14 Nisan 2012

Bu filmi daha kaç kez izleyeceğiz!

Gerçekler sokaktan, yanı başımızdan, hiç bilmediklerimizden, uzaklardan fırlayıp perdeye geliyor. Devletin şiddetini tekrar tekrar izliyoruz!


Geçtiğimiz haftalarda Taksim’e uğrayan herkes görmüştür ‘167. Yıl Polis Sergisi’ni. Okulların gezi düzenlediği, birkaç ‘ünlü’ ismin afiş yüzü olduğu, balonlu, çiçekli serginin içeriğiyle zihnimizdekiler bir değil elbette, biliyoruz. ‘Devletin şiddetini’ görmek için başka yerlere bakmak gerek. Çok uzağa değil. Nerelere bakacağımız başka bir yazının konusu belki ama mesela Polis Sergisi’nin çok yakınında, son günlerine yaklaşılan İstanbul Film Festivali’nin programına bakılabilir. Festivalin Sinemada İnsan Hakları ve Ulusal Yarışma bölümündeki bazı filmler bu konuda çok şey anlatıyor.

Gazeteci-yönetmen Ruhi Karadağ’ın yönettiği ‘Simurg’ son derece sert ve izlenmesi zor bir film. İzlenmesi zor çünkü devletin şiddetini yaşamış ve hayatları sakatlanmış insanların hikayesini anlatıyor. Karadağ, filmini anlatırken gerçeği de tanımlıyor bir bakıma: ‘’Aslında siz bu filmi daha önce izlediniz.’’ Hep izliyoruz zaten.

11 Nisan 2012

Sesler arasında utanç tarihi

Maraş Katliamı’ndan etkilenen Kürt-Alevi bir ailenin hikayesini anlatan ‘Babamın Sesi’, gerçek ses kayıtlarını etkileyici bir şekilde kullanıyor, iyi bir sinemayla önemli şeyler söylüyor…


 Özgür Doğan ve Orhan Eskiköy, büyük konuşmaya çalışmadan çok şey anlatmıştı 'İki Dil Bir Bavul' ile. Yaklaşık iki saatlik bir sürede Kürt sorununun özüne dair basit ama hayati bir meseleyi etkileyici bir şekilde filmleştirmişlerdi. Şimdi, ikiliden Eskiköy, Zeynel Doğan'la birlikte yönettiği 'Babamın Sesi' ile 'İki Dil Bir Bavul'un kaldığı yerden devam ediyor.


'Babamın Sesi'nde Maraş Katliamı’ndan etkilenen Kürt-Alevi bir ailenin hikayesine tanık oluyoruz. Gerçek ses kayıtlarıyla bir ülkenin tarihine bakıyoruz demek daha doğru olur belki de. Yönetmenlerden Zeynel Doğan’ın ailesinin hikayesinden yola çıkılarak oluşturulan filmin merkezinde ailenin ses arşivi yer alıyor. Gurbetteki baba okuma yazma bilmeyen eşine ve çocuklarına mektup yerine kasetler doldurup yollamıştır. Bir yandan o sesleri duyarız. Öte yandan Maraş Katliamı yüzünden Elbistan'a göç etmek zorunda kalan aile parçalanmıştır. Baba artık yoktur. Anne Base tek başınadır. Oğlu Hasan'ı bekler. Her çalışında telefonun ahizesini onun sesini duyma hayaliyle açar, evin içinde her tıkırtıda gözü onu arar. Hasan'ın nerede olduğunu biliriz, tahmin ederiz. Bu ülke için tanıdık bir yokluk/acıdır ne de olsa. Diyarbakır'da yaşayan diğer oğul Mehmet ise annesinin yalnız olmasından endişe duyar ve yanına gelir. Mehmet'in gelişiyle hikaye biraz daha belirir; ilişkiler, ses kayıtları, geçmiş, tarih açığa çıkar...

2 Nisan 2012

N5- Replikas ve 5 film

Daha önce kapılarını çalmıştık ama bir araya gelememiştik, yeni albümlerinin yolda olduğunu duyar duymaz bir kez daha aradık ve bu kez buluşmayı başardık!



Filmleri anlatmak istediler, biz de dinledik zevkle....

Replikas'ı etkileyen 5 film: İzlemek için tıklayınız

1 Nisan 2012

Yazdığım öykülere hayali soundtrack katıyorum

Edebiyat, müzik, sinema… Doğu Yücel’in imzası olan her işte üçünü de bulmak mümkün aslında. Kendi kuşağının önemli yazarlarından olan Yücel’le edebiyat dışında bırakmadığı müziği konuştuk ve müzik yazarlığına, hikayelerine, eleştiri kurumuna kadar uzandık…

Edebiyatçı olmanın yanı sıra uzun yıllardır müzik yazarlığı yapıyorsun. Senin için ikisi paralel mi gidiyor yoksa tamamen birbirinden bağımsız mı?
Paralel gidiyor diyebilirim. Hep de böyle oldu. Çocukken öykü yazmaya başladığımda bir yandan müziğe olan ilgim bu sürece eşlik ediyordu. Bazı ilk öykülerimde sevdiğim grupların şarkı sözlerinden yola çıkmıştım. Yazarken de kağıt ve kalem dışında en çok ihtiyaç duyduğum şey müzik oluyor. Bir tek son romanım “Varolmayanlar”ı yazarken müzik dinlemekten kaçındım çünkü zor bir kurgusu vardı. O kurgunun içinde kaybolmamak için sessizliğe ihtiyacım vardı. Bu yüzden kendi kendime bir ödül ceza sistemi geliştirdim. “Bu bölümü bitirirsem yeni aldığım albümü baştan sona dinleyeceğim” veya “şu problemi çözersem x grubun konserine gideceğim” gibi oyunlar geliştirdim kendi dünyamda.

Birinde yaratımı gerçekleştiren sensin, diğerinde ise o yaratıma dahil oluyorsun. İkisi arasındaki ilişkiyi anlatabilir misin?
Evet, şöyle diyebiliriz: Birinde büyücüsünüz, diğerinde ise büyübozucusunuz. Bu yüzden iki zıt karaktere bürünmek zorunda kalıyorum. Diğer yandan; üretim safhasının, özellikle sıfırdan bir şey yaratmanın ne kadar zor olduğunu bildiğim için biraz yufka yürekli bir eleştirmenim ben. Bir müzik albümünün üretim aşaması üzerine bir röportaj okuduğumda, kendi kitaplarım için verdiğim emek aklıma geliyor ve her ne kadar kötü bulsam da o emeğin hakkını vermek zorundaymışım gibi hissediyorum. Ama bazen de yazar egoma yenilerek ya da bana yapılan eleştirileri hatırlayıp saçma bir intikam duygusuyla abartılı eleştirdiğim de oluyor. Mesela Sabit Fikir’de Cemal Karanlık’ın Varolmayanlar hakkında yazdığı eleştiri yüzünden bazı albümleri yerin dibine sokmuş olabilirim! (Gülüyor) Kısacası yazar kimliği müzik eleştirmenliğimi olumlu olumsuz birçok açıdan etkiliyor.