18 Mart 2012

Geldiğimiz yer kelimenin tam anlamıyla yıkıcılık

''Dünyaya nasıl alışırsak öyle konuşur, öyle düşünürüz. İçimizden bazıları dünyayı toplayarak hissediyor hâlâ. Onların küçük, bence çok kıymetli hikâyelerini ne kadar çok dolaşıma sokarsak o kadar iyi.'' Bu sözlerle yeterince şey anlatıyor Sema Kaygusuz. Vicdanı kadar sağlam kalemi olan az sayıda yazardan biri. Birhan Keskin ve Musa Anter'in de içinde olduğu yeni kitabı 'Karaduygun'da da 'rahatsız edici' ama rahatsız olmadan yaşadığımız o dünyayı hikayeleştiriyor. Toplumun duyarsızlığını birbirinden bağımsızmış gibi duran bu hikayelerle anlatıyor Kaygusuz. Aslında o hikayelerin hiç de birbirinden kopuk olmadığını göstererek... Kendine has anlatımı ve kurgusuyla etkileyici bir kitaba imza atmakla kalmıyor, ülkenin en büyük dertlerinden birini hikayelerin kendisi haline getirmeyi başarıyor. Kitabın her satırında geçmişten, günümüzden ya da gündelik yaşantımızdan yüzlerce olayı hatırlamamak, içiçe geçen hikayelere zihnimizden an'lar katmamak çok zor. Kaygusuz'la Karaduygun'u ve doğal olarak Türkiye'yi konuştuk...

İsmet Bey, ‘’Sizin duyduğunuzu ben duymuyorum’’ diyor. Kitabın da, yaşadığımız toplumun da asıl meselesi bu diyebilir miyiz?
Yaşadığımız toplumun mu sadece? Öyle olsaydı bir parça ümitli olabilirdim. Yani dünyada gidecek bir yerimiz olurdu en azından. Ama ben duyarsızlığın her çeşidini, her halini, kendi mikroklimasında nasıl da ürediğini birçok ülkede gördüm. Bazı yerde sinsice, bazı yerde gayet doğal bir şeymiş gibi apaçık. İnsanı insan yapan aklından önce hisleridir. Ya da daha doğrusu, düşüncemize göre hissederiz. Dolayısıyla duyarsızlığı bir mesele olarak ele almak bana çok düşünsel geliyor.

Yaşadığımız dönemin/Türkiye’nin en büyük sorunu duyarsızlık-kayıtsızlık mı?
Türkiye’de duyarsızlık sözcüğü hafif kalıyor, o kadar ki, açık söyleyeyim ben artık bunu mental bir bozukluk olarak görmeye daha eğilimliyim. Dengemi kaybetmemek için zihinsel bir yetersizlik, bir zeka yoksunluğu diye görmek istiyorum olan biteni. Hele şu son Hocalı Katliamı anması adı altında yapılan yürüyüşten sonra, ülkemle ilgili son damla umudumu da yitirdim artık. Apaçık bir saldırganlık, ölüleri milletlere, dinlere bölmek, bazılarının üzerinde tepinmek, bazılarını istismar etmek... Biz kayıtsızlığı aşalı çok oldu. Gerçekten büyük bir tedirginlikle söylüyorum, Nazizmin tam içindeyiz. Nazizm, Nazilere has bir şey değildir, onlar sadece sistematize etti, kökeni ta Sparta kentine dayanıyor, hâlâ da sürüyor. Yıkıcılık bir uygarlık sorunu. Egemenler, önce bireyleri uzmanlıklara, görevlere bölerler. Bireyin bildiğinden başka hiçbir şey bilmeye ihtiyacı yoktur. Çocuklar okullarda, erkekler kışlalarda sadece birer sayıdır. Sonra o görevli uzmanları sistem kötüye kullanır; muhtarı emlakçı, doktorları hastanın aleyhine sigorta şirketlerine expertiz yaparlar. Derken her bireye yeni ihtiyaçlar üretirler, ömür boyu bankalara borçlandırıp köleleştirirler, şu dünyada ölüm varken insanı yaşlanmakla korkutup gençliği fetişleştirir, reklam filmleriyle herkesin içine aşağılık duygusu ekerler, derken ağır bir yoksunluk, yoksulluk, sonra açgözlülük, en sonunda kardeşinin, komşunun, arkadaşının soluduğu havayı bile kıskanacak kadar ileri gider insanlar. Bireyler güvende hissedebilmek için topluluğuyla türdeş olmak ister. Kendilerini tarif etmek için ötekine bakarlar. Aiditiyet bağlarıyla anbean silinirken ayakta uyurlar. Gün gelir, kendilerine bakınca hiçbir şey göremezler artık. Kayıtsızlık sadece başlangıç, geldiğimiz yer kelimenin tam anlamıyla yıkıcılık.

Huzursuz bir kitap Karaduygun. Birhan’ı uykusundan uyandıran da, o sesler de huzursuz edici. Huzursuz olmak, uyanmak gerekiyor galiba değil mi?
Uyku burada metafor olarak zihinsel uyuşukluk tabii. Bilincin gelip dayandığı yer, bir açıdan zindeliğin kefareti olarak bir unutma süreci. Ama Birhan’ın uykusuzluğu bir tür yerkabuğunun acılarına açılmak, dünyanın tinini dinlemek yüzünden uyuyamama hali. Uyku kültür tarihinin önemli bir teması. Edebiyatın da. Her yüzyıl başka bir döngüde biçimleniyor. Av, vardiyalı çalışma, savaş, dinsel ritüellere göre değişkenlik gösteriyor, yani tam olarak biyolojik değil. Uykusuzlukla, hayatı uyumak arasında da fark var. İlki, karanlığın sınırlarını deşiyor, ikincisiyse dünyaya aldanıyor.

Ayrımların altını kalın çizgilerle çiziyorsunuz. İnsan-doğa, insan-hayvan, insanlar arasında gibi… Duyarsızlığı bu ayrımlar mı belirliyor?
Ayrım değil de açıklıklar, aralıklarla ilgilendim aslında. Ve aslında açıklıklarda oluşan muğlaklığa tahammül edemediğimiz için nasıl keskin çizgiler çekildiğini hatırlatmak istedim. Onlar benim değil, başkalarının çizgileri...

Korku ve nefret arasındaki ayrımdan da bahsediyorsunuz. Aradaki o fark ayrımcılıkta ne kadar belirleyici?
Görebildiğim kadarıyla birçokları korktuğundan nefret ediyor. Nefreti aşılayan ilk duygu, korku. O yüzden devletler halklarını korku salarak yönetiyorlar zaten. Ortak nefreti tesis ederek toplumu birarada tutabilmek için. Dolayısıyla iki duygunun acil durumlarda içiçe geçip birbirini tamamlaması beklenen bir şey olmalı.

Kürt sorununa, yerinden-yurdundan olanlara, sürülenlere, aç bırakılanlara dokunuyorsunuz. Türkiye’nin tarihi, güncel meseleler bunlara dokunmaya zorluyor diyebilir miyiz?
Hayır zorlamıyor aslında. Kendi adıma kendimi bu meseleleri yazmaya iteklenmiş gibi hissetmiyorum. Yazarken yazının iç zamanını kuruyor, kendi zamanımızı eyliyor olsak da, her birimiz zamanın çocuğuyuz. İçinde bulunduğumuz gündelik şiddete sevdiğim herkes maruz kalıyor. Bir ses vermem çok doğal. Nasıl kayıtsız kalabilirim ki.

Anahtar cümlelerden biri de ‘toplaya toplaya hissediyormuş dünyayı, saya saya değil’ galiba. Bize gereken şeylerden biri bu mu?
Dünyaya nasıl alışırsak öyle konuşur, öyle düşünürüz. İçimizden bazıları dünyayı toplayarak hissediyor hâlâ. Onların küçük, bence çok kıymetli hikâyelerini ne kadar çok dolaşıma sokarsak o kadar iyi.

Kitabın adı keder-hüzün arasındaki farkta yatıyor galiba. Bir bölümü bu ayrıma ayırıyorsunuz. Bu bölümü bir tahlil olarak da okuyabilir miyiz?
Karaduygun, dünyevileşme sancısına denk düşüyor aslında. Ne kederle kıyaslayabiliriz, ne de hüzünle. O bölüm başlı başına spekülatiftir. Tümüyle haklı olmam mümkün olmasa da yer yer doğruyu söylemiş olabilirim. Sözcüklerin etimolojik kökenlerini bir tarafa koyup sokağa, medyaya, yaşantıya bakarak yazdım. Tümüyle öznel bir yaklaşımdır.  Kaldı ki bence nesnellik, en öznel yaklaşımdan ışıyor. Merhamet, şefkat, utanç... bunlar özneldir. Bu öznel yaklaşımlar olmadan, çoğulculuğu, adaleti, hakkı nesnelleştiremeyiz.

Bora-Helin arasındaki diyaloglarda ‘büyük sözlere’ rastlıyoruz. Ama kitaba kendinizi de dahil ederek ‘yukarıdan bakan’  bir dilin önüne geçiyorsunuz. Bu tespit yanlış mı olur?
Aslında Helin yerine aksakallı bir ihtiyar, bir ebru sanatçısı, hattat, ya da ne bileyim sedef kakma ustası bir erkek yerleştirseydim, o büyük sözler büyük değil de yerli yerinde dururdu. Ne var ki, ben o sözlerin birçoğunu kadın atalarımdan öğrendim. Bana gelince, her yerden bakma özgürlüğü tanıyorum kendime. Gerekirse yukarıdan da bakarım, yerin dibinden de. Yeter ki kavrayışım sahici olsun.

Gerçek ve kurmaca karakterler bir arada, Birhan Keskin’i, Musa Anter’i, Osman Şahin’i böyle bir hikayede buluşturan nedir? Özellikle Musa Anter’i sormak istiyorum, belgeselvari bir anlatımla etkileyici bir şekilde yerleşmiş kitaba…
Bir belgeselde Orhan Miroğlu’ndan Musa Anter’in öldürüldüğü, kendisinin de ağır yaralandığı o geceyi anlatırken dinlemiştim. Yaşanan kıyım içler acısıydı, benim için ikinci bir kıyım daha vardı bu hikâyede. Musa Anter’i aldatarak katletmiş olmaları. Güvenmek istediği genç bir adam tarafından tuzağa düşürülerek öldürüldü. Musa Anter’in özgürlük mücadelesine, ilkelerine, adanmışlığına hileyle son verdiler. Buna katlanamadığım için yazdım. (Taraf Kitap, Mart)


(2. RÖPORTAJ)
İNSANIN YARADILIŞINI KİRLETİYORLAR

Okurken her gün yaşadığımız onlarca rutin olayı, gazete ve TV kanallarında gördüklerimizi, 'kirli' manşetleri aklımıza getiren bir kitap Karaduygun. Daha doğrusu yüzümüze vuran... Sema Kaygusuz'un da dediği gibi; bir uygarlık eleştirisi çünkü Karaduygun… Küçük hikayelerle, gündelik olaylarla, küçük sandığımız an'larla bir toplumun çürümüş katmanlarını sakince ama sert bir tonda gösteriyor Kaygusuz.


Gerçek ve kurmaca karakterlerin bir araya geldiği, Musa Anter'i, Birhan Keskin'i kitabın kahramanları yapan Karaduygun, sağlam dili ve anlatımıyla konuşulmayı hak ediyor en çok. Kurgusuyla birbirinden çok uzakta ve farklı duran karakterleri bir araya getirdiği gibi o uzaklığın ve farkların ne kadar birbirine benzeyen ve yakın şeyler olduğunu da gösteriyor. Kaygusuz'un kurduğu anlatı bizi bambaşka dünyalara götürse de sonunda karşımıza iyi edebiyatla birlikte gerçek(ler) çıkıyor. Öyle ki, Musa Anter'in ölümü tarihsel gerçekliğinden uzun bir süre için kopup Karaduygun'un gerçekliğine yerleşiyor...

O yüzden Kaygusuz'la Karaduygun üzerine konuştuğumuzda 'gerçek'ler üzerine konuşmak da zorunlu hale geliyor...

Biçim olarak farklı dursa da edebiyatınızı bilen okurlar için aslında tam bir Sema Kaygusuz kitabı. Siz yeni bir şey denediğini düşünüyor musunuz? Yeni bir şey yaptığımı düşünmüyorum. Bir ana anlatıyı yedi değişik hikayeyle çevrelemek, olsa olsa alışılmışın dışında diye nitelendirilebilir ama o da kitabın biçimini belirler yalnızca. Ne var ki biçim her şey demek değildir, yapısal bir hamledir yalnızca. Çok klasik bir yaklaşımla yazılan öyle eserler vardır ki, yazar erişilmez bir öz koyar önümüze. İçerik, okura temas eden düşünce, yaratılan algı daha değerli. Kendi adıma Karaduygun için bir teslimiyet kitabı diyebilirim. Bu kez okurla arama hiçbir mesafe koymadım. Hem bir günce sıcaklığı, katlanılabilir bir mahremiyet hem de içtenlik olsun istedim. Benim okurla aramda bir sözleşme vardır, zaman içinde kurulmuş bir sözleşme. Birbirimizi belli bir uzaklıkla ölçeriz, pohpohlamayız. Birbirimizle sırnaşmayız, flörtleşmeyiz; hayranlık gibi hiyerarşik müesseselere ihtiyaç duymayız. Şimdi eskiden beri gelen bu ilişki sağlamlaşınca burun buruna gelmek üzere kendime bir izin verdim. Karaduygun bu iç rahatlığının, güven duygusunun sonucudur.


Bu hikayeleri tek bir şemsiye altında toplayan kelime neden ‘Karaduygun’ oldu? Karaduygun, sanki toprağın altında kalmış bir kelimeydi benim için. Çocukluğumda duymuştum. Ece Ayhan ve Erdal Alova’nın şiirlerinde de rastladım. Ne var ki sözlüklerde yok. Ben iyi bir sözlük okuruyum ama sözlüklere çok güvenmem, sözcüğün tonunu, imgesini, ağırlığını en iyi kulaklarımız bilir. Sözgelimi TDK sözlüğünde ızdırap sözcüğü üzüntü, keder, sıkıntı, acı ile eş anlamlı gösteriliyor. Halbuki her bir sözcüğün başka bir yaşantısı başka tonları var. Bu aslında dili ütüleme hareketidir. Dile iktidarın gözünden bakarsak daha böyle kaç sözcük yitiririz. Artık hayal sözcüğü yerine herkes düş sözcüğünü kullanıyor. Oysa ki Karacaoğlan, gece düşümde gündüz hayalimdesin demişti. Demek ki bir zamanlar uyku uyanıklık, gece gündüz gibi zihinsel, zamansal, mekansal bir ayrım varmış iki sözcük arasında.

Karaduygun ise hüzün ile keder arasında kalan keskin bir varoluş biçimi. Dünyevileşme sancısını, dünyayı yadırgayışı, hiçlik duygusunu, dünyanın bütün acılarına açık oluşu içeriyor. Bir yoksunluk değil, yokluk duygusu. Antik Yunanca’dan İngilizce’ye geçen melankoli ile black bile sözcüklerine denk düşüyor. Ne var ki, melankoli Batılı. Buralı değil. O yüzden melankoliği Türkçe imgelemin özerk bir parçası olarak göremiyorum. Dünyanın her yerinde insan benzer duyguları yaşasa da kendi dilinin algısıyla adını koyar. Zaten dili varoluşsal yapan da budur. Mesela bizim ruh sözcüğümüzün içinde rahiya, öz, koku, esinti var. Nesnelerin kokusunu da ruhun bir parçası olarak alımlıyoruz. Sözün özü, ben karaduygun kişilere karaduygun diye seslenmek istedim. Türkçe imgelemin tam içinden. Bir de inanıyorum ki, bugün artık en nesnel tutum en öznel yaklaşımlarda ışıyor. Nesnellik haklı çıkmaya yeltenmektir, öznel yaklaşımlar ise hayattan hakikat payı ayırır.

Kitabın en temel duygusu ‘duyarsızlık’. Kitabı yazarken de aklınızda dolanıp, duran bu muydu?
Evet, duyarsızlık kıyıcı bir şey. Bir kötülük eylemi. Yansız bir tutum değil. Tam tersine bir yandaşlık, bir suç ortaklığı durumu. Bakın, bizi en çok insan yapan şey nedir? Bir dil varlığı oluşumuz değil mi? Hissettiğimizi düşünür, düşündüğümüzü söze dökeriz, düşüncemiz kadar hissederiz . Dolayısıyla duyarsızlık kendini yine dilde belli eder. Öyle sözler vardır ki, -deyimler sözlüğüne bakmanız yeterli- öyle kirli, öyle ayrımcı, öyle acımasız... o söz gün gelir bir linç girişiminin, bir katliamın dilsel payandası haline gelir. Lautreamont der ki "Denizin bütün suyu düşünsel bir kan lekesini temizlemeye yetmez." Düşünsel kan lekesidir, duyarsızlık. Silahlanmaktan hiçbir farkı yoktur.

‘Duyarsızlık’ meselesini bugünün Kürt sorunu, azınlıklar, ötekileştirilen herkes vs. çerçevesinde nasıl okumak gerekir? Duyarsızlık çok geride kaldı artık. İşlevini tamamladı. Vaktiyle Mahmut Esad Bozkurt ne demişti. “Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı.” Şimdi bu 80 yıllık cümlenin izdüşümüne bakın. Etnik ayrımcılık sınıfsallaştı artık. Sigortasız çalıştırılan işçilerin, bütün özlük haklarından yoksun çalışan temizlikçi kadınların, kamyonlara istiflenen mevsimlik işçilerin birçoğu köyleri yakılıp büyük şehirlere göçen Kürtlerden oluşuyor. Uludere’de bombalanan çocuklar, Pozantı cezaevinde tecavüze uğrayan çocuklar kim, toplu mezarlardan çıkan kemikler kimin? Hapis tutulan gazetecilerin 74’ü Kürt basınından. KCK operasyonu ile sayısısız siyasetçi esir edildi. Kürtleri siyasetten tasfiye edip hasım olarak görmek istiyorlar. Barışı tesis etmek isteyen aydınlar terörist diye yaftalanıyor. Daha yeni Sivas katliamı gibi bir insanlık suçu zaman aşımına uğradı, ölenlerin yakınları biber gazıyla savuşturuldu, hemen ertesi gün devletten güç alarak “gerekirse yine yakarız” diye bir takım adamlar sopalarla protestoculara saldırdılar, sözümona Hocalı için yapılan yürüyüşte Azerileri istismar ederek Ermenilere küfrettiler. Aleviler yuhalatılıyor, Yahudilere hasetle bakılıyor, Çingeneler her yerde günahkar, homoseksüeller hasta. İçinde bulunduğumuz durum kelimesi kelimesine Vandalizm. 

Neden Musa Anter bu kitabın içine giriyor? Nasıl bir kitap ki ‘Karaduygun’, Musa Anter’in hikayesi diğer hikayelerle bir araya gelebiliyor?
Musa Anter tartışmasız bir barışçıydı. Halkının saygınlığı için uğraş veren bir düşünce ve yazı adamıydı. Tek bir sözü yoktur ki içinde ayrılık geçsin. Onu bence iki kez katlettiler. Saygın bir düşünce adamını ortadan kaldırmadılar sadece, onun niyetini de öldürdüler. Çünkü Musa Anter, genç bir adamın yardım çağrısına icazet etmek üzere yola çıkmıştı.Güvenmek istediği, yardım etmek istediği aynı gençtarafından öldürüldü. Jitem onu aldatarak öldürttü. Orhan Miroğlu’nun anlatımıyla o geceki tekinsizliğe rağmen Musa Anter’in mutlak sona doğru yol almasından çok etkilendim. Bunu bir kederlinin adanmışlığı olarak gördüm. Kederliler dünyayı değiştirmek isterler. Musa Anter öyle biriydi.

Türkiye gerçeği üzerine kuruyorsunuz kitabın temelini, bu sadece meseleniz olmasıyla alakalı bir durum mu?
Aslında bir uygarlık eleştirisi olarak kurdum dersem daha doğru olur. Nihayetinde bu olan bitenler, insan kültürünün, insan uygarlığının, dünyalılığın bir tezahürü. Bu kadar zeki ve meraklı bir türün en kötü uygarlık olasılığını seçmiş olması, hatta bunu özcü fikirlerle doğallaştırması, türcülüğü normalleştirmesi, faşizmi sıradanlaştırması beni çok sarsıyor. İnsanın yaradılışını kirletiyorlar. Ama dediğiniz gibi benim bilgim ülkemdir elbette. Avusturyalı olsaydım öznelerim orada dışlanan Türkiyeli göçmenler, aşağılanan Müslümanlar,yeri boşalan Yahudiler, hor görülen Afrikalılar olurdu. Viyana’lı bir Karaduygun olurdum o zaman. Şunu illa ki söylemeliyim, bu kitabı bir sevme yordamı olarak görüyorum. Hayatta sevdiğim, saygı duyduğum ne varsa taş, hayvan,toprak, insan, hepsi zarar görüyor, sömürülüyor, öldürülüyor. Karaduygun, en gündelikten en trajiğe dünyanın acılarını göğüslemenin bir vesilesidir benim için. Sevdiğim her şeye sahip çıkmak istedim. (ntvmsnbc)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder