, bugünden bilemeyiz. Zaten, güzel tarafı da bu. Çiztanbul’dan hareketle gideceğimiz başka kitaplara adım attık. Ve İstanbul da, kurmaca dünyasında bugüne dek ayak basmamış olduğu bir takım bilinmez patikalara bu kitap vesilesiyle girdi.

ÇİZTANBUL’a dair her türlü bilgi ve güncelleme Ciztanbul.com üzerinden takip edebiliyor. (ntvmsnbc)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder