4 Mayıs 2012

'Bu balon mutlaka patlayacak'

İstanbul’u nefes alınamaz hale getiren sistemi ve kentsel dönüşüm politikaları altında yok olan hayatları anlatan ödüllü belgesel ‘Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir’i yönetmeni İmre Azem’den dinledik...


Her gün televizyonda, gazetelerde görüyoruz daha doğrusu maruz kalıyoruz. Toplu konutlar, siteler, yeni şehirler... Reklam panolarından ibaret olsa iyi, panoların arkasında artık gerçekleri var. Yeni inşa edilen bu şehirlerle, TOKİ’lerle, AVM’lerle dolu etrafımız. Bir şehirde yaşarken en kötü şey Terry Gilliam’ın ‘Brazil’ filmini hatırlamak olmalı galiba. Daha da kötüsü, koca bir kabusu andıran Brazil-vari bu dünyaya alışıyoruz, yaşıyoruz sonuçta. Çok küçük bir bütçeyle çekilen ve bir haftalığına gösterime giren ‘Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir’ alıştığımız bu ‘kabus’un ne olduğunu, kentsel dönüşüm politikaları altında şehrin neye dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Bunu yaparken hem büyük resme bakıyor; neoliberal politikaların sonuçlarını masaya yatırıyor hem de bu ‘dönüşüm’ yok ettiği hayatları gösteriyor.

3. Köprü’den ulaşım sorunlarına, emlak krizinden küresel kent iddiasına, Sulukule’den Taşoluk’a, gökdelenlerden Ayazma’ya kadar İstanbul’un ‘gerçek’ yüzü 90 dakika karşımızda duruyor bir bakıma. Dahası, 90 dakikadan çok fazlasını veriyor ‘Ekümenopolis’. Yönetmen İmre Azem’le filmi ve tabii ki İstanbul’u konuştuk. Ve, son hakkımız kaldıysa eğer ‘bu filmi mutlaka görün’ diye şimdi tam sırası diyebilirim. 


Filmi izleyen net bir şekilde anlayacaktır ama henüz izlemeyenler için; ‘Ekümenopolis’ ne anlama gelmekte?
‘Ekümenopolis’ terimi, azmanlaşan kentlerin teorik olarak en son evresini anlatıyor, o da dünyadaki bütün şehirlerin bir şekilde birbirleri ile birleşme hâlidir. Bugün İstanbul'dan Kocaeli'ne veya öteki tarafta Tekirdağ'a kadar giderseniz, arada artık hiç boş arazi kalmamış olduğunu, her yerin ya konut alanı, ya sanayi, ya ticaret alanları ile dolduğunu görürsünüz. Yani bu otoyolların çevresinde oluşan kuşaklar ile kentler birbirlerine eklemleniyorlar ve azmanlaşan İstanbul etrafındaki kentleri yutuyor. ‘Ekümenopolis’i bu anlamda kullanıyoruz.

Bu filmi yapma gerekliliği gayet açık. Peki, sence bu kadar göz önünde olan bir şey nasıl görmezden gelinir?
Evet dediğin gibi her şey oldukça göz önünde, ama biz artık yüzeysel bir çağda yaşadığımız için, bunun altında yatan dinamiklere bakmıyoruz, altında ne var araştırmıyoruz. Mesela, “trafik problemi” diyoruz veya “betonlaşma problemi” diyoruz. Tarihi doku kayboluyor, mahalleler yıkılıyor, ormanlar, su havzaları yok oluyor. Aslında sorun bunları “problemler” olarak görmemizden kaynaklanıyor. Bunlar gerçekte problemler değil, sonuçlar. Yanlış kentleşme politikalarının sonuçları.

GELİŞMİŞLİK ANLAYIŞIMIZIN ÇARPIKLIĞI
Kentleşme politikaları elbette kanımca yanlıştır, ama burada onları listelemek değil onların da altında yatan temel sorunlara parmak basmak gerekir. Sonuçta bu temel yaklaşımlar bu politikaları doğuruyor. Birincisi, gelişmişlik anlayışımızın çarpıklığı... Filmde görüşlerine başvurduğumuz sosyolog Şükrü Aslan’nın dediği gibi, bir toplumun gelir düzeyinin artması evet önemlidir, ama o gelirin toplumda eşit paylaşılması ondan daha da önemlidir. Bir toplumun gelişmişlik düzeyi birincisi ile değil ikincisiyle ölçülür. Biz yaptığımız yol miktarı, konut sayısı, her gün trafiğe çıkan araç sayısındaki artış ile ölçüyoruz gelişmişliği. Burada temel bir sorun var.

İkinci sorun ise demokrasiye olan yaklaşımımız. Biz demokrasiyi oy oranları ile kısıtlıyoruz, ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra evrensel olarak terk edilmiş olan çoğulcu demokrasi anlayışıyla meselelere yaklaşıyoruz. Aslında artık dünyada çağdaş demokrasi hak temelli bir demokrasidir. Mesela bir örnekle anlatmak gerekirse, eğer siz bir oylama yapsanız ve halkın yüzde 99’u benim evimi yıkmak istese, bizim demokrasi anlayışımızda o ev yıkılır. Ama hak temelli bir demokraside, çoğunluk ne derse desin, o ev benim barınma hakkım, insan hakkımsa yıkılamaz. Özellikle bu günlerde ülkemizdeki demokrasi anlayışını anlatmak için sıkça kullanılan “ileri demokrasi” aslında ilkel bir demokrasi anlayışına, çoğulcu anlayışa dayanmaktadır. “Kardeşim ben seçildim, Taksim’i kapatırım, şuraya da otoban yaparım” derseniz, bu demokrasi olmaz..
Temeldeki bu anlayış kentsel süreçlerden halkı dışlayan, kent hakkı, barınma hakkı, sağlık, eğitim, yaşanabilir temiz bir çevre hakkı gibi en temel insan haklarımızı ihlal eden bir kentleşmeyi doğuruyor. Asıl problemi buralarda aramalıyız.


‘Küresel kent’, ‘Dünya kenti’, ‘Modern gelecek’ gibi içi boş kelimelerle tarif edilen bu şeyin altında yatan gerçek nedir?
Küresel kent özünde küresel sermayeye cazip hale getirilmiş kent demektir. Bunu yapmanın yolu da yatırımlara yüksek geri dönüş oranları sağlamaktır. Mesela şehir merkezinde çok cazip bir arazi vardır. Üzerinde 200 yıllık eski bir mahalle vardır belki, 4-5 bin kişinin yaşadığı, ama önemli değil. Bir kaç senede insanlar oradan sürülür, evleri yıkılır, arazi temizlenir. Zaten ne yapacak o insanlar şehir merkezinde, gitsinler TOKİ’nin yaptığı şahane bloklarda otursunlar! Hem biz mecbur bırakmazsak kim alacak o kadar boş daireyi şehrin 40 kilometre dışında? Sonra araziyi 200 milyon dolara satarsınız bir Dubai şeyhine, o da oraya 300 milyon dolarlık bir yatırımla dünyanın bilmem kaçıncı en yüksek akıllı gökdelenini diker. Formatı bellidir zaten artık, altı AVM, üstü ofis ve rezidans. 2-3 senede 500 milyon dolarını 3’e 5’e katlar.

Tabii o gökdelenin oraya dikilmesi bizim hala değiştirilmemiş bazı kanunlarımıza, anayasamıza aykırıdır, şeyh onların da değişmesini talep eder yatırımını garanti altına almak için. Apar topar onlar da değişir, tabi şeyhimiz mağdur olmasın. Belediye bizden toplanan vergilerle oraya altyapı hizmetleri götürür, şeyh bunlara dokunmaz. Yüzlerce milyon dolarlar bizim cebimizden buralara akar gider. Öte yandan şahane TOKİ dairelerine taşınan mahalleli her ay artan TOKİ taksitlerini ödeyemez ve banka evi ellerinden alır. Onlar da işleri varsa eğer bir bodrum katında kiraya çıkarlar. Şanslı olanlar belki o yeni yapılan şeyhin rezidansında temizlikçi olur, kimisi AVM’de McDonalds’ta hamburger satar. Bazısı şeyhin gökdeleninin karşısında yapılan yeni iş merkezinin inşaatında çıkan yangında can verir, çoluğu çocuğu açıkta kalır. İş bulamazlarsa daha da güzel, belki çekip giderler buradan, zaten parası olmayanın, tüketmeyenin ne işi var burada? İşte alın size küresel kent.

‘Bizi bekleyen tehlike’ klişe bir korku cümlesine dönüştü Türkiye’de. Ama sen yaşananları, işin vahametini kanlı canlı gösteriyorsun. Biraz bu ‘tehlike’den bahsedebilir misin? Neden tehlikedeyiz?
Tehlikenin büyüklüğü aslında yukarıda bahsettiğim ‘temel yaklaşım’dan kaynaklanıyor. Bu insan odaklı olmayan, projeci, sermaye taraftarı yaklaşımın ürettiği her çözüm bizi bataklığa daha derin saplayacak. Hepimiz aynı gemideyiz. Batarsak beraber batacağız. Bu yanlışlardan biran önce dönülmesi gerektiğini, çağdaş demokrasiyi özümsemiş, bilimsel, eşitlikçi ve katılımcı bir sistem kurmamız lazım.

Yalnız burada bir özeleştiri de yapmadan olmaz. Biz de toplum olarak oldukça meraksız ve umursamaz bir kitleyiz. Günü kurtarmaya odaklı, çocuklarımıza, torunlarımıza nasıl bir gelecek, nasıl kentler bırakacağımızı pek düşünmeyen, mirasyedi bir toplumuz. Zaten hep diyoruz ya, kentler toplumun aynasıdır diye... İstanbul’a bakarak bir anlamda kendimizi görüyoruz. Bizler haklarımızın bilincine varıp, yaşadığımız mekanların önemini kavrayıp kent hakkımızı, eğitim, sağlık, barınma, yaşabilir bir çevre, güvenceli bir iş gibi temel insan haklarımızı talep etmeden bu temel yaklaşımların değişmesini ummak çok büyük saflık olur.
Bence her politikanın, kente yapılan her müdahalenin bir geri dönüşü var. Gün gelir bu devasa gökdelenler de yıkılır, yerlerine parklar yapılır. Ama en büyük tehlike bunların farkında olmamak…

MAHALLESİNİN YIKILMASINA GÖZ YUMUYOR
Kentsel dönüşümün yarattığı yıkım bu kadar büyükken büyük bir uyum içinde buna ayak uydurmamızın nedeni nedir sence?
Kentsel dönüşüm konusu büyük bir propagandaya dönüştü. Bir yandan deprem diyerek insanları korkutuyorlar, diğer yandan geçirdikleri yasalarla Cumhuriyet tarihinde görülmemiş yetkileri merkezi yönetimde topluyorlar. İnsanlar hem bilinçsiz hem çaresiz. Belli bir kesim de buradan kendine rant geleceği umudu ile bu süreci destekliyor, kendi mahallesinin yıkılmasına göz yumuyor. İşin içine mülkiyet meselesi girince işler biraz karışıyor. Bazıları 50-60 yıllık mahallesini 10 bin-20 bin TL için terk etmeye hazır.
Orta ve üst sınıflar zaten gecekondu mahallelerini başından beri hep hor görmüşler, kentin en güzel yerlerine yapılmış bu tek katlı şirin evler de gözleri var. Oralara kendileri yerleşmek istiyorlar. Aynı şekilde kentin tarihi mekanlarında yoksulların oturması istenmiyor. Kısacası bir kabullenmişlik var toplumun birçok kesiminde.

Ama kentsel dönüşümden etkilenen mahalleler artık birleşiyorlar, birbirlerinin deneyimlerinden öğreniyorlar. Bir Ayazma deneyimi, bir Sulukule deneyimi, Ankara Dikmen vadisinde yaşananlar, Sarıgöl, Başıbüyük, Tarlabaşı, bunlar artık biliniyor, konuşuluyor, sonuçları da ortada. İnanıyorum ki örgütlenen ve bilinçlenen mahalleler bu kandırmacalara gelmeyecek, yaşam alanlarına, mahallelerine ve sonuçta yaşadıkları kentlerine gitgide daha sıkı sarılacaklar.



‘’İstanbul’daki ekolojik eşikleri aştınız. Nüfus eşiklerini aştınız. Ekonomik eşikleri aştınız. Peki, nereye gidecek bunun sonu?’’ (Filmin tanıtımından) 

Görüntüler fazlasıyla korkutucu... Yaşadığımız ama görmek istemediğimiz İstanbul neye dönüşüyor ya da dönüştü?
Bakın, rakamlar çok net: İstanbul’un coğrafyası ancak 5 milyon nüfusu kaldırabilirken, bu kent şu an 16-17 milyona dayanmış durumda. Kendi kendini yok eden bir organizmaya dönüşmüş durumda. Nüfus ve yatırımlar bu kente akmaya devam ettiği sürece bu süreç hızlanarak devam edecek. Bir balon düşünün, devamlı şişirilen. Bu balon gerilip gerilip limitine ulaştığında, yavaş yavaş sönmeyecek, birden patlayacak. 

Kent de aynı şekilde. Bir an önce bu balonu şişirmeyi bırakmamız lazım.
Bunun için de en başta ülke çapında bir planlama anlayışına geçmemiz, neoliberal ekonomik modelin bize dayattığı rekabet eden bölgeler, esnek asgari ücret gibi politikalardan vazgeçmemiz, alternatif çekim alanları yaratmamız, toprak reformu ile köylülerin tarımdan hayatlarını kazanabilmelerini sağlamamız ve en önemlisi gitgide ilkelleşen demokrasi anlayışımızı çağdaş bir zemine oturtmamız lazım.

Böyle korkunç bir değişimi görmemek için ya da insanın yaşadığı kente sahip çıkması için şehir plancısı, uzman, mimar vs. olması mı gerekir?
Kent hakkı diğer insan haklarından, sağlık, eğitim, yaşanabilir bir çevre, güvenceli bir iş, gibi temel insan haklarından ayrılamaz. Bunlar tabii ki her insanın hakkı. Hatta hayvanların bile bu kentte yaşam hakları olduğundan bahsetmeliyiz. İçinde yaşadığımız kentler sermaye-politikacı işbirliği ile, —ki bu ikisini birbirinden ayırmanın anlamsız olduğunu düşünüyorum— tasarlanıyor. Onlardan gerçek anlamda demokratik, katılımcı, bilime dayalı bir mekanizma kurmaları beklenemeyeceğine göre, kentlilerin bu hakları talep etmeleri gerekiyor. 1 Mayıs’ta mesela bunun çok önemli bir örneğini gördük. Gerek kent hareketleri, mahalle dernekleri, gerekse diğer sosyal ve ekonomik haklar talep eden örgütler, gruplar bir arada yürüme iradesini gösterdiler 1 Mayıs’ta. Bunu çok önemsiyorum ve önümüzdeki süreçte ortak talepler üzerinden seslerinin çok daha gür çıkmasını umuyorum.

Neoliberal politikaları gösterirken, bu politikalar altında yok olan hayatların içine giriyorsun. Çekmeden önce kafandaki tam olarak bu muydu?
Bu tür bir kurgu başından beri kafamızda vardı. Öncelikle bizim bütün söylemlerimizin arkasında insan var. Onun için kentte olup bitenlerin öncelikle bu hayatlar üzerindeki etkilerini göstermek istedik. Ama diğer yandan biliyorduk ki İstanbul’a bütüncül bir yaklaşımı ancak tepeden bir bakışla verebiliriz. Bunun için kaçınılmaz olarak helikopter görüntülerine yer verdik. Haritaları, animasyonları bu yukarıdan bakışı daha net ve basit bir şekilde anlatabilmek için kullandık. Kısacası bu seçimleri yaparken tek kriterimiz şuydu: Bu konuyu 90 dakikada bir uzmanlığı olmayan birine nasıl anlatırız, nasıl bu konulara daha duyarlı olmalarını sağlayabiliriz. Kurgu ve format konusundaki seçimlerimiz hep bu kritere şekillendi. (ntvmsnbc)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder