28 Mart 2012

Bir kız sevdim, çok ‘gerçek’ti

Not: Bu yazı filmle ilgili bazı gelişmelerden bahsetmektedir.

Geçtiğimiz günlerde seksist dille sunulan bir haberde, İngiltere’de yaşayan 55 yaşındaki Everard Cunion’ın 9 yılda 9 ‘şişme kadın’ değiştirdiği ve mutluluğu sonuncusunda bulduğu ve onunla evlendiği yazıyordu. Haberde Cunion'ın kadınların gerçekleri çok konuştuğu için böyle bir karar aldığını söylediği yazıyordu. Bu gereksiz haberin hatırlattığı ilk şey ise Lars oldu tabii ki.


Lars olabilecek en asosyal yaşantıya sahip. Babasının da ölümüyle iyice içine kapanır. Arkadaşı, sevgilisi, ailesiyle iletişimi yoktur. Ama çevresinin onun normalleşmesi için verdiği çabadan da bir o kadar rahatsızdır. O yüzden bir gün internetten bir arkadaş edinir. Ancak, ‘küçük’ bir sorun vardır; Lars’ın arkadaşı oyuncak bebektir. Yani ‘şişme bebek’ olarak bilinen ‘gerçek bebek’lerdendir. Adı da Bianca… Erkek kardeşi Gus ve eşi Karin’in Bianca ile tanışma anı onlar için büyük şoktur ama biz izleyenler için her şey yeni başlar. 

Gerçek Sevgili’ (Lars and the Real Girl) basit ve sade bir anlatıma sahip. Lars ve Bianca’nın ilişkisi şok yaratsa bile kasabalılar on(lar)a normal davranırlar. Lars’ı incitmemek için Bianca’yı da kabul eder/ sever kasaba halkı. Hikayede bir tane bile kötü yoktur. Dramatik yapısını alışıldık iyi-kötü çatışması üzerinden kurmaz film. Hikayenin her şeyi Lars’tır. Lars’ın kendisi, zihni, ilişkisi ve Bianca. Yönetmen Craig Gillespie, elinde imkan olmasına rağmen katmanlı bir yapı oluşturmaz, sade ce Lars’ı anlaşılır kılmaya çalışır.

25 Mart 2012

İkinci şans


'Bu otelde ayıplanmak yok' Başlık buydu. 5-6 yıl önce okuduğum haberi hatırlıyorum: Danimarka'daki bir otel, eski uyuşturucu bağımlısı, hırsız, seks işçisi, kısaca 'dışlanmış'lara iş imkanı tanıyordu. Fotoğraflar da o dışlanmışlığı, yalnızlığı gayet iyi anlatıyordu...

İkinci şans çok görülüyor bize. Seçimlerimiz, seçemediklerimiz belirliyor her şeyi. Asalım-keselim kültürüyle büyüyoruz sonuçta. Herkesin yargıçlık tasladığı ülkede bazen kaçacak yer kalmıyor. Sabah 8- akşam 6 çalışanlar olarak hata yapmaktan korkuyoruz. Korkutulmuşuz bir kere. Tekdüze ama düzenli hayatımızı ya da prestijli konumumuzu kaybetmek istemiyoruz. Chuck Palahniuk'un dediği gibi; ''Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz'' ama öte yandan dışlanmış olmak da istemiyoruz.

O oteldeki personelin tamamı fiziksel ve ruhsal çöküntü yaşamış kişilerden oluşuyor. Onların yaşadıkları ve şimdiki koşullarıyla benzerlik kurmak onlara haksızlık elbette. Açlıktan ölenler, ana dilini konuşamayanlar, konuşunca hapse atılanlar diye koca bir liste.... Ancak, holdinglerde, ofislerde, şehir merkezinde, steril şekilde yaşayanların da başka bir çöküntünün ortasında olduğu da acı bir gerçek. Zaten işini kaybetmemeye ve yükselmeye odaklı bir toplulukta, kimlik, kişilik gibi ayrıntıların önemi var mı? İkinci şans yoksa üstelik.

Her gün yemekte, sigara arasında, masasında söylenen binlerce insan... Dışlanmışlar oteli dışarıda, 24 saat açık....


24 Mart 2012

Jarmusch'tan Altın Kurallar

Bilen bilir, Jim Jarmusch'un 'altın kuralları' kuraldan çok manifestodur. Altyazı dergisinde okumuştum ilk, şimdi internette kolayca bulmak mümkün. (Golden Rules) Yine de buraya koymak istedim. Sadece sinemayla ilgili değil çünkü, hayata bakış biraz da...


*Kural mural yok
Eğer biri çıkıp da size bir işi yapmanın tek yolu olduğunu söyleyerek, kendi yolunu dayatacak olursa ondan hem fiziksel hem düşünsel olarak olabildiğince uzağa kaçın.

* O aptalların yolunuza çıkmasına izin vermeyin
Size yardım edebilirler yahut etmeyebilirler ama sizi durdurumazlar

*Prodüksiyonun görevi filme hizmet etmektir
Film bütçeye, programa, ya da işin içindekilerinin cv'lerine güzellik olsun diye yapılmaz.

22 Mart 2012

Bir kurabiye bile hayatı değiştirebilir

'Stranger Than Fiction' ofisler, dosyalar, dakikalar, büyük soru(n)lar arasında 'küçük, güzel şeyler'i gösteriyor... 



 Not: Bu yazı filmle ilgili bazı gelişmelerden bahsetmektedir.

''Harold Crick, sonsuz sayıların, uçsuz bucaksız hesapların ve birkaç kelimenin adamıydı'' Çünkü Harold, her gün aynı şeyi yapar. Aynı saatte aynı şeyleri... Uyanır, dişlerini fırçalar, otobüs durağına gider, otobüse yetişir, işe gider, öğlen molası verir, kahve molası verir, işten eve döner vs… Harold, kol saatine göre yaşar. Her gece saat 11.13’te yatağa girer ve uyur. Ertesi gün baştan…
Ancak bir gün Harold, dişini fırçalarken bir ‘ses’ duyar. Bir ‘dış ses’, bir anlatıcı ve Harold’ın hayatı değişir. Anlatıcıya göre hayatını değiştiren şey olağandışı bir çarşamba günü olsa da aslında hayatını değiştiren o ‘dış ses’tir. 

'Lütfen Beni Öldürme' (Stranger Than Fiction) maliye müfettişi Harold’ın ve kol saatinin hikayesini anlatır. Harold'ın, anlatıcıyı duymaya başladıktan sonra tüm rutini bozulur, düzeni alt üst olur. Her gün yaptığı onlarca işi yapamaz hale gelir. Çünkü, onu rahatsız eden; ses’in kendisinden çok, ses’in dile getirdiğidir. Anlatıcı, Harold’ı anlatır. Onunla konuşmaz, onu anlatır. Anlatıcı’yı duydukça Harold durmaya başlar. Doğduğundan beri, özellikle de son 12 yıldır aksamadan ‘hayata uyan’ Harold, artık uyumsuzluk yaşamaya başlar.

Arkadaşına ‘‘Ben takip ediliyorum’’ dediğinde arkadaşının verdiği cevap Harold’ın hayatını özetler: ‘‘Takip mi ediliyorsun? Bir yere gittiğin yok ki!’’ O sesi hiç duymadan ‘yitip giden’ hayatlardan biri olmayı –eski – Harold da isterdi belki ama anlatıma uyan hayatı anlatımla birlikte uyumsuz hale gelir mecburen.

20 Mart 2012

Twitter'da edebiyat mümkün mü?

‘’What is happening’’ (Ne/Neler oluyor) sorusuna cevap vermek için tasarlanan Twitter’da neden 100, 150, 200 değil de en fazla 140 karakter yazılabiliyor? Bilen biliyordur ve çok da anlam yüklemeye gerek yok aslında. Standart cep telefonlarının izin verdiği karakter limiti 140. Ama bu limitin de, bu açıklamanın da gereği yok. Çünkü, önemli olan buradaki kısıtlama ve bu sınırlara göre bir şeyler yazabilmek.


Bir paylaşım alanı olarak Twitter bugüne kadar birçok şey haline geldi ve gelmeye de devam ediyor: Kimi için yediğini-içtiğini duyurmak için bir araç, kimileri içinse kesinlikle daha fazlası. Ünlü birisiyle en kısa mesafe, tartışma meydanı, şöhret için bir fırsat, kolay yoldan muhaliflik, meşhur isimlerin deşifre oldukları yer, yeni magazin-dedikodu aracı gibi… Ve bugün yaklaşık 100 milyon kullanıcıya sahip olan Twitter, çıkış amacının çok ötesinde, bir ‘mikro-blogging’ platformu olarak tüm dünyada hikaye üretmek için de kullanılıyor ve bu yüzden de Twitter'ın yeni bir edebiyat türünün başlangıcı olduğu üzerine yorumlar yapılıyor.

Dünyada bu konuda üzerine konuşmak için sayısız veri var ama Türkiye’de Twitter’ın karşılığı dönemle alakalı olarak edebiyat değil gazetecilik oldu. Ana akım medyanın son dönemdeki rolü değiştikçe Twitter medyanın yerini alarak önemli olaylarda (Van depremi, Oda TV davası, Uludere vs…) işlevsel rol oynadı. Tabii ki bütün dünyada Twitter medyanın bir parçası oldu ama Türkiye’de gazeteciliğin yapılmaya çalışıldığı ‘tek’ yer haline geldi. Edebiyat içinse bunu söylemek – henüz - çok zor...

Twitter'ın bir edebiyat potansiyeli barındırıp barındırmadığı ise dünyada tartışılan bir şey. Yeni, adını henüz duyurmamış, bir yayıneviyle sözleşmesi olmayan yazar (adayları) için alternatifsiz bir mecra olduğu da bir gerçek. Bir kitap çıkarmanın, kendinizi kanıtlamanın, göstermenin zorluğu bir yana, bir kitapla ulaşabileceğiniz okurdan çok daha fazla okuyucu/takipçiye ulaşmak mümkün Twitter’la.

Twitter’ın bu açıdan bir diğer özelliği hızlı şekilde geri dönüş alınabilmesi.Yazdıklarınıza saniyeler içerisinde tepki alabileceğiniz gibi bu doğrultuda interaktif bir şekilde yazım tekniğinizde, anlatım tarzınızda isteyerek ya da farkında olmadan bir değişikliğe gidebilirsiniz. O yüzden de Twitter’ın yazma becerisini geliştirdiğini söyleyenler hiç de azınlıkta değil. Çünkü, genel olarak sosyal medya, tanınmış isimler kadar tanınmamış isimlerin de – varsa - okuyucu(su)yla yakınlaşmasına, fikir alışverişinde bulunmasına önayak oluyor. Bu bakımdan, Twitter için okurun üretim sürecine dahil olduğu bir alan demek yanlış olmaz. 

18 Mart 2012

Kabuslardan kaçış yok!

Curtis'in gördüğü fırtınalar kabus mu, yoksa gerçekten büyük bir fırtına mı yaklaşıyor? 'Sığınak', Curtis'in korku-paranoya dolu dünyasının tarvmalarını etkileyici bir şekilde gösteriyor.


Tanıtımında ‘’Hem bir gerilim filmi hem aile draması hem de doğaüstü bir korku filmi’’ diye tarif ediliyor ‘Sığınak’ (Take Shelter). Çok da sıra dışı değil bu durum aslında, keza söz konusu bir aile ise gerilim de çıkar rahatlıkla, kabusa da dönüşür hikaye. ‘Sığınak’ da bundan fazlasını göstererek bir aileyi merkezine alıyor.


Curtis’in Amerikan taşrasındaki hayatı görünüşte gayet huzurludur. Karısı ve kızıyla sıradan bir hayata sahiptir. Kızlarının işitme engelli olması düzenli hayatlarının tek sorunudur. Ama bir fırtına yaklaşır. Sadece Curtis’in kabuslarında olsa da, bir fırtına vardır. Onun dışında kimse fırtınayı göremez. Bu fırtına ya da kabuslar bir süre sonra Curtis’in hayatını mahveden bir gerçekliğe dönüşür. Gerçek ya da kabus fark etmez, Curtis için ufukta fırtına vardır ve bir an önce önlem alması gerekir.

Curtis’in gördüğü kabus ve halüsinasyonlar evdeki huzurunu, işini, çevresiyle ilişkilerini darmadağın eder, hayatı alt üst olur. Bu kadar büyük bir korkuya sahip olunca herkes sığınacak bir şey arar ve Curtis için de bu sığınak gerçek bir sığınaktır. Artık hayatının merkezinde bahçelerindeki ‘sığınak’ vardır, tek kurtuluş; yapacağı bu sığınaktır, kızını ve eşini orada koruyabilir çünkü. 

Geldiğimiz yer kelimenin tam anlamıyla yıkıcılık

''Dünyaya nasıl alışırsak öyle konuşur, öyle düşünürüz. İçimizden bazıları dünyayı toplayarak hissediyor hâlâ. Onların küçük, bence çok kıymetli hikâyelerini ne kadar çok dolaşıma sokarsak o kadar iyi.'' Bu sözlerle yeterince şey anlatıyor Sema Kaygusuz. Vicdanı kadar sağlam kalemi olan az sayıda yazardan biri. Birhan Keskin ve Musa Anter'in de içinde olduğu yeni kitabı 'Karaduygun'da da 'rahatsız edici' ama rahatsız olmadan yaşadığımız o dünyayı hikayeleştiriyor. Toplumun duyarsızlığını birbirinden bağımsızmış gibi duran bu hikayelerle anlatıyor Kaygusuz. Aslında o hikayelerin hiç de birbirinden kopuk olmadığını göstererek... Kendine has anlatımı ve kurgusuyla etkileyici bir kitaba imza atmakla kalmıyor, ülkenin en büyük dertlerinden birini hikayelerin kendisi haline getirmeyi başarıyor. Kitabın her satırında geçmişten, günümüzden ya da gündelik yaşantımızdan yüzlerce olayı hatırlamamak, içiçe geçen hikayelere zihnimizden an'lar katmamak çok zor. Kaygusuz'la Karaduygun'u ve doğal olarak Türkiye'yi konuştuk...

İsmet Bey, ‘’Sizin duyduğunuzu ben duymuyorum’’ diyor. Kitabın da, yaşadığımız toplumun da asıl meselesi bu diyebilir miyiz?
Yaşadığımız toplumun mu sadece? Öyle olsaydı bir parça ümitli olabilirdim. Yani dünyada gidecek bir yerimiz olurdu en azından. Ama ben duyarsızlığın her çeşidini, her halini, kendi mikroklimasında nasıl da ürediğini birçok ülkede gördüm. Bazı yerde sinsice, bazı yerde gayet doğal bir şeymiş gibi apaçık. İnsanı insan yapan aklından önce hisleridir. Ya da daha doğrusu, düşüncemize göre hissederiz. Dolayısıyla duyarsızlığı bir mesele olarak ele almak bana çok düşünsel geliyor.

Yaşadığımız dönemin/Türkiye’nin en büyük sorunu duyarsızlık-kayıtsızlık mı?
Türkiye’de duyarsızlık sözcüğü hafif kalıyor, o kadar ki, açık söyleyeyim ben artık bunu mental bir bozukluk olarak görmeye daha eğilimliyim. Dengemi kaybetmemek için zihinsel bir yetersizlik, bir zeka yoksunluğu diye görmek istiyorum olan biteni. Hele şu son Hocalı Katliamı anması adı altında yapılan yürüyüşten sonra, ülkemle ilgili son damla umudumu da yitirdim artık. Apaçık bir saldırganlık, ölüleri milletlere, dinlere bölmek, bazılarının üzerinde tepinmek, bazılarını istismar etmek... Biz kayıtsızlığı aşalı çok oldu. Gerçekten büyük bir tedirginlikle söylüyorum, Nazizmin tam içindeyiz. Nazizm, Nazilere has bir şey değildir, onlar sadece sistematize etti, kökeni ta Sparta kentine dayanıyor, hâlâ da sürüyor. Yıkıcılık bir uygarlık sorunu. Egemenler, önce bireyleri uzmanlıklara, görevlere bölerler. Bireyin bildiğinden başka hiçbir şey bilmeye ihtiyacı yoktur. Çocuklar okullarda, erkekler kışlalarda sadece birer sayıdır. Sonra o görevli uzmanları sistem kötüye kullanır; muhtarı emlakçı, doktorları hastanın aleyhine sigorta şirketlerine expertiz yaparlar. Derken her bireye yeni ihtiyaçlar üretirler, ömür boyu bankalara borçlandırıp köleleştirirler, şu dünyada ölüm varken insanı yaşlanmakla korkutup gençliği fetişleştirir, reklam filmleriyle herkesin içine aşağılık duygusu ekerler, derken ağır bir yoksunluk, yoksulluk, sonra açgözlülük, en sonunda kardeşinin, komşunun, arkadaşının soluduğu havayı bile kıskanacak kadar ileri gider insanlar. Bireyler güvende hissedebilmek için topluluğuyla türdeş olmak ister. Kendilerini tarif etmek için ötekine bakarlar. Aiditiyet bağlarıyla anbean silinirken ayakta uyurlar. Gün gelir, kendilerine bakınca hiçbir şey göremezler artık. Kayıtsızlık sadece başlangıç, geldiğimiz yer kelimenin tam anlamıyla yıkıcılık.

Huzursuz bir kitap Karaduygun. Birhan’ı uykusundan uyandıran da, o sesler de huzursuz edici. Huzursuz olmak, uyanmak gerekiyor galiba değil mi?
Uyku burada metafor olarak zihinsel uyuşukluk tabii. Bilincin gelip dayandığı yer, bir açıdan zindeliğin kefareti olarak bir unutma süreci. Ama Birhan’ın uykusuzluğu bir tür yerkabuğunun acılarına açılmak, dünyanın tinini dinlemek yüzünden uyuyamama hali. Uyku kültür tarihinin önemli bir teması. Edebiyatın da. Her yüzyıl başka bir döngüde biçimleniyor. Av, vardiyalı çalışma, savaş, dinsel ritüellere göre değişkenlik gösteriyor, yani tam olarak biyolojik değil. Uykusuzlukla, hayatı uyumak arasında da fark var. İlki, karanlığın sınırlarını deşiyor, ikincisiyse dünyaya aldanıyor.

9 Mart 2012

N5- Yeşim Tabak ve 5 kış filmi

Kar yağışını bir türlü yakalayamasak da 'En iyi 5 Kış filmi' çekimi çok güzel oldu. Yeşim Tabak'ın hayranıyız zaten ve seçimlerine güvendiğimiz bir isimdi ve seçtiği filmler de iyi ki ona sormuşuz dedirtti. Ve bir çekim notu; kar yoktu ama fazlasıyla donduk.



İşte Yeşim Tabak'ın seçimiyle En İyi 5 Kış Filmi: İzlemek için tıklayınız

6 Mart 2012

Gazeteci

Tüm yapılan haksızlıkların, içi boş bir iddianameyle tutuklanmasının, 'komik' davasının, 1 yıldır içeride yatmasının üzerine daha ne kadar şey söylenebilir! Her şeyin ötesinde, Ahmet Şık dendiğinde aklıma ilk önce o kareler  geliyor.


Onunla ilgili en güzel sözlerden birini geçtiğimiz günlerde N5 çekimi için buluştuğumuzda Yeşim Tabak söyledi: ''70'lerin Amerikan filmlerindeki gazeteciler gibi. İnanılmaz bir adam. Gerçekten gazeteci...''

Aklımdaki de tam buydu; All the President's Men, The Parallax View gibi filmlerde gerçekleri ortaya çıkaran gazeteciler. İktidarın, şirketlerin, güç odaklarının inadına gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan adamlar. Kirli oyunlar ve hesaplar altında ezilenleri haber yapmaya çalışanlar. Çok basit ve bilinen şeyler yani! Yalnızca filmlerde olmaz ama bizim buralar için uzak hikayeler. O yüzden Ahmet Şık'ın kendisi bu ülke için gerçek dışı. Gerçek olduğu, gerçekten gazeteci olduğu için...

Tanımanıza gerek yok, sadece yaptığı haberlere şahit olduysanız bile bunun böyle olduğunu bilirsiniz. (Saymaya gerek yok ama birkaç örnek: 'Ahmet Şık'a ait suç delilleri') Onun gibi çok az gazeteci var. O yüzden o tutuklandığı zaman bu ülkede yaşamaya dair beklentileriniz de karanlık oluyor.

Şimdi, 'Türkiye'de gazetecilik bitmiş' deseniz ne olur, demeseniz ne olur. Güzel şeyler oluyor medyası her zaman vardı, hala da var. Gazeteler de çıkıyor, insanlar okuyor, hayat devam ediyor... Bazıları için...



4 Mart 2012

Bu kitaptan uzak durun!

Bu kitaptan uzak durun! Yani; gözünüzü kapatın, korkun, gerçekleri atlayın, böyle de yaşanır ne de olsa. 'Yaklaşan İsyan' aşırı sağcı bir televizyoncunun anlamak istemediğini haykırıyor: ''Felaket gelmiyor, çoktan gelmişti zaten. Tarafımızı belirlemek zorunda olduğumuz bu gerçekliğin içinde felaket.''


Ünlü aşırı sağcı televizyoncu Glenn Beck, her zaman olduğu gibi ekranda birilerine, bir şeylere ateş püskürüyor. Bu defa hedefinde ise 'görünmez bir komite'nin yazdığı 'Yaklaşan İsyan' adlı kitap var. Kitaba gelmeden önce Glenn Beck'e kulak vermek gerek. Malum, kendisi çok mühim şeyler anlatıyor! Özellikle kullandığı dil bize çok şey söylüyor.

Öncelikle hakkını vermek lazım; korkulan materyali yok etme, yok sayma geleneği bizde hala devam ediyor. 'Rahatsız edici' olanı yasaklayarak hala vatanını, milletini koruduğunu sanan kalabalık bir güruh var. Beck ise korktuğu bu 'zararlı' kitabı televizyon başında onu heyecanla izleyen herkese gösteriyor. ''Bu kitabı yasaklayın demiyorum. Okumanız önemli'' diye buyuruyor. Çünkü yok saymanın bir işe yaramadığını düşünüyor. Medeniyet farkı olsa gerek!

McCharty döneminden çıkagelmiş gibi Beck. Komünist avı yetmemiş, anarşistler, komünistler hala tehlikeli onun için. Onları yok sayınca, yasaklayınca olmuyor artık, 'Sakın yok saymayın' diye altını çizerek de uyarıyor. Yasakçı zihniyete karşı, kendince tabii, bunun da altı çizilmeli.

‘Kanun dışı’ bir kanun adamı

Clint Eastwood, Edgar’da ‘ırkçı, eşcinsel düşmanı, komünist avcısı, hasta ruhlu’ bir kişiliği anlamaya çalışıyor. 48 yıl FBI'ın başında bulunan Edgar Hoover'ın hikayesi her haliyle ilgi çekici...


‘Ülkenin güvenliği için bazen kuralları bozmalısın’ Clint Eastwood’un yönettiği Edgar’daki bu ve buna benzer birçok diyalog alışık olduğumuz türden. Milli hassasiyetlerle örülen kirli oyunlara hiç yabancı değiliz. O yüzden Edgar’ı ve Amerkan tarihinin kirli sayfalarını izlerken Türkiye’deki güncel olayları da hatırlamamak imkansız!

Edgar J. Hoover'ın hikayesi sinema için biçilmiş kaftan. 20’li yaşlarında girdiği FBI’ın 48 yıl başkanlığını yapan, kanunun koruyucusu ‘kanun dışı’ bir adam. Hoover, bilginin güç olduğunu biliyor. Ama bilginin doğruluğundan hareketle değil paranoyalarıyla hareket eden bir adam. Komünist avına çıkan, ülkedeki radikalleri sınır dışı eden bir devlet görevlisi!

(‘Edgar’ öyle bir dönemde vizyona giriyor ki – Türkiye için güncel bağlantılar kurmak elzem hale geliyor. Charlie Chaplin, Emma Goldman gibi isimleri devlet düşmanı görmesiyle bakanları, herkesi dinlemeye alıp, özel hayatlarını deşifre edip fişlemesiyle ve önce tutuklama sonra kanıt politikasıyla adli davalarımızı izliyor gibiyiz bir yandan da)

3 Mart 2012

N5 - Ayça Damgacı ve 5 karakter

Hava güzel diye çıkıp Gezi Parkı'nda donarak çekim yaptığımız bir N5 oldu. Çaylar bile berbattı ve ben yine Polaroid fotoğrafta kötü çıktım ama neyse ki, tüm bu söylenmeleri silen bir Ayça Damgacı vardı. Güzel ve doğal anlattı. Ertesinde uzunca bir İstiklal Yürüyüşü de yaptık. Güzel sohbet gibisi yok...


Ayça Damgacı'nın etkilendiği 5 karakter: İzlemek için tıklayınız


1 Mart 2012

Ölen fotoğrafçı aslında hiç varolmadı!

Önce dünyanın en iyi fotoğrafçıları arasında yer aldığı haberleri geldi. Daha sonra bir kazada hayatını kaybettiği. Şimdi ise aslında böyle bir fotoğrafçının asla varolmadığı...


Geçtiğimiz günlerde hayatını kaybettiği haberleri medyada yer bulan 'Türk fotoğrafçı David Natu'nun aslında hiçbir zaman varolmayan sanal bir isim olduğu daha önce iddia edilmişti. Ölümünün ardından bu iddialar daha da önem kazandı. Keza, bir iddiadan çok daha fazlası David Natu olayı...

Önceki aylarda Natu'nun dünyanın en iyi 10 fotoğrafçısı arasında yer aldığı haberlerine fotoğrafçılar tepki göstermiş, Natu'nun 'hırsız fotoğrafçı' olduğunu açıklamıştı. Hatta birçok blog ve sosyal medya platformunda 'hırsız fotoğrafçılar' başlığı altında Natu'nun adı en başta yer alıyordu. Yine de medyanın ilgisini çekmemişti bu 'iddia'.

Ancak, bu haberler iddiadan fazlasını içeriyordu keza Natu'ya ait olduğu belirtilen fotoğrafların gerçek sahipleri internette apaçık ortadaydı. Üstelik, Natu'yu ve onun - iddia edilen - başarılarını ne duyan ne de bilen vardı!