23 Mayıs 2012

Korku dolu hayatlar

Mutlu ve huzurlu görünen bir kasaba ve onu çevreleyen korku dolu bir orman.... M. Night Shyamalan 'Köy'de yalanlar üzerine kurulu bir ütopyayı anlatıyor, gerçeklerden uzakta bir kasabayı...


 Not: Bu yazı filmle ilgili bazı gelişmelerden bahsetmektedir.


Tamam, M. Night Shyamalan artık dibi boylamış bir yönetmen olarak anılıyor. 'The Last Airbender'den daha kötü ne çekebilir ki' esprilerine maruz kalıyor. Kredisini çoktan tükettiği de doğru. Ancak, bu durum onun hala bir başyapıtla geri dönmeyeceğini göstermiyor. En azından benim gibi iflah olmaz Shyamalan sineması sevenler (elbette her filmini sevmek demek değil) açısından. Bunu bir kenara bıraksak bile, 'Lady in the Water' (Sudaki Kız), 'The Happening' (Mistik Olay) ve 'The Last Airbender' faciasıyla geldiği nokta içler acısı olsa da Shyamalan'ın bir zamanlar 'Sixth Sense' ve sonrasında 'Unbreakable' ile bizleri mest ettiğini unutmamak lazım. Kanımca, bu iki filme eklenebilecek derecede parlayan bir film daha var filmografisinde; 'The Village' (Köy).

Küçük bir kasabada her şey düzenli ve huzurlu görünür. Fakat kasabalılar yanı başlarındaki ormanda yaşayan - ne olduğu bilinmeyen - yaratıkların korkusuyla yaşarlar. Kasabalılar ile ormanın içindekiler arasında bir anlaşma vardır ve o kuralların dışına çıkamazlar. İki taraf da birbirlerinin alanına girmeyecektir. Dolayısıyla kasabalı kasabanın dışına da çıkamaz. Dış dünyaya kapalı bu yerde 'dışarı'yı merak eden elbet olacaktır ve 'Köy' tam da bunun üzerine incelenmelidir zaten.

''Dışarısı mükemmel değil ama yine de görmek gerek...''

'Köy'ün alt metinleri ve 'asıl' hikayesi finaliyle birlikte açığa çıkıyor, dolayısıyla filmin sonu sürpriz olmasının ötesinde hikayenin derinlemesine yeniden okunmasını sağlıyor. 'Köy' dingin, huzursuz edici bir gerilim olarak ele alındığında bile metinler sağlam bir şekilde hikayenin ana hatlarını oluşturuyor.

17 Mayıs 2012

'Neyi, kime satıyorsun?'

Uçan Süpürge'de Bilge Olgaç Başarı Ödülü'nü alan Füsun Demirel, tiyatroların özelleştirilmesi düşüncesine tepkili: ''‘Her şeyi satın alırım’ bakışı var iktidarın. Ama burada alıp satmak istediğin şeyin malzemesi insan. Neyi, kime satıyorsun? İnsan onuru alınıp, satılamaz...''

Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali'nin açılışındaki en güzel kare Bilge Olgaç Başarı Ödülü'nün sahibi Füsun Demirel'in ödülünü aldığı andı. Demirel ödülünü almak için sahneye çıkarken, küçük ikizleri de ona eşlik etti. Hatta annelerinden rol bile çaldılar. Çocuklarıyla birlikte ödülünü alan Demirel, bir de konuşma yaptı ve Şehir Tiyatroları yönetmeliğinin değiştirilmesi ve sonrasındaki özelleştirme tartışmalarını sert bir şekilde eleştirdi. Biz de Demirel'le ödül sonrasında buluştuk ve tiyatro yönetmeliğinin değiştirilmesini, aldığı ödülü, Bilge Olgaç'ı ve kadın sinemasını konuştuk:


Ödül konuşmanızda Şehir Tiyatroları yönetmeliğinde yapılan değişikliği sert bir şekilde eleştirdiniz… Devlet eliyle elbette tiyatro yapılmaz doğru ama devletin bazı yükümlülükleri var; kültür ve sanatı geliştirmek için katkı yapması gerekiyor. Bu bütün dünyada, özellikle gelişmiş ülkelerde olmazsa olmaz bir şey. Artık bunun üzerinde konuşmak bile ayıp. Bizim çok uzun zamandır tartıştığımız bir şey zaten, devlet tiyatrosu modeli eski bir model çünkü. Kadrolu olduktan sonra o yıl bir oyunda oynasanız da, oynamasanız da 12 ay boyunca maaşları alıyorsunuz. Yıllar içinde bu sistem tabii ki yozlaştı. Rapor alıp, ‘Bu sene repertuarda beni idare edin, benim dizim var’ gibi anlayışlar göze battı. Bunların hepsi değişmesi gereken şeyler. Avrupa’da bu konuda çok iyi modeller var, onlara bakılabilir. Çok basit şeyler bunlar.

14 Mayıs 2012

Bu 'İstanbul'lar bambaşka


Charles Vess, Dany Henrotin, Roberto Diso gibi usta çizerler geldiler, İstanbul'u gezdiler ve kendi İstanbul hikayelerini çizdiler. 'Çiztanbul'u editörü ve çizerleriyle konuştum...


 Studio Rodeo, özgün çizgi roman projelerine devam ediyor. Dünyanın farklı köşelerinden, farklı ekollerden gelen usta çizerler, İstanbul'a geldiler, gezdiler ve her biri kendi İstanbul hikayesini çizdi. Çiztanbul'da Charles Vess, Dany Henrotin, Roberto Diso gibi usta isimlerin İstanbul'unu görmek her bakımdan heyecan verici. Kimi İstanbul'un tarihinin içinde kayboluyor, kimi gizemli bir kadının peşinden gidiyor, kimiyse kaotik İstanbul sokaklarında macera yaşıyor. Her biri birbirinden keyifli ve değerli olan hikayeleri bir araya getiren projenin yaratıcısı ve aynı zamanda kitabın editörü Murat Mıhçıoğlu'yla konuştuk.


İlk olarak projeden bahsedebilir misin? Nasıl ortaya çıktı, nasıl gelişti?
Çeşitli ülkelerdeki çizgi roman festivallerinde tanıştığımız sanatçı, yazar ve editörlerin birikimini, İstanbul’u merkeze alan bir çalışmada değerlendirmek istedik. Hem çizgi roman profesyonellerinin zihnindeki Türkiye imajını değiştirmek, hem de İstanbul’un büyüsünü “dışardan bakan” gözlerle sunmaktı amaç.

Çizgi roman projelerini nasıl yürüteceğinizi bilmeniz, işin sadece bir bölümünü çözüyor. Çalışmayı fiilen başlatabilmek için bir sponsora ihtiyacımız vardı. Sur Balık bu noktada devreye girdi. Şehri bizzat görerek, içinde yaşayarak tanıyacak misafir sanatçılarımızı onların turizm alanındaki deneyimi ve maddi katkıları sayesinde ağırladık. Çalışma ziyaretlerinin verimli geçmesini sağlayan koşullar, kitaba da yansıdı tabii: Her bir sanatçı, oldukça çok sayıda farklı müze, semt, sokak, insan tanıdı; İstanbul’un farklı yüzleriyle karşılaşarak eserlerine aktarabildiler.

12 Mayıs 2012

Özgürlük kapının ardında

Jonathan Franzen, Aile Sırları’ndan (The Corrections) 10 yıl sonra yine – ve iyi ki - aileye bakıyor. ‘Özgürlük’ bir ailenin üç kuşak öyküsünü anlatsa da Patty ve Walter Berglund’un hikayesi aslında. Ve bir özgürlük sözlüğü bir bakıma; bağımlılık, sorumluluk, birliktelik, ödeşme, güven... Bütün bu kavramların  ‘özgürlük’le birlikte yeniden kurulduğu bir hikaye.


Berglund’lar banliyöde yaşayan orta sınıf bir aile. Patty ve Walter’ın kendi ebeveynleriyle kurdukları ilişkileri çocuklarıyla olan ilişkisine yansırken seçimleri ve pişmanlıkları arasında kalan yaşamları da önümüzden akıp gidiyor. Franzen’ın lineer olmayan bir kurguyla anlattığı ailenin öyküsü, karakterlerin özgürlükle olan ilişkisi insanlık tarihinin, kadın erkek ilişkisinin, evlilik kurumunun çıkmazlarını gösteriyor.

Gençlik yılları, üniversite zamanları, evlilikleri boyunca, kitabın kahramanı olan çifti izliyoruz. Problemli bir aile olduklarını ilk bölümden anlıyoruz. Patty, sıkıcı, sıradan hayatını özetlercesine mutsuz. Walter uzakta; Patty ile arasındaki mesafe uzaklıktan öte koca bir yaşam sanki. Oğulları Joey hiç sevmedikleri karşı komşusunun kızıyla beraber. Ve ailesinden o kadar kopuk ki sevgilisinin ailesiyle yaşıyor. Ve Jessica, başka bir hayata başlamak üzere o da. Sayfalar ilerledikçe ailenin hayatındaki en önemli dönemlere,  geri dönülmez hatalara, yaşamlarını biçimlendiren kararlarına tanık oluyoruz. İlk sayfalarda yalnızca uzaktan baktığımız Berglund’ların yavaş yavaş içine giriyoruz, onlardan biriymişçesine yanımızda nefes aldıklarını hissediyoruz. Ayrıntılar ortaya çıktıkça karakterler ‘gerçek’ kişiler olarak belirmeye başlıyor çünkü. Franzen’ın anlatımı üç kuşağa yayılan hikayeyi canlı-kanlı bir şekilde kafamıza yerleştiriyor.

4 Mayıs 2012

'Bu balon mutlaka patlayacak'

İstanbul’u nefes alınamaz hale getiren sistemi ve kentsel dönüşüm politikaları altında yok olan hayatları anlatan ödüllü belgesel ‘Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir’i yönetmeni İmre Azem’den dinledik...


Her gün televizyonda, gazetelerde görüyoruz daha doğrusu maruz kalıyoruz. Toplu konutlar, siteler, yeni şehirler... Reklam panolarından ibaret olsa iyi, panoların arkasında artık gerçekleri var. Yeni inşa edilen bu şehirlerle, TOKİ’lerle, AVM’lerle dolu etrafımız. Bir şehirde yaşarken en kötü şey Terry Gilliam’ın ‘Brazil’ filmini hatırlamak olmalı galiba. Daha da kötüsü, koca bir kabusu andıran Brazil-vari bu dünyaya alışıyoruz, yaşıyoruz sonuçta. Çok küçük bir bütçeyle çekilen ve bir haftalığına gösterime giren ‘Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir’ alıştığımız bu ‘kabus’un ne olduğunu, kentsel dönüşüm politikaları altında şehrin neye dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Bunu yaparken hem büyük resme bakıyor; neoliberal politikaların sonuçlarını masaya yatırıyor hem de bu ‘dönüşüm’ yok ettiği hayatları gösteriyor.

3. Köprü’den ulaşım sorunlarına, emlak krizinden küresel kent iddiasına, Sulukule’den Taşoluk’a, gökdelenlerden Ayazma’ya kadar İstanbul’un ‘gerçek’ yüzü 90 dakika karşımızda duruyor bir bakıma. Dahası, 90 dakikadan çok fazlasını veriyor ‘Ekümenopolis’. Yönetmen İmre Azem’le filmi ve tabii ki İstanbul’u konuştuk. Ve, son hakkımız kaldıysa eğer ‘bu filmi mutlaka görün’ diye şimdi tam sırası diyebilirim. 

2 Mayıs 2012

Kapitalizme karşı Bruce Lee

Gündelik hayatı, yaşadığımız dünyayı en iyi anlatan isimlerden Turgut Yüksel. Yeni sergisi 'Tarihte Bugün' çok şey söylese de kendisiyle konuşmadan olmazdı: ''Bu ülkede devamlı insanlar ölüyor ve bakıyorsun hiçbir şey olmuyor. Sonra ekonomi büyüyor diye övünüyorlar. 100 sene geçse de aynı günü yaşıyoruz, hiç değişmiyor...''


İki yıl önce, İstanbul’da dev bir gökdelenin inşaatında çalışırken bir işçi kayboldu. 261 metrelik bu ‘en yüksek bina’da kaybolan işçinin cesedi birkaç gün sonra havalandırma boşluğunda bulundu. Temizlik işlerinde çalışan 26 yaşındaki gencin kimliği belirlendi, ‘intihar, cinayet olabilir’ dendi, olay kapandı ama biliyoruz ki bu ülkede çoğu insan o boşlukları dolduramadan yitip gidiyor. Ölüm ölümdür ne de olsa mantığıyla! İşçi ölümleri normal bu ülkede çünkü, çoktan sıradanlaştı, Tuzla’yı, madenleri saymaya bile gerek yok. Görmezden gelme ile hiç görmeme arasında gidip gelen bir hikaye bu. Kısaca, hep aynı günü yaşıyoruz aslında.

Turgut Yüksel bu tekrarı en etkili şekilde gösterenlerden. Yeni sergisi ‘Tarihte Bugün’de hep aynı meseleler etrafında dönüp durduğumuzu, teknolojik ilerlemeler, büyük gelişmeler arasında biz diye bir şeyin olmadığını, reklam panolarının altında yaşanacak alan kalmadığını gösteriyor bir kez daha.

1 Mayıs 2012

Kimse hakikatin aynasına bakmak istemiyor

Ahmet Ümit, yeni kitabı Sultanı Öldürmek’le bu ay okuyusuyla buluşacak. Ümit, polisiye edebiyatının ustası olduğu gibi polisiye ve gerilim sinemasını da en iyi bilen isimlerden. Ümit'le yazdığı kadar iyi anlattığı gerilim sinemasını konuştum.


Sizin için gerilim başlı başına bir tür mü yoksa polisiye-gerilim türünün bir parçası mı?
Aslına bakarsanız benim için önemli olan hikayemi en iyi şekilde anlatabilmektir. Bu bazen gerilim kurgusunda, bazen polisiye türünde, bazen mistik tarzda olabiliyor. İtiraf etmem gerekir ki, öncelikle kendim için yazıyorum. Çünkü yazma süreci en az iki yıl sürüyor; bu sürecin beni mutlu etmesi, heyecanlandırması, hiç bilmediğim dünyalara sürüklemesi, yani gündelik hayatın sıkıcılıklarından kurtarması ve elbette yeni şeyler öğrenmemi sağlaması gerekiyor. Yazım sürecinde bunları yaşayamazsam, yazmanın bir anlamı kalmaz.

Ama işi kategorize edecek olursak, gerilim türü, polisiyeden bağımsız bir alan olarak ele alınabilir. Çünkü gerilim aynı zamanda korku türünün de bir örneğidir ya da psikolojik romanın bir unsuru da olabilir.

Raymond Chandler, Dashiell Hammett gibi Kara Roman türünün büyük isimlerinin sinemaya etkisini düşünürsek polisiye- gerilim sinemasıyla edebiyat arasında - hala - güçlü bir ilişki var mı?
Chandler, Hammett gibi yazarları polisiye türde sinemayı etkilemiş yazarlar olarak tanımlamak daha doğru olur. Bu iki dev yazarın asıl önemi, suçu ekonomik temellerin üzerine oturtmaları ve hikayelerini diyalog ağırlıklı bir yapıda oluşturmalarıdır. Gerek olay örgüleri, gerek kullandıkları dil, gerekse metinlerindeki gerçeklik duygusu her iki yazarın da Amerikan sinemasında, sık sık eserlerinden uyarlama senaryolar üretilmesine yol açmıştır. Hammett’in ‘Malta Şahini’ Chandler’ın ‘Büyük Uyku’su polisiye sinemanın önemli başyapıtlarıdır.