28 Ocak 2012

Guardian seçti: Unutulmaz 5 sahne

Sinema tarihinin en büyük isimlerinden biri daha veda etti… Theo Angelopoulos, film çekimi sırasında bir motosikletin çarpması sonucu hayatını kaybetti.


40 yıllık bir sinema kariyerinde muhteşem filmlere imza atan dev bir sinemacı Angelopoulos. ''Puslu Manzaralar'', ''Leyleğin Geciken Adımı'', ''Ulis'in Bakışı'', ''Sonsuzluk ve Bir Gün’’ gibi başyapıtları kare kare aklımızda.

Onun sinemasını yani yolculuğunu kendisinden dinlemekse en iyisi: ‘Filmin sonundaki ağaç aslında Voyage to Cythera‘daki ağaç, kendi sinemasal peyzajıma bir referans bu. Bu film boyunca, iki çocuk farklı bir manzaraya ulaşmak için sinemasal bir peyzajın içinden geçip, bence, sonunda onlara yeniden umut vaadedecek bir yere ulaşırlar. Dünyanın sinema tarafından kurtarılabileceğine inanmak isterim..’’

Guardian seçti: Unutulmaz 5 sahne: İzlemek için tıklayınız


20 Ocak 2012

Hala çıplak ayakla basıyor yere

Hayatın son anı, son karesi… Paul Auster, Kış Günlüğü’nü hayatının o son anındaymış gibi yazmış. Ölmeden önce geçtiği rivayet edilen o film şeridini biraz öne almış; anlar, anılar, günlükler belki de sadece hesaplaşma…




Auster, babasının ölümünden sonraki duygularını anlattığı ‘Yalnızlığın Keşfi’ne Heraklitus’tan bir alıntıyla girmişti: ‘’Doğruyu ararken beklenmedik şeylere hazır ol, çünkü onu bulmak zordur, bulunca da şaşırtıcı.’’ Yalnızlığın Keşfi’nden 20 yıl sonra yazdığı Kış Günlüğü’nde yine anılarına dalıyor, bulmayı beklediği ve bulamadığı şeyler arasında 65 yılın hesabını çıkarıyor.

Kendine özel bu film şeridini en mahrem anlarıyla birlikte günlüğüne yerleştiriyor Auster. Bir iç dökmeden çok daha fazlası. Çocukluğundan unutamadığı heyecanlar, sevdiği kızlar, pişmanlıkları, ilk cinsel deneyimi, gençliği, korkuları, hataları kısacası ne yaşadıysa en yalın haliyle anlatıyor. Ve bunu yaparken anlatıyormuş gibi de yapmıyor. Hiçbir biçime ihtiyaç duymadan kendine has anlatım dilini kuruyor. Sanki biri ona sona eren hayatının en belirleyici noktalarının dökümünü çıkarıyor. Olmadığının her an hatırlatılmasına rağmen bir matematiği varmışçasına çıkarılan düzenli bir döküm.

19 Ocak 2012

N5 - Manchester ruhunu yansıtan 5 şarkı

80’li ve 90’lı yıllarda Joy Division, Happy Mondays, The Stone Roses, The Smiths ve The Charlatans gibi grupların başını çektiği ve tüm dünyada Manchester sound’u olarak bilinen akımın öne çıkan gruplarından James N5'in konuğuydu, ne mutlu bize...



İşte Manchester ruhunu yansıtan 5 şarkı : İzlemek için tıklayınız

N5 - Serdar Kuzuloğlu ile 5 şey

Bilişim ve teknoloji denildiğinde akla ilk gelen isimlerden Serdar Kuzuloğlu, N5'te anlattı: 'Beni ben yapan 5 şey'


Kuzuloğlu'nun N5'i: İzlemek için tıklayınız

18 Ocak 2012

'Sansür, burjuva mülkünü ve erkek çükünü koruyor'

2011’in sansür yönünden bereketli bir yıl olduğunu söyleyebiliriz! Muzır Kurulu, mahkemeler, ‘duyarlı vatandaş’lar sağ olsunlar iyi çalıştılar. Sayelerinde, kitaplar, mizah dergileri, yazarlar, çevirmenler ‘gerçek dışı’ yasakları tecrübe etmiş oldular. Ve bu akıl dışı durum hız kesmeden devam ediyor, biz ne kadar anlam vermekte zorlansak da…

                               Fotoğraf: Muhsin Akgün

Chuck Palahniuk’un ‘Ölüm Pornosu’ kitabının muzır bulunmasının ve çevirmeni Funda Uncu’nun emniyete çağırılmasının ardından kaleme aldığı ‘600 ve 10’ başlıklı yazısıyla işin ardındaki ikiyüzlülüğü özetleyen Murat Uyurkulak’la bu akıl dışılık, ikiyüzlülük ve sansür üzerine konuştuk. Ve tabii ki sadece sansür üzerine bir sohbet olmadı…

Öncelikle, sansürün doğasından ve amacından başlarsak; sizce sansür bir kontrol-denetleme mekanizması mı yoksa bu (dar) anlamından çok daha fazlasını mı ifade ediyor?
Elbette. Nasıl en lezzetli yiyeceklerin ekserisi zararlıysa, sansürlenenlerin ekserisi de haz, keyif, özgürlük, haysiyet, adalet, güzellik, incelik gibi insanlığın ezelden beri peşinde olduğu meselelerle alakalı. Saydıklarımın hepsi cinsel, ulusal, sınıfsal sömürü mekanizmalarının başını bekleyenler için birer tehdit. Onlar sansüre sarılmayacak da kim sarılacak? İşin trajik, ironik, şahane tarafı, bizzat sansürcülerin de bir kısmının saydığım şeylerin çoğunun hasretini çekmesi. Ama hakim ulus, hakim cins, hakim sınıf mensubuysan, tabiatın aksini yapmaya izin vermez.

9 Ocak 2012

Bu kadar yüksekten ancak düşerek inilir

‘Cinayeti çözmeme yardım edecek misin?’ der yaşlı kadın. Bu cümleyi ilk önce bunamış bir kadının sözleri zannederiz ama devamını okudukça anlarız, Cemil’in hayata baktığı yerden baktıkça anlarız, bir sorudan fazlasıdır. Toplu konutlarda yükselen hayatların özetidir bir anlamda. ‘’Bu kadar yüksekten ancak düşerek inilir’’ çünkü.

Barış Bıçakçı son kitabında Cemil’in hikayesini anlatmaz sadece. Geçmişe, hayallere, aşka, basit ayrıntılara, yazmaya, tamamlanamayan şeylere dair bir kitap ‘Sinek Isırıklarının Müellifi’. Hepsi birdir, bir aradadır zaten; Cemil’in geçmişine gideriz, hayallerine dalarız, yanı başından geçip giden sayısız ayrıntının hayatını nasıl çepeçevre sardığına şahit oluruz. En basit ayrıntılarla bir hayatı doldurur Bıçakçı. Az kelimeyle sayısız ayrıntı serpiştirir Cemil’in hayatına.

Ankara’da toplu konutlarda yaşıyor Cemil. Akıtan banyolar, zamanı gelen aidatlar, su kesilmeleri, doldurulmayı bekleyen bidonlar, rutine binen alışkanlıklar, ''yakında metro da gelir'' gibi şehir replikleri, balkonlarda yenen yemekler, pencereler çarpmasın diye pervazlara konan minderler, sıkıcı akşam üstleri ve çocukların arkasındankoştuğu ilaç arabası... Ara ara hatırladığımız, kayda geçen ve geçmeyen hayat anekdotları… ‘‘Uzaydan dünyaya bakıyor gibiydi...’’ Yine de iki dünya var; biri dışarıda, diğeri Cemil’in kafasında. O yüzden Cemil’in hikayesi hayatın ta kendisi. Her şeye rağmen hayata başka bakıyor çünkü Cemil. Okuyucu da Cemil’e başka bakmak zorunda kalıyor. Cemil, Editör’le ‘hayali’ konuşmasını yaparken yaşamının da özeti geçiyor fondan. Beklentilerle gerçekler arasında asılı kalan ‘koca’ bir ömür.

4 Ocak 2012

‘Adaletin televizyonda arandığı bir ülkedeyiz’

'Nar'da 4 kişinin olduğu bir evin içinden Türkiye'ye bakan Ümit Ünal ile konuştuk: ''İnsanların adalet bulmak için televizyon şovlarını aradığı bir ülkedeyiz. Bu bana çok acı geliyor. Bizi bir arada tutan güven duygusu, yani toplumsal adalet. Ama o duygu giderek azalıyor...''



Türkiye sinemasının yaratıcı isimlerinden Ümit Ünal, başyapıtı 9'da olduğu gibi yeni filmi Nar'da da Türkiye'ye bakmaya devam ediyor. Ünal çoğunluğu tek mekanda geçen filminde toplum olarak benzerlik ve farklarımızı masaya yatırıyor ve bunu Nar'ın kabuğunun patlaması üzerinden yaparak bu metaforu çok etkili bir şekilde yaratıyor.

Sınıfsal bir hikaye üzerinden derdini anlatan Nar, 'vicdan' meselesine soğukkanlılıkla bakarken finale doğru artan biçimde seyircisini rahatsız eden sorular soruyor.

Ünal ile küçük detayları birbirine ekleyerek, tek bir mekandan toplumu anlatttığı filmini konuştuk.

Nar’ın birçok simgesel anlamı var ama filmdeki karşılığı bunlardan uzak galiba…
Ben simgelerden yola çıkmayı sevmiyorum. Film kendi manasını oluştursun istiyorum. Dışarıdan ithal simge değil oradakiler. Filmin hikayesini anlayınca anlaşılan bir metafor. Nar normalde bereket simegesi, doğurganlık simgesi. Ermeniler için de önemli bir simgeymiş ama ben bunu yazmaya başladıktan sonra öğrendim. Örneğin bir kişi Birhan Keskin’in dizelerini yolladı. Ama yazarken o simgelerden bağımsız düşündüm. ‘Nar görüntüsünü film içinde nasıl değerlendirdik’ benim için önemli olan o.

Bazı şeyler imha edilemez!

Fütursuz ve şuursuz bir ‘çoğunluk’ içinde yaşadığımız kesin… Ahmet Şık’ın kendisi gibi kitabının da simgesel anlamı bu yüzden çok değerli…


‘Bir kitabın basılmadan imha edildiğini’ görmek geçmişe dönüş bile değildi. Herkesin önünde yayınevi, gazete basıldı. Yıl, dönem hiç önemli değil, nereden bakarsanız bakın kabustu ve şov izler gibi izleyebildik sadece. Bir gazeteciden öte bir insanın nasıl kirletilmeye çalışıldığını izledik. Devletin istediğini yapabileceğine her daim hazırlıklı olmak lazımdı tabii ki ama daha da kötüsü ‘devletin bir bildiği vardır’ medyasının bu kadar güçlü olmasıydı.

Hala tutuklu olan Ahmet Şık’ın ‘İmamın Ordusu’ kitabı ‘000Kitap’ olarak şimdi kitapçılarda. ‘Dokunan Yanar’ başlığıyla elbette. Tutuklanırken son sözü olmuştu Şık’ın. Bu ülkede hiçbir zaman gerçek bir medyanın olmadığını artık kabullendiğimize göre bu başlığa yabancı olmak da mümkün değil!
‘000Kitap’ın yok edilemeyeceğini elbette savcılar, polisler de biliyordu ama bu ‘şov’ gerekliydi. Çok etkili olduğunun da hakkını vermek gerek! Bir diğer parça da Ahmet Şık ‘içeri’de olduğu sürede bir normalleşme yaşamamızdı. Ama ANGA (Ahmet ve Nedim’in Gazeteci Arkadaşları) ve diğer birçok gazeteci, yazar ve grup bu normalleşmeye karşı çıkmak için çabaladı ve çabalamaya da devam ediyor. 125 yazarın imzasıyla çıkan ‘000Kitap’ da bu çabanın bir parçası/sonucu.

'Romantik' davranıyoruz, çünkü çok politik

Gökdelenler, binalar arasında sıkışan sokaklar, yeni siteler, yeni şehirler, reklam panoları, hem de sonsuzmuşçasına pazarlanan reklam panoları. ‘Brazil’den sahneler sanki…



Bu yeni şehir görüntüsüne alışmamız isteniyor. İşte Emek Sineması yıkılırsa, ‘yeni şehir’de Brazil’den birçok sahne daha gerçeğe dönüşecek maalesef. ‘Romantize etmeye gerek yok’ sesleri arasında herkes yaşamaya devam edecek elbette. Yaşamak var, yaşamak var ne de olsa! Ama Emek Sineması diye de bir şey var; sinemanın ne olduğunu hatırlatan ‘gerçek’ bir sinema. Bitmeyen hayatın film şeridi gibi… Çoğu kişiye anlatamazsınız; unutamadığınız bir filmi ilk izlediğiniz anı tarif edemeyeceğiniz gibi. O yüzden ‘romantik’ davranıyoruz. Ne kadar politik bir mesele olduğunu ise söylemeye gerek yok!

Hep aynı oyun: Yazı Tura

Rıdvan ve Cevher’in hikayesi; Güneydoğu’nun, Türkiye’nin, en çok da erkekliğin hikayesidir. Askerliğini ‘gazi’ olarak bitiren iki erkek film boyunca bir ülkenin travmasını taşır bir anlamda…


Savaşla ve savaş çığırtkanlığıyla büyüyen toplumlarda ‘savaş karşıtı’ metinler, filmler daha da bir anlam kazanıyor kesinlikle. Bütün gazetelerde ‘intikam’, ‘av’, ‘hesap’ manşetleri, ölenler bir insan değilmişçesine yapılan yorumlar, sosyal medyadaki içi küflenmiş nefret tekrarları, hepsi dahil olmadıkları bu oyunda görevlerini yerine getirdiğini sanıyorlar. Plajdan çıkıp teröre tepki yürüyüşüne katılıp ardından tekrar yüzmeye giden insanlar ne kadar eleştirilebilir yoksa! Hatta, keşke hep bu dozda kalsalar diye avunulabilir bile ama bir sonraki aşamayı da sıkça gördük zaten. Aynur’un şarkısından rahatsız olanlar, BDP binalarına saldıranlar, bir t-shirt için linç isteyenler…

Savaş konusunda yeni bir şey söylemeye gerek yok, tam tersine hep aynı şeyi söylemeye devam etmeli, çünkü ‘barışı istemek’ kısmı hiçbir zaman karşılığını bulamadı bu ülkede. Hep aynı acıları yaşayıp, üstüne bir de hep aynı güç odaklarının, medyadaki aynı isimlerin gündemi yönlendiriyor olması karşısında nefes alacak bir yer bulmak gerçekten zor. Bu potansiyele(!) rağmen karşı bir yaratım süreci de çok üretken ve etkili geçmedi maalesef. Sinemada bile uzunca bir süre savaş karşıtı ‘gerçek’ bir filmle karşılaşmak mümkün olmadı. Ta ki, Uğur Yücel’in ‘Yazı Tura’sına kadar.