14 Nisan 2012

Bu filmi daha kaç kez izleyeceğiz!

Gerçekler sokaktan, yanı başımızdan, hiç bilmediklerimizden, uzaklardan fırlayıp perdeye geliyor. Devletin şiddetini tekrar tekrar izliyoruz!


Geçtiğimiz haftalarda Taksim’e uğrayan herkes görmüştür ‘167. Yıl Polis Sergisi’ni. Okulların gezi düzenlediği, birkaç ‘ünlü’ ismin afiş yüzü olduğu, balonlu, çiçekli serginin içeriğiyle zihnimizdekiler bir değil elbette, biliyoruz. ‘Devletin şiddetini’ görmek için başka yerlere bakmak gerek. Çok uzağa değil. Nerelere bakacağımız başka bir yazının konusu belki ama mesela Polis Sergisi’nin çok yakınında, son günlerine yaklaşılan İstanbul Film Festivali’nin programına bakılabilir. Festivalin Sinemada İnsan Hakları ve Ulusal Yarışma bölümündeki bazı filmler bu konuda çok şey anlatıyor.

Gazeteci-yönetmen Ruhi Karadağ’ın yönettiği ‘Simurg’ son derece sert ve izlenmesi zor bir film. İzlenmesi zor çünkü devletin şiddetini yaşamış ve hayatları sakatlanmış insanların hikayesini anlatıyor. Karadağ, filmini anlatırken gerçeği de tanımlıyor bir bakıma: ‘’Aslında siz bu filmi daha önce izlediniz.’’ Hep izliyoruz zaten.

2000 yılında Bayrampaşa Cezaevi’nde F Tipi cezaevlerine karşı başlatılan ölüm oruçları ve sonrasında gerçekleştirilen ‘Hayata Dönüş Operasyonu’nu konu alan filmin merkezinde, 96’daki ilk ölüm orucu eylemlerini başlatan Refik Ünal, Cafer Gürbüz, Çiğdem Kazan, Hüseyin Muharrem Gündüz, Ali Ekber Akkaya ve Delil İldan’ın hikayeleri var. Korsakoff hastalığına yakalandıkları için konuşmakta, yürümekte yani yaşamakta zorluk çekerler. Kendi ülkesinde yaşamları çalınan 6 arkadaşın hayatı saf bir şekilde karşımızda durur. Onların hem 2000 hem de 2010 yılında çekilen görüntüleri devletin politikasını özetlemeye yeter. Onların umutları, özlemleri, hayalleri elinden alınmıştır. Büyük bir acıyı ve suçu izleriz her şeyden önce. İkinci defa… 

DAHA ÖNCE İZLEMİŞTİK!
Tamamen gerçek görüntülere dayanan filmde zamanın başbakanı Ecevit başta olmak üzere devlet ahalisinin sözleri filmin en korkutucu yanı kanımca… Yerde sürüklenen, cop yiyen, ağzı burnu dağıtılan insanların görüntüsünden bile korkutucudur. Teröristler devletin gücünü görmüştür temalı konuşmalar, Hayata Dönüş Operasyonu’nu öven sözler arasında öldürülen, hayatı kayan, sakat kalan insanları izleriz. F Tipi’ne karşı çıktığı için yok olan hayatlara karşı televizyonda verilen demeçler kan donduracak kadar yeterlidir! Aradaki şiddet bu ülkenin tarihi zaten...


Ruhi Karadağ’ın gazeteciliğini konuşturduğu filmde dönemin tüm kayıtları, tanıklıkları, rakamları, görüntüleri vs. yer alıyor ve hepsi bu insanlık suçunu belgelemeye yetiyor. Filmin bir önemi de günümüzle de bağını güçlü bir şekilde kuruyor olması. Biliyoruz, yaşıyoruz; davalar zaman aşımına uğruyor, sanıklar mahkemeye bile getirilmiyor. En güzeli de dönemin Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun’a Devlet Üstün Madalyası verildi. 122 kişinin hayatını kaybettiği, onlarcasının da yaşarken her şeyini yitirdiği operasyonlar ve politikaların bu madalyası bile devede kulak aslında. Filmin sonunda hayatları alınan 6 arkadaş yeniden bir hayat kurarlar ama bu ülkede değil…

ÇOK TANIDIK; YARGISIZ
Vincent Garenq’in yönettiği ‘Yargısız’ (Presume Coupable Guilty) başka bir ülkeden, Fransa’dan geliyor ama evrensel ve bizim buralara çok yakışan bir meseleyi konu alıyor. Fransız tarihinin en büyük skandallarından birini konu alıyor. Çocuk istismarından tutuklanan Alain’in hikayesi ‘adalet’ adı altındaki sistemin adil yargılama hakkını nasıl yok ettiğini gözler önüne seriyor.

Fransa'nın kuzeyinde yaşayan icra memuru Alain Marecaux ile karısı, bir gece evlerinden alınır ve 12 kişiyle birlikte bir pedofili davasının sanıkları olarak tutuklanırlar. Masumdurlar, yeterli kanıt yoktur, mahkeme yüzü görmezler fakat bunun pek de bir anlamı yoktur böyle bir sistemde. Üstelik damgalanmışlardır. Hayatları bir şekilde ellerinden alınmıştır. Hikaye sona erdiğinde biliriz ki şüphe hep devam eder çünkü.
‘Yargısız’ Alain karakterine odaklanarak devletin bir insanı kolayca nasıl erittiğini gözler önüne seriyor. Sistemin sorunlarını deşifre ederken, yasaların ya da küçük bürokratik dokunuşların insanlık suçuna olanak tanıdığını da etkili bir şekilde gösteriyor. Gerçek bir hikayeden uyarlanmasına rağmen bunu tekil bir olay olarak ele almıyor, devletin koruyuculuğu, vatandaşlık, haklar ve adalet kelimelerinin içinin kolayca boşaltılabileceğini ve ‘adalet’in yanılabileceğini de hatırlatıyor.

SESLER, ACILAR''Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan’ın yönettiği ‘Babamın Sesi'nde Maraş Katliamı’ndan etkilenen Kürt-Alevi bir ailenin hikayesine tanık oluyoruz. Gerçek ses kayıtlarıyla bir ülkenin tarihine bakıyoruz demek daha doğru olur belki de. Çünkü, 'gerçek bir hikayeden uyarlanan' film bu 'gerçek'liğin altını doldurmayı, 30 küsur yıllık bir süreçte ülkenin kirli tarihi ve asimilasyon politikasının tahribatını tek bir aile üzerinden göstermeyi başarıyor.

Maraş Katliamı yüzünden Elbistan'a göç etmek zorunda kalan aile parçalanmıştır. Baba artık yoktur. Anne Base tek başınadır. Oğlu Hasan'ı bekler. Her çalışında telefonun ahizesini onun sesini duyma hayaliyle açar, evin içinde her tıkırtıda gözü onu arar. Hasan'ın nerede olduğunu biliriz, tahmin ederiz. Bu ülke için tanıdık bir yokluk/acıdır ne de olsa…’’

ÜZERİ KAPATILAN GERÇEKLER‘Gelecek Uzun Sürer’ gösteriminin ardından Festival’in Sinemada İnsan Hakları bölümünde tekrar seyirciyle buluştu. Başyapıtı ‘Sonbahar’ın ardından Özcan Alper’in, ağıt derlemeleri için Güneydoğu’ya yolculuk yapan Sumru’nun hikayesini anlattığı film, faili meçhul yakınlarının acılarını, üzeri kapatılan gerçekleri, yaşanamayan duyguları, yarım kalan yolculukları, yitip giden hikayeleri anlatıyor.



Kürt sorununun en şiddetli yerinden doğan acıları büyük sözler söylemeden güçlü bir görsellikle anlatıyor Alper. İşitsel yanı da güçlü filmde gerçek kayıtları kullanıyor ve filmin güncelle olan bağını sıkı tutmayı başarıyor. Böylece Özcan Alper, ‘Sonbahar’da olduğu gibi yine ‘yok edilen hayatlar’ı dert ediniyor ve Yeni Türkiye Sineması’nın önemli bir parçası olduğunu gösteriyor.

GERÇEĞİN KURGUSU DEVAM EDİYORMizgin Müjde Arslan’ın yönettiği ‘Ben Uçtum, Sen Kaldın’ ise bu toplamda sadece başına gelen gözaltıyla bile değerlendirilebilir. Filmi festivalden önce ilk izleyenlerden biri soruşturma savcısı olmuştu. Arslan, KCK kapsamında gözaltına alındığında filmini savcıya göstermek zorunda kalmıştı. Çünkü, gözaltına alınmasının nedeni PKK’ya katılmak için evden ayrılan, hiç görmediği babasının peşinden kamerasıyla Mahmur Kampı’na kadar gitmesiydi. Arslan’ın kamerası olmasaydı ne olacaktı? Ya da film için gitmesi bile suç olarak görülseydi? Bu soruları tutarsızlık defterine yazmaktan başka yapacağımız bir şey yok. Öte yandan, bu gözaltı, gerçeği kurgulayan filmin hikayesine rahatlıkla eklenebilir de. Kürt sinemasının önündeki engeller ve sansürü bir an için unutup sadece film sonrası hikayeye döndüğümüzde bile şüphe, güvenlik, ‘terör’ kavramları üzerine çok şey söylemek mümkün.


‘Ben Uçtum Sen Kaldın’ otobiyografik ve deneysel bir film. Arslan, bir yandan babasını ararken bir yandan bu yolculuğunu kameraya alarak kişisel hikayesiyle bu büyük toplumsal sorunun kesiştiği noktalarda önemli sorular sormayı beceriyor. Acısını yaşarken, babasının nasıl biri olduğunu soruştururken, onun mezarına yaklaşırken büyük resimden asla kopmuyor. Yolculuğunu anlamlı ve çok katmanlı bir meseleye dönüştürmeyi beceriyor.

Sonuçta, gerçek, her durumda bir yerde duruyor. Hiç dokunulmasa, değiştirilmeye, üzeri kapatılmaya çalışılsa bile. Bazı filmler ise, gerçeği yeniden görünür kılmayı, başka açılar, başka düşünceler katmayı, yok edilmeye çalışanı göstermeye çalışır. O yüzden de bize başka başka kılıflarla satılmaya çalışılan gerçeğe bazen perdeden bakmak en doğrusu… (ntvmsnbc)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder