25 Nisan 2012

Tehlikeli ve seksi

Gangsterlerin arasında, kan ve para dolu erkek dünyasında, Corky ile Violet'in tutkulu ilişkisini anlatan 'Bound', Wachowski Kardeşler'in 'Matrix'ten önceki başyapıtı...



Wachowski Kardeşler bizleri ‘Matrix’ ile sersemletmeden 3 yıl önce ‘Bound’ (Tuhaf İlişkiler) adındaki filmleriyle ‘film noir’ (kara film) türünün en nadide parçalarından birine imza atmışlardı zaten.

‘Bound’ birçok şeyi ters yüz etmesine rağmen her karesiyle saf bir kara film; femme fatale, suç, cinayet, entrika, cesetler, para, diken üstünde bir hikaye… Açılışından son ana kadar süren gerilim ya karakterler arasında ya da paranın etrafında cereyan ediyor. Hikaye, tür için tanıdık bir hikaye. Ancak, Wachowski Kardeşler bu tanıdık hikayeyi anlatırken değişiklik yapmayı da ihmal etmiyor. Bu defa, erkek dünyasında erkekler yan karakter! Filmde femme fatale olduğunu söylemiştik ama rollerin değiştiğini de eklemeliyiz. Öykü heteroseksüel değil lezbiyen bir aşk etrafında döndüğünden doğal olarak Corky ve Violet’in ilişkisi filmdeki tüm ilişkilerin de doğasını bozuyor! Takım elbiseli adamların yanındaki şuh kadın yerine kirli işler arasından sıyrılarak yeni bir sayfa açmaya çalışan iki kadın var...

14 Nisan 2012

Bu filmi daha kaç kez izleyeceğiz!

Gerçekler sokaktan, yanı başımızdan, hiç bilmediklerimizden, uzaklardan fırlayıp perdeye geliyor. Devletin şiddetini tekrar tekrar izliyoruz!


Geçtiğimiz haftalarda Taksim’e uğrayan herkes görmüştür ‘167. Yıl Polis Sergisi’ni. Okulların gezi düzenlediği, birkaç ‘ünlü’ ismin afiş yüzü olduğu, balonlu, çiçekli serginin içeriğiyle zihnimizdekiler bir değil elbette, biliyoruz. ‘Devletin şiddetini’ görmek için başka yerlere bakmak gerek. Çok uzağa değil. Nerelere bakacağımız başka bir yazının konusu belki ama mesela Polis Sergisi’nin çok yakınında, son günlerine yaklaşılan İstanbul Film Festivali’nin programına bakılabilir. Festivalin Sinemada İnsan Hakları ve Ulusal Yarışma bölümündeki bazı filmler bu konuda çok şey anlatıyor.

Gazeteci-yönetmen Ruhi Karadağ’ın yönettiği ‘Simurg’ son derece sert ve izlenmesi zor bir film. İzlenmesi zor çünkü devletin şiddetini yaşamış ve hayatları sakatlanmış insanların hikayesini anlatıyor. Karadağ, filmini anlatırken gerçeği de tanımlıyor bir bakıma: ‘’Aslında siz bu filmi daha önce izlediniz.’’ Hep izliyoruz zaten.

11 Nisan 2012

Sesler arasında utanç tarihi

Maraş Katliamı’ndan etkilenen Kürt-Alevi bir ailenin hikayesini anlatan ‘Babamın Sesi’, gerçek ses kayıtlarını etkileyici bir şekilde kullanıyor, iyi bir sinemayla önemli şeyler söylüyor…


 Özgür Doğan ve Orhan Eskiköy, büyük konuşmaya çalışmadan çok şey anlatmıştı 'İki Dil Bir Bavul' ile. Yaklaşık iki saatlik bir sürede Kürt sorununun özüne dair basit ama hayati bir meseleyi etkileyici bir şekilde filmleştirmişlerdi. Şimdi, ikiliden Eskiköy, Zeynel Doğan'la birlikte yönettiği 'Babamın Sesi' ile 'İki Dil Bir Bavul'un kaldığı yerden devam ediyor.


'Babamın Sesi'nde Maraş Katliamı’ndan etkilenen Kürt-Alevi bir ailenin hikayesine tanık oluyoruz. Gerçek ses kayıtlarıyla bir ülkenin tarihine bakıyoruz demek daha doğru olur belki de. Yönetmenlerden Zeynel Doğan’ın ailesinin hikayesinden yola çıkılarak oluşturulan filmin merkezinde ailenin ses arşivi yer alıyor. Gurbetteki baba okuma yazma bilmeyen eşine ve çocuklarına mektup yerine kasetler doldurup yollamıştır. Bir yandan o sesleri duyarız. Öte yandan Maraş Katliamı yüzünden Elbistan'a göç etmek zorunda kalan aile parçalanmıştır. Baba artık yoktur. Anne Base tek başınadır. Oğlu Hasan'ı bekler. Her çalışında telefonun ahizesini onun sesini duyma hayaliyle açar, evin içinde her tıkırtıda gözü onu arar. Hasan'ın nerede olduğunu biliriz, tahmin ederiz. Bu ülke için tanıdık bir yokluk/acıdır ne de olsa. Diyarbakır'da yaşayan diğer oğul Mehmet ise annesinin yalnız olmasından endişe duyar ve yanına gelir. Mehmet'in gelişiyle hikaye biraz daha belirir; ilişkiler, ses kayıtları, geçmiş, tarih açığa çıkar...

'Büyülü an'ların hikayesi

Romantik komedi türünün şablonlarına yüz vermeyen ‘Sleepless in Seattle' büyülü anlara, küçük işaretlere inanır ve seyircisini de buna inandırmayı başarır. 



 Annie, Sam’le radyoda karşılaşır. Ailesiyle nişanlısını tanıştırdığı yemeğin ardından eve dönerken sıkıntıdan değiştirdiği kanallardan birinde takılıp kalır; telefonla programa bağlanan Jonah, babası Sam’in yalnızlığını anlatır, annesinin ölümünün ardından babasının yeni biriyle tanışmasını istediğini de. Daha sonra, zorla da olsa Sam ahizeyi alır ve eşinin neden özel olduğunu anlatır. ''Bu hayatta sadece bir kez olur… Eve geri dönmek gibi bir şey, ama bu ev benim hiç görmediğim bir yerdi.’’ Annie, dinler ve etkilenir. Nişanlısı Walter’la arasında da o ‘özel’ şeyden var mıdır? Kafası karışmıştır bir kere…

‘Sevginin Bağladıkları’ (Sleepless in Seattle) romantik komedi türünün belli şablonlarını kullansa da türün alışıldık filmlerinden değildir. Ortada bir aşk yoktur. Birbirine aşık bir çift, hatta ortada bir çift bile yoktur. Birbirlerinden uzakta, Baltimore ve Seatle’da yaşayan Annie ve Sam’in ayrı ayrı hikayelerini izleriz. Birbirlerinden habersiz, kilometrelerce uzakta yaşamalarına rağmen ikisini bir araya getirecek olan şey ‘küçük ayrıntılar’ olur.

‘Sevginin Bağladıkları’ büyülü anlara, küçük işaretlere inanır ve seyircisini de buna inandırmayı başarır. Annie, tam evlenmek üzereyken Sam’in hikayesiyle ‘sarsılır, kendine gelir’, ilişkisini sorgular. Walter’la ilgili inanmak istediği şeyler, Sam’in - ve artık kendisinin - etrafındaki işaretlerle inanılırlığını yitirir. Çünkü, her şey tastamammış gibi gözüken ilişkisinde bir şeyler eksiktir. Walter, zaten seyircinin gözünde sıkıcı, kötü espriler yapan, her şeye alerjisi olan bir karakterdir. Ama bunlar bile değildir Annie’nin içini kemiren, başka bir şeydir eksik olan; büyülü bir şey… 

9 Nisan 2012

Bir ‘güzel’ kıvılcım yeter

‘İyi aile babası’ François’nın ‘normal’ hayatı Christian’ı gördüğü an sarsılmaya başlar. ‘Güzellik’ bastırdığı eşcinselliğinin peşinden giden bir adamı anlatıyor…


 40’lı yaşlarındaki François’nın sıradan ‘gözüken’ bir yaşamı vardır; karısı ve kızıyla yaşamaktadır, kerestecilik yapar, orta sınıfın bildik maddi sorunlarıyla uğraşır. Evliliği rutine binmiştir ve sıkıcıdır. Görünmeyen kısmında ise bastırdığı eşcinselliğini gizli seks partilerinde yaşamaya çalışır. Kendisi gibi ‘aile babası’ olan (ya da olduğunu tahmin ettiğimiz) ve bu arzularını saklayan adamlarla buluşur, sonra kaldığı yerden hayatına devam eder. Ancak, François genç Christian’ı gördüğü an hayatına eskisi gibi devam edemez. Vurulmuştur Christian’a bir kere!

‘Güzellik’ (Skoonheid) bir aile babasının bastırılmış duygularını açığa çıkaran ‘güzelliğin’ peşinden gitmiyor, bilakis kamera hep François’yı izliyor. Kamera onun normal hayatı ve duyuları arasında gidip geliyor. François, yılladır bastırdığı arzularına bu kez dayanamıyor. Gizli seks partilerinden çok daha fazlasını ifade ediyor onun için Christian. Hatta Christian’ın yakınlarının çocuğu olması bile onun için fark etmiyor. Gözü bir şey görmez hale geliyor François’nın.

6 Nisan 2012

Ezbere bildiğimiz bir aşk!

‘Fakir kız ile zengin oğlanın aşk hikayesi’ni Hindistan’a taşıyan ‘Trishna’, kağıt üzerindeki çok katmanlı hikayeyi ve tutku dolu ilişkiyi bambaşka yerlere götürüyor…


Michael Winterbottom, farklı türlerde harika işlere imza atan yönetmenlerden. Bağımsız, büyük bütçeli, belgesel, politik içerikli, dönem filmi fark etmiyor, ‘Welcome to Sarajevo’, ’24 Hour Party People’, ‘Code 46’, ‘The Road to Guantanamo’, ‘Tristam Shandy’, ‘Trip’ gibi birbirinden farklı unutulmaz filmlerden oluşan bir koleksiyonu var. Vazgeçmediği şeyler de var elbette; bunlardan biri de Thomas Hardy. Daha önce ‘The Claim’ ve ‘Jude’ ile Hardy romanlarını uyarlayan Winterbottom, bu kez de yazarın ‘Kaybolan Masumiyet’ini (Tess of the d’Urbervilles) günümüze, hem de Hindistan’a taşıyor.

Winterbottom, 19. yüzyıl İngiltere’sinin kırsalında geçen hikayeyi Hindistan taşrasına, Racastan’a getiriyor. Zaman, mekan değişse de romanın özü aynen duruyor; aşk, aile, baskılar, fakirlik, koşullar arasında savrulan bir kadın. Taşrada ailesine yardım eden güzel Trishna’nın, babasının otelini işletmek için gelen zengin işadamı Jay’le tanışmasıyla Hardy’nin modern uyarlaması başlamış olur. Binlerce kez izlediğimiz bir trajedi aslında; fakir kız - zengin oğlanın imkansız aşkı ve önlerine çıkan engeller...

5 Nisan 2012

Boşluk doldurma oyunu!

Ölen birinin yerine geçilebilir mi? Ya da yeri doldurulabilir mi? Ölenin ailesine, yakınlarına hizmet veren dört kişilik bir grubun hikayesini anlatan 'Alpler' festivalin 'yıldız' filmlerinden biri olmayı sonuna kadar hak ediyor.


Yorgos Lanthimos, ‘Köpek Dişi’nin ardından ‘Alpler’de (Alps) yine küçük bir topluluğu merkeze alarak gündelik hayat üzerinden toplumun çıkmazlarını ve boşluklarını deşifre ediyor. Sadece kağıt üzerinde bile ilgi çekici olan iddialı hikayede bir hemşire, sağlık görevlisi, jimnastikçi ve onun koçu ücretli bir hizmetle ölen kişilerin yakınlarına ‘ikame’ hizmeti verirler. Yani, hayatını kaybeden kişinin yerine geçerler. Adlarını Alp Dağları’ndan alan grubun üyeleri, meslekleri sayesinde tanıdıkları acılı ailelere yas sürecini atlatmak için yardım ederler. Ancak bu yardım iki taraf için de çok daha fazlasını ifade eder elbette.

Bu dört kişilik çetenin kendi hayatlarını mı, oynadıkları hayatı mı izliyoruz başlarda çok anlamıyoruz. Lanthimos, özellikle ilk 45 dakikada hikayedeki gelişmelerin altını çok çizmeyerek gerçek hayat ile rol oynadıkları hayat arasında bulanık bir anlatım tercih ediyor ve finale kadar da ‘gerçek hayat’la ilgili somut bilgilere ihtiyaç duymuyor. Keza, anlatımını tam da bu bulanıklık üzerinden kuruyor zaten.

2 Nisan 2012

N5- Replikas ve 5 film

Daha önce kapılarını çalmıştık ama bir araya gelememiştik, yeni albümlerinin yolda olduğunu duyar duymaz bir kez daha aradık ve bu kez buluşmayı başardık!



Filmleri anlatmak istediler, biz de dinledik zevkle....

Replikas'ı etkileyen 5 film: İzlemek için tıklayınız

1 Nisan 2012

Yazdığım öykülere hayali soundtrack katıyorum

Edebiyat, müzik, sinema… Doğu Yücel’in imzası olan her işte üçünü de bulmak mümkün aslında. Kendi kuşağının önemli yazarlarından olan Yücel’le edebiyat dışında bırakmadığı müziği konuştuk ve müzik yazarlığına, hikayelerine, eleştiri kurumuna kadar uzandık…

Edebiyatçı olmanın yanı sıra uzun yıllardır müzik yazarlığı yapıyorsun. Senin için ikisi paralel mi gidiyor yoksa tamamen birbirinden bağımsız mı?
Paralel gidiyor diyebilirim. Hep de böyle oldu. Çocukken öykü yazmaya başladığımda bir yandan müziğe olan ilgim bu sürece eşlik ediyordu. Bazı ilk öykülerimde sevdiğim grupların şarkı sözlerinden yola çıkmıştım. Yazarken de kağıt ve kalem dışında en çok ihtiyaç duyduğum şey müzik oluyor. Bir tek son romanım “Varolmayanlar”ı yazarken müzik dinlemekten kaçındım çünkü zor bir kurgusu vardı. O kurgunun içinde kaybolmamak için sessizliğe ihtiyacım vardı. Bu yüzden kendi kendime bir ödül ceza sistemi geliştirdim. “Bu bölümü bitirirsem yeni aldığım albümü baştan sona dinleyeceğim” veya “şu problemi çözersem x grubun konserine gideceğim” gibi oyunlar geliştirdim kendi dünyamda.

Birinde yaratımı gerçekleştiren sensin, diğerinde ise o yaratıma dahil oluyorsun. İkisi arasındaki ilişkiyi anlatabilir misin?
Evet, şöyle diyebiliriz: Birinde büyücüsünüz, diğerinde ise büyübozucusunuz. Bu yüzden iki zıt karaktere bürünmek zorunda kalıyorum. Diğer yandan; üretim safhasının, özellikle sıfırdan bir şey yaratmanın ne kadar zor olduğunu bildiğim için biraz yufka yürekli bir eleştirmenim ben. Bir müzik albümünün üretim aşaması üzerine bir röportaj okuduğumda, kendi kitaplarım için verdiğim emek aklıma geliyor ve her ne kadar kötü bulsam da o emeğin hakkını vermek zorundaymışım gibi hissediyorum. Ama bazen de yazar egoma yenilerek ya da bana yapılan eleştirileri hatırlayıp saçma bir intikam duygusuyla abartılı eleştirdiğim de oluyor. Mesela Sabit Fikir’de Cemal Karanlık’ın Varolmayanlar hakkında yazdığı eleştiri yüzünden bazı albümleri yerin dibine sokmuş olabilirim! (Gülüyor) Kısacası yazar kimliği müzik eleştirmenliğimi olumlu olumsuz birçok açıdan etkiliyor.

Aşkın acı yüzü

Savaş sonrasının kederli ortamında Hester Collyer’ın yasak aşkını anlatan ‘Aşkın Karanlık Yüzü’nde bir ilişkinin güzel anlarına değil karanlık taraflarına tanık oluyoruz.



‘Güzel ama mutsuz eş…’ Daha önce defalarca izlediğimiz bu ‘ebedi’ mesele bu kez de Terence Davies’in 50’lerde geçen hikayesiyle karşımıza çıkıyor. ‘Aşkın karanlık Yüzü’nde (The Deep Blue Sea) kendisinden büyük bir yargıçla evli olan Hester, savaştan dönen Freddie’ye aşıktır ve onunla yaşamaya başlar ancak ortada ‘yasak aşk’tan daha önemli bir sorun vardır: Freddie, Hester’ın aşkına aynı tutkuyla karşılık vermez.

Ruhsuz ve sıkıcı eşinin, evliliğinin yanında eski ordu pilotu Freddie, Hester’ın hayatında çölde vaha gibidir; genç, yakışıklı, havalı… Aşık olur ancak daha öncesinde ayrıcalıklı hayatına rağmen evliliğinde mutlu olamayan Hester, Freddie ile de mutlu değildir. Hester’ın tutkusu Freddie’ye fazladır! Hester’ın yaşadığı dünyadan tek kaçış yeri, tek bağlanacağı kişi olan Freddie için kaçış yeri başka(sı)dır. Hester, Freddie’yi kovalarken aldatılan eş William Collyer de Hester’ın peşini bırakmaz. Başkasını seçmesine rağmen Hester hala onun eşidir. Hester’ın mutsuz gördükçe geri dönmesi için yalvarır. Gururunu önemsemez karısını geri ister. Hester ise William’ı reddederken onu anlayamaz da, ‘ben onu seçtim’ der sadece. Aslında William’ı en iyi Hester’ın anlaması gerekir. Keza, o da artık kendisini istemeyen bir adamın peşindedir. Freddie’yi eve çağırırken, ‘beni bırakma, geri dön’ derken William’dan fazla farkı yoktur. Ama onun William’ı anlayacak vakti de yoktur, Freddie’nin de ona olmadığı gibi… Ve öte yandan üçü de bir dönemin simgesel karakterleridir; savaşın yorduğu havada mutsuzluktan çıkmaya çalışan ama çıkamayan karakterler.