4 Ocak 2012

Hep aynı oyun: Yazı Tura

Rıdvan ve Cevher’in hikayesi; Güneydoğu’nun, Türkiye’nin, en çok da erkekliğin hikayesidir. Askerliğini ‘gazi’ olarak bitiren iki erkek film boyunca bir ülkenin travmasını taşır bir anlamda…


Savaşla ve savaş çığırtkanlığıyla büyüyen toplumlarda ‘savaş karşıtı’ metinler, filmler daha da bir anlam kazanıyor kesinlikle. Bütün gazetelerde ‘intikam’, ‘av’, ‘hesap’ manşetleri, ölenler bir insan değilmişçesine yapılan yorumlar, sosyal medyadaki içi küflenmiş nefret tekrarları, hepsi dahil olmadıkları bu oyunda görevlerini yerine getirdiğini sanıyorlar. Plajdan çıkıp teröre tepki yürüyüşüne katılıp ardından tekrar yüzmeye giden insanlar ne kadar eleştirilebilir yoksa! Hatta, keşke hep bu dozda kalsalar diye avunulabilir bile ama bir sonraki aşamayı da sıkça gördük zaten. Aynur’un şarkısından rahatsız olanlar, BDP binalarına saldıranlar, bir t-shirt için linç isteyenler…

Savaş konusunda yeni bir şey söylemeye gerek yok, tam tersine hep aynı şeyi söylemeye devam etmeli, çünkü ‘barışı istemek’ kısmı hiçbir zaman karşılığını bulamadı bu ülkede. Hep aynı acıları yaşayıp, üstüne bir de hep aynı güç odaklarının, medyadaki aynı isimlerin gündemi yönlendiriyor olması karşısında nefes alacak bir yer bulmak gerçekten zor. Bu potansiyele(!) rağmen karşı bir yaratım süreci de çok üretken ve etkili geçmedi maalesef. Sinemada bile uzunca bir süre savaş karşıtı ‘gerçek’ bir filmle karşılaşmak mümkün olmadı. Ta ki, Uğur Yücel’in ‘Yazı Tura’sına kadar.


Sinema tarihinde ebedi etkiye sahip savaş karşıtı başyapıtlar elbette var. Bunlardan birkaçını kısaca hatırlamak gerekirse; Elem Klimov’un Gel ve Gör’ü (İdi i Smotri) Nazi işgalindeki Rusya’da savaşı, yıkımı bir çocuğun gözünden anlatır. Ne savaşı, hangi zaman ya da tarafta olduğu hiç önemli değildir. (Zaten yazıda adı geçen filmlerin ve genel olarak savaş karşıtı metinlerin ortak özelliği belirli bir savaşı değil ‘herhangi bir savaşı anlatmalarıdır) ‘Gel ve Gör’de savaşı Florya’nın gözünden görmek son derece rahatsız edici olduğu gibi ‘savaşın birliktelik ruhu’ klişesine karşı tek başınalığın acizliğini anlamak açısından da etkileyicidir.

Belki de bu başlık altında en üstte yer alması gereken, Terrence Mallick’in ‘İnce Kırmızı Hat’ı (The Thin Red Line) 3 saate yakın sürede doğa üzerinden savaşın anlamsızlığını adeta belgeler. Hikayeye hiç gerek yok aslında. Bir grup Amerikalı asker hayatta kalmaya çalışır sadece. Hepsinin artık kendilerinden uzakta olan hayatları, sevdikleri, hayalleri vardır. Kimisi o öldürme duygusuna kilitlenir, kimisi dayanamaz, kimi anlam veremez, kimi hayaline ulaşacağı günü bekler. Mallick, her sahnede savaşta öldürmenin- ölmenin ne menem bir şey olduğunu hissettirir. Tarihi kitaplardaki anlı şanlı hikayeleri unutturur. Yerine insanı koyar. Tüm o silahların, başarıların, politikaların, tarihin yerine tek gerçek şeyi, insanı koyar…

Full Metal Jacket’a da bakmak şart; Stanley Kubrick’in filminde de ordunun-savaşın hangi temeller üzerine kurulduğuna tanık oluruz. İlk bölümde askeri eğitimi, ikinci bölümde de savaşın kendisini izleriz. Savaşmak – ve savaşı istemek için de – önce insanlıktan çıkmak gerekir. Çıkamayan asker olamaz zaten! (Her Türk nasıl asker doğarsa, bu hastalıklı zihnin her millete özgü versiyonu da vardır elbet) Toprak, millet, bayrak için kafayı yemek mubahtır çünkü.

Ve Yazı Tura … Türkiye’de bu kadar insana, aileye hasar veren bir savaş hakkında perdede izlediğimiz en sert ‘gerçek’ diyebiliriz ‘Yazı Tura’ için. (Özcan Alper, Hüseyin Karabey, Özgür Doğan, Orhan Eskiköy gibi yönetmenlerin başını çektiği bir ‘yeni Türkiye Sineması’ henüz yoktu ve savaşı bu kadar net bir şekilde gösteren bir yapım da uzun süredir çekilmemişti.)


Rıdvan ve Cevher’in hikayesi; bütün askerlerin, Türkiye’nin, en çok da erkekliğin hikayesidir. Askerliğini ‘gazi’ olarak bitiren iki erkek film boyunca bir ülkenin travmasını taşır çünkü. Biri kulağını, biri ayağını kaybetmiştir. Erkekliğini kanıtlamak için gittikleri askerden hayatlarının büyük kısmını kaybederek dönerler. Rıdvan, ‘’biz delikanlılığa bacağımızı verdik’’ der bir sahnede. Aslında bu ülkeye, bu ‘erkek’ savaşına sadece bacağını vermemiştir Rıdvan. Sevdiği kızı da kaybetmiştir bu savaşta, evleneceği kız da onu terk etmiştir artık bu savaş yüzünden.

Güneydoğu’daki bitmeyen savaşın yok ettiği hayatlardan biridir Rıdvan’ın hikayesi, sadece bir tanesi. Cevher, ‘erkek olma/olamama’ halinin daha somut bir örneğiyken, Rıdvan, kaybın, travmanın körelttiği erkekliktir bir anlamda. İki hikaye; biri doğudan, biri batıdan ülkenin travmasının derinliğini gösterir. İkisi arasındaki tek bağlantı ise bir fotoğraftan ibaret sadece. Bir askerlik hatırası… Doğu- Batı arasındaki o belirsiz bağlantı kadar silik… Batı’daki Cevher’in de, Doğu’daki Rıdvan’ın da hikayesi o kadar silik bu topraklar için.

Rıdvan, ‘‘Biz bu bacağı vatan için verdik’’ derken kaybettiklerini geri ister aslında. Erkeklik taslayacağı hiçbir şey yoktur artık. Kahvede kağıt oynayan adamlar, TV’de haberleri izleyenler, kimse bilemez onun ne hissettiğini. Oğlunu yıkarken bacağını görmeye dayanamayan annesi bile bilemez… Rıdvan hayatına son verdiğinde onu karlar içinde bulan annesi bile…

Çünkü Rıdvan kimsenin umurunda değildir. Askerde her şeyini kaybettiğini düşünse de tutunmaya çalışır hayata. Nişanlısı vardır en azından. Erkekliğin bir diğer adımı evliliğe yakındır en azından. Ama ‘yarım’ bir adamı kim ister! Nişanlısı ve ailesi için o tam bir erkek değildir artık. Köyünde bile saymazlar Rıdvan’ı. Bir saygınlık ister en azından. Bu bacağı onlar için vermiştir oysa ki. Ama hiçbir beklediğini göremez. Çünkü Rıdvan’lar kimsenin umurunda değildir. O bitmeyen milliyetçi argümanlar, vatan, millet, bayrak naraları geçerlidir bu ülkede. Hayat değil… Kimsenin umurunda olmaması ‘normal’ değil mi?

Filmin sonunda bir tabur askeri görürüz, binlercesini düşünerek. Bir grup daha askere gider. Sevenlerinden başka kimsenin umurunda olmayan askerler. Hayatları, umutları, hayalleri olan erkekler…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder