9 Ocak 2012

Bu kadar yüksekten ancak düşerek inilir

‘Cinayeti çözmeme yardım edecek misin?’ der yaşlı kadın. Bu cümleyi ilk önce bunamış bir kadının sözleri zannederiz ama devamını okudukça anlarız, Cemil’in hayata baktığı yerden baktıkça anlarız, bir sorudan fazlasıdır. Toplu konutlarda yükselen hayatların özetidir bir anlamda. ‘’Bu kadar yüksekten ancak düşerek inilir’’ çünkü.

Barış Bıçakçı son kitabında Cemil’in hikayesini anlatmaz sadece. Geçmişe, hayallere, aşka, basit ayrıntılara, yazmaya, tamamlanamayan şeylere dair bir kitap ‘Sinek Isırıklarının Müellifi’. Hepsi birdir, bir aradadır zaten; Cemil’in geçmişine gideriz, hayallerine dalarız, yanı başından geçip giden sayısız ayrıntının hayatını nasıl çepeçevre sardığına şahit oluruz. En basit ayrıntılarla bir hayatı doldurur Bıçakçı. Az kelimeyle sayısız ayrıntı serpiştirir Cemil’in hayatına.

Ankara’da toplu konutlarda yaşıyor Cemil. Akıtan banyolar, zamanı gelen aidatlar, su kesilmeleri, doldurulmayı bekleyen bidonlar, rutine binen alışkanlıklar, ''yakında metro da gelir'' gibi şehir replikleri, balkonlarda yenen yemekler, pencereler çarpmasın diye pervazlara konan minderler, sıkıcı akşam üstleri ve çocukların arkasındankoştuğu ilaç arabası... Ara ara hatırladığımız, kayda geçen ve geçmeyen hayat anekdotları… ‘‘Uzaydan dünyaya bakıyor gibiydi...’’ Yine de iki dünya var; biri dışarıda, diğeri Cemil’in kafasında. O yüzden Cemil’in hikayesi hayatın ta kendisi. Her şeye rağmen hayata başka bakıyor çünkü Cemil. Okuyucu da Cemil’e başka bakmak zorunda kalıyor. Cemil, Editör’le ‘hayali’ konuşmasını yaparken yaşamının da özeti geçiyor fondan. Beklentilerle gerçekler arasında asılı kalan ‘koca’ bir ömür.


‘’Bir sabah yataktan başka biri olarak kalkacaktım…’’ diyen Cemil’e ve hayallerine, Nazlı sohbetin sonunda ‘gerçek hayat’ hatırlatmasıyla ve ‘’Mucize bekleyen herkes eninde sonunda fizik yasalarıyla yüzleşmek zorundadır’’ sözleriyle cevap veriyor. Cemil, Editör Hanım’la yaptığı son konuşmalarından birinde bu defa kendisi gerçeklerden bahsediyor. Güzel olan şeylerin dünyasıyla gerçeklerin dünyasının farkına sitem ediyor. Hayalleri var Cemil’in, bir de hayatı. Hayat akıp gidiyor, Cemil’in zihninden başka şeyler geçiyor olsa da.

‘’Editör Hanım, bunca acıya rağmen hala hayatta olduğumuza göre, ya üçkağıtçıyız ya da umudumuz var. Ben kendimi üçkağıtçı gibi hissediyorum.’’ Barış Bıçakçı ‘Sinek Isırıklarının Müellifi’nde de sadece hikayesini kurgulamıyor, edebiyat ile gerçek hayat arasında da güçlü bir bağ kuruyor. Nerdeyse yok denecek kadar yumuşak olan kurgusunu Cemil’in hayatındaki parçaları birleştirmek için kullanırken, Cemil’in hayali konuşmaları ve beklentileri üzerinden de edebiyat üzerine kısa bir deneme yazıyor, edebiyat tarihinde dolaşıyor adeta. ‘’Havayı güneşli görünce örgüsünü, şişlerini naylon bir torbaya koyup dışarı fırlayan yalnız ve yaşlı bir kadın gibiydi. Yaşadığı her şeyi anlatmayı istiyordu.’’

Sinek Isırıklarının Müellif'indeki sayfalar sanki kendiliğindenmişçesine bir araya geliyor ve kusursuz bir şekilde birbirine bağlanıyor. Çocukluk, gençlik, evlilik, ilişkiler, arkadaşlıklar, aile, edebiyat, hayal kırıklıkları ve hayaller… Bu kısa bölümler tek başlarına da kitabın duygusunu taşımayı beceriyor. Dahası, toplu konutların kısa tarihini anlattığı bölümde olduğu gibi sadece üç sayfada yüzlerce görüntü ve ülke tarihinden notlar bırakıyor okuyucunun zihnine Bıçakçı. ‘‘Dışarıda yüzlerce binasıyla toplu konut bölgesi, canlıların dünyasındaki karmaşayı saklamak istercesine sessizdi, ışıksızdı ve zaten o karmaşanın üzerine kurulmuştu.’’ 

Tek bir kelime bile fazla değil ‘Sinek Isırıklarının Müellifi’nde. Ya da tek bir noktalama işareti. O kadar sade bir dili var ki Bıçakçı’nın; insan onu anlatırken sınırsız bir abartıya ihtiyaç duyuyor. Ne de tek bir kelime eksik; edebiyatı tarif etmek için örnek gösterilecek kadar eksiksiz bir kitap ‘Sinek Isırıklarının Müellifi’.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder