4 Şubat 2012

Milyonlarcamız mutsuz

George Valentin, sessiz sinema döneminin yıldızıyken sesle birlikte düşüşe geçer. Hepimizin yaşadığı o kabus – ne kadar bağırırsak bağıralım sesimizin çıkmadığı kabus – onun hayatının ta kendisi haline gelir. Her şeyin sesi vardır; bardağın, sandalyenin, çerçevenin, kornaların, insanların… Bir tek onun yoktur. Kabustan uyanır ama asıl kabus kapıda beklemektedir. Ses gelir sinemaya. Sinemada bir devrim… Çağ atlar yeni yıldızlarla birlikte. Valentin ise ses’in geleceğini öngöremez. Kibrinden, konformistliğinden, tutuculuğundan ya da gerçekten öngöremediğinden…


Çalıştığı şirket sessiz filmden vazgeçince kendi sessiz filmini çekmeye karar verir: ‘Aşkın Gözyaşları’… Bir maceraperestin hikayesini anlatır sessizce. Adı gibi finali de manidardır en çok. Bataklığa saplanan başrol oyuncusu – yani kendisi – oradan kurtulamaz. Film, Valentin’in hikayesinin özetidir adeta.

Bildiğimiz, sıradan bir düşüştür aslında; bir yıldız zamanla unutulur, kahrolur, bunalıma girer, yok olur. Valentin de öyledir; unutulur, iflas eder, eşyalarını satar, içer, kahrolur, içer, yok olur… Yönettiği, sese direndiği filminin galasında – düşüşünü – izler.  Salonda 10 kişi bile yoktur. Sadece kendisi düşüşünü izler. Filmdeki hikayesini ve kendi hayatını izler.

İnci kolyeler ve bilumum zenginlikle mutlu ettiği karısı da artık mutsuzdur. Karısı Valentin’e neden sesli film çekmeye direndiği anlayamadığını söyler ve arkasından o olmazsa olmaz sözü söyler: ‘‘Artık mutsuzum’’. Valentin’in cevabı ise düşüşünü izleyen yıldıza yakışan türdendir ve adeta Schopenhauer’den bir alıntıdır: ‘’Milyonlarcamız mutsuz’’


O düşerken başkaları yükselir. Onlardan biri de Peppy Miller’dır. Hiç kimse tanımazken Valentin’in şans verdiği Peppy büyük bir yıldız olur. Herkesin çoktan unuttuğu Valentin’i bir tek o unutmaz. Onun düşüşünü hem perdede hem gerçek hayatta izler, ama seyirci kalmaz Peppy. Ancak, Peppy onun yanında olmak istese de Valentin düşmeyi tercih eder. Çünkü; birinin yardımını almak daha büyük bir düşüştür. Kibir değildir bu. Yüksekten düşmenin tahribatıdır bir bakıma. Gurur yapmaması imkansızdır, bir zamanların en büyük yıldızı muhtaç kalmamalıdır; kıyafetlerini, eşyalarını satar ama kimseye muhtaç kalmaz.

Valentin, düşen birinin göreceği en dip noktayı görür dolayısıyla bütün klişeleri yaşar. Hayatının özeti tam film afişlerine layıktır: ‘Sessiz film döneminin yıldızının sessiz düşüşü…’’

Valentin’in düşüşü sıradandır ama bunun hiç de önemi yoktur çünkü hikayesi yeterince acı vericidir. Düşüş klişelerinin hepsini kullanılır, her sahnede Valentin’in yalnızlığına vurgu yapılır. O yüzden ‘The Artist’ için nostaljik bir hikaye ya da sessiz sinema dönemine saygıdan öte gerçek bir karakterin iç dünyasına yolculuk denilebilir…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder