20 Ocak 2012

Hala çıplak ayakla basıyor yere

Hayatın son anı, son karesi… Paul Auster, Kış Günlüğü’nü hayatının o son anındaymış gibi yazmış. Ölmeden önce geçtiği rivayet edilen o film şeridini biraz öne almış; anlar, anılar, günlükler belki de sadece hesaplaşma…




Auster, babasının ölümünden sonraki duygularını anlattığı ‘Yalnızlığın Keşfi’ne Heraklitus’tan bir alıntıyla girmişti: ‘’Doğruyu ararken beklenmedik şeylere hazır ol, çünkü onu bulmak zordur, bulunca da şaşırtıcı.’’ Yalnızlığın Keşfi’nden 20 yıl sonra yazdığı Kış Günlüğü’nde yine anılarına dalıyor, bulmayı beklediği ve bulamadığı şeyler arasında 65 yılın hesabını çıkarıyor.

Kendine özel bu film şeridini en mahrem anlarıyla birlikte günlüğüne yerleştiriyor Auster. Bir iç dökmeden çok daha fazlası. Çocukluğundan unutamadığı heyecanlar, sevdiği kızlar, pişmanlıkları, ilk cinsel deneyimi, gençliği, korkuları, hataları kısacası ne yaşadıysa en yalın haliyle anlatıyor. Ve bunu yaparken anlatıyormuş gibi de yapmıyor. Hiçbir biçime ihtiyaç duymadan kendine has anlatım dilini kuruyor. Sanki biri ona sona eren hayatının en belirleyici noktalarının dökümünü çıkarıyor. Olmadığının her an hatırlatılmasına rağmen bir matematiği varmışçasına çıkarılan düzenli bir döküm.

Bir yazarın anılarını/günlüğünü/otobiyografisini okumak böyle bir şey olsa gerek zaten. Ama Auster fazlasını yapıyor. Okuyucuyu sadece kendi dünyasına sokmuyor. Duygularının en dip noktasına kadar götürüyor. Darmadağın olan kareleri bir araya getiriyor, parçalarına nasıl ayrıldığının üzerinden bir kez daha geçiyor. Unutmak sitediği anları bile unutmuyor! O anlardaki hislerini olduğu gibi saklamış, biriktirmiş gibi, ‘artık zamanı geldi’ diyerek masaya yatırıyor. Gerçekleşmesini istediği şeylerden uzakta, geride kalmış bir yaşamın asla geride kalmadığını etkili bir şekilde hissettiriyor. Gözünü yumduğu anlara dönüyor sık sık. Auster’ın kendine has sinemasal anlatımı günlükleri için bu kadar ustalaşmayı beklemiş sanki. Arka arkaya sahneleri yerleştiriyor ve koca bir yalnızlık siniyor her satıra. Yalnız bir adamın hikayesi bir bakıma. Ömrünün her anında ve sonlarında zihniyle başbaşa kalmış bir insanın yalnızlığı. Anlaşılamayan koca bir hayatta mutlak bir yalnızlık.

‘’Birkaç saat ya da birkaç gün içinde ölmeye mahkum olmak, hiç mi hiç anlayamadığın nedenler yüzünden hayatının yarı yerinde bitmek, yaşamının bir anda bir avuç dakikaya, saniyeye, kalp atışına indirgenmesi.’’ Auster’ın çocukluğundan beri hayatında belirleyici olan, ona günlüğünün son satırlarını yazdıran şeylerden biri de ölüm. Anne ve babasının ölümü 65 yaşındaki yazarın hayatında noktalar değil, her yere dağılmış bir mürekkebi gibi. Özellikle de annesi. Ve dağılmaya da devam eden...

‘’Kendini sersemlemiş, bomboş hissediyorsun, kafanı toplayıp düşünemiyorsun, şu anda olmasını beklediğin en son şey bu olsa bile yine de şaşırmıyorsun, afallamıyorsun, beyninden vurulmuşa dönmüyorsun, hatta üzüntü duymuyorsun. Kendine, Ne oldu bana, diye soruyorsun. Annen ölmüş, sen de duygusuz bir tahta parçasına dönmüşsün.’’ Auster, annesinin ölümünü ilk önce bu cümlelerle anlatıyor. Bu cümlelerden çok daha fazlası kitabın kendisi zaten. ‘Kış Günlüğü’nde en çok bahsettiği şeylerden biri onun ölümü, bilinçaltının her yerine annesinin ölümü nüfuz etmiş. Devamlı ölümü sorgulayan bir adam için anlaşılabilir bir durum, keza doğumundan başlayarak hayatını annesiyle anlamlandırıyor Auster. Ölümünde, bir de annesini telefonda başkasıyla yakaldığı anda Auster’ın hayatında oynamalar oluyor. Günlüğünün omurgası değişiyor belli ki.

‘Kış Günlüğü’nde kendine anlatıyormuş gibi Auster ama aslında anlatmıyor, sorular soruyor. Hayat boyu cevabı verilemeyen sorular, cevabı bilinip keşkeye dönüşen, sonunda soru işareti olmayan sorular. Auster’ın başından geçen olayların kurgusunu da o sorular belirliyor biraz. ‘Yalnızlığın Keşfi’nde ‘’Çelişkinin sınır tanımayan, bütünüyle şaşırtıcı gücü. Her bir gerçeğin bir başka gerçek tarafından geçersiz kılındığını, her düşüncenin bir başka eşit ve karşıt düşünce doğurduğunu şimdi kavrıyorum’’ notunu düşen Auster, ‘Kış Günlüğü’nde ise başka bir evrede artık. ‘Gerçek’ten uzak değil ama başka meseleleri de var. - Özellikle 2002 yılında geçirdiği kaza sonrası - O yüzden, 1950 yapımı D.O.A adlı filmden özellikle bahseder. San Francisco sokaklarında deliler gibi koşan adamı gösterdiği sahnede aklına düştüğünü söyler. O sahnede başkarakteri anlatırken, kazadan sonra başlayan panik ataklarla hayatın ne menem bir şey olduğunu da anlatır: ‘’Bigelow’un şehirde deli gibi koşmasını gösteren bu uzun bölümü seyrederken içsel bir durumun dışa vuruluşuna tanık olduğunu, bu anlamsız, paldır küldür, durdurulamayan koşunun dehşete düşmüş bir beynin tasvirinden başka bir şey olmadığını, dehşetin koreografisini izlediğini fark ediyorsun. Bir panik atak, şehrin sokaklarındaki soluksuz koşuya çevrilmiş; çünkü panik zihinsel kaçışın bir ifadesidir, gerçek kaldıramayacağın kadar ağır geldiği, bu kaçınılmaz gerçeğin haksızlığına karşı koyamadığın zaman içerisinde kabaran sınırsız güçtür…’’

Ve kendi ölümü tabii ki. ‘Kış Günlüğü’ Auster’ın bir bakıma hayatıyla hesaplaşması. Geçirdiği kazadaki rolü, karısıyla ilişkisi, çocukları, annesi-babası, olmaya çalıştığı insan, kaldığı evler, o evleri gerçekten eve dönüştüren sayısız anısı, ölümler, hayatı, zihnindeki her şey… O yüzden hayatını olduğu kadar/ hayatı ölümü de sorguluyor. Ve 65 yıllık sorgulamasının bir kısmını bu 200 sayfaya sığdırıyor.

Bir kış günü karesiyle başlıyor günlüğüne Auster. Çocukluktan unutulmayan bir kare. ‘’Yataktan kalkıp pencereye giderken soğuk yer döşemesine çıplak ayaklarınla basıyorsun. Altı yaşındasın. Dışarıda kar yağıyor ve arka bahçedeki ağaçların dalları bembeyaz oluyor.’’ Aynı zamanda ‘Kış Günlüğü’nün son cümlesi. Son satıra gelindiğinde o çocuk kalmasa da Auster hala çıplak ayakla yere basıyor. (Taraf Kitap)

1 yorum: