14 Aralık 2012

'Meselen içeride, dışarıya bakma'


 Berlin Film Festivali'ndeki ödüllü dünya prömiyerinden sonra, 30'un üzerinde film festivalinde gösterilen 'Tepenin Ardı' nihayet vizyonda. Film gösterime girmeden salon sorunu yaşamış, vizyondaki tekelleşmenin gazabına uğramıştı. Son anda 14 salonda gösterileceği haberi gelse de böylesine önemli bir film için bu sayı ne kadar yeterli bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey var ki, Emin Alper'in ilk filmiyle son derece sağlam bir filme imza attığı.

Ailesiyle ve çevresiyle yaşadığı sorunlarla yüzleşmek yerine, tüm sorunların sorumlusu ilan edilebilecek bir düşman yaratan maço erkek kültürünün trajedisini anlatan filmi Emin Alper'den dinledik.

Film boyunca Tepenin Ardı’ndakileri görmüyoruz. Asıl mesele önümüzde, yanı başımızda mı? Tabii, düşmanı görünmez kılarak, düşman var mı yok mu şüphesini yaratmak nedenlerden birisi. Tepenin Ardı’nda birilerinin, Yörüklerin olduğuna dair somut işaretler var ama bunu filmde göstermeyerek hem tehdit duygusunu, paranoya hissini güçlendirmek istedik hem de önemli olan ‘orada birisinin olup olmadığı değil’ demek istedik.

Bir yandan ‘düşman yaratma’ süreci izliyoruz. Evet, çatışma halinde oldukları bir grup var ancak bu çatışmadan bir düşman çıkması ve bu düşmanın işlevi önemli. Bu düşman içerideki meseleleri görmemenin, üstünü örtmenin bir mazereti oluyor. Problemler, failler içeride olduğu halde dışarıya bakılıyor. Bunu yapan ana karakter Faik. Diğerleri de kendi suçları ve kabahatlerini saklamak için bu sürece işbirlikçi olarak katılıyorlar. Ve hep birlikte, hem pragmatik nedenlerle hem de buna inanarak düşman yaratıyorlar ve kendi problemlerini görünmez kılmaya çalışıyorlar.

2 Aralık 2012

Öldürmeyeceksin!


Gündem belli, sadece izliyoruz açlık grevlerini. Devlet de bizimle beraber izliyor. Durumu ‘zaten rejime ihtiyaçları var’ diyerek alay konusu haline getiren devlet büyükleri bile var, gerisini siz düşünün! Peki çözüm nerede? Ya da var mı? Yeni romanı 'O Muhteşem Hayatınız' okuyucuyla buluşan Oya Baydar’a kulak verdik:

Açlık grevleri sona erdi ama sorun ortada. Bu sürecin çözümünü nerede, nasıl görüyorsunuz?
Çözüm öncelikle insanî ve vicdanî bir dilin egemen olmasında. İktidarın, özellikle de Başbakan’ın dili insafsız, gaddar, aşağılayıcı olmakla kalmıyor, provokatif bir etki de yapıyor. Sadece iktidar partisi değil, bütün siyasal partiler ve yapılar uzlaşmaya dönük bir dil ve bakış sergilemeliler. Açlık grevindeki insanları aşağılamak yerine onların taleplerine kulak vermeli, bu haklı taleplerin hayata nasıl geçebileceği konusunda diyaloğa girmeliler. Belirleyici adım İmralı’ya avukat görüşünün sağlanmasıdır. Bu konuda inatlaşmanın akla ve hukuka dayandırılabilecek hiçbir nedeni yok. Asıl mesele, sorunu  gerçekten çözmek isteyip istemedikleri. Bazı Hükümet üyelerinin çözümden yana oldukları belli oluyor, ancak Tayyip Erdoğan’ın başını çektiği kanat sanki ölümler olsun diye bekler gibi.

Bu mesele sadece açlık grevine girenlerin talepleri doğrultusunda mı değerlendirilmeli sizce?
Açlık grevleri Kürt sorununun bütününden bağımsız değil. Evet, iddia ettikleri gibi siyasal amaçlı  eylemler. Ama bu siyasal denilen eylemin amacı Kürt halkının gaspedilmiş haklarının en doğal ve tartışmasız olan birkaçının iadesinden ibaret. Kürt sorunu sadece bu talepler üzerinden değerlendirilemez kuşkusuz. Yine de haklı taleplerin yerine getirileceğine dair lafta kalmayan adımlar, büyük sorunun çözümüne doğru ilerleme sağlar.

İşin bir de öteki yanı var: Kürt siyasal hareketinin ve tutuklularının talepleri, karşısında tepkisel bir Türk cephesi buluyor. Sorunun çözümünün düğümü tam da burada zaten. Türk milliyetçiliği yıllardır süren savaş ortamında daha da pekişti, derinleşti. Ancak intikamcı milliyetçi söylemin yaygınlaşmasında siyasilerin payını da unutmayalım. Hele de son dönemlerde, Türk milliyetçiliğini yatıştırmak, barış ve kardeşliği yüceltmek, kitleleri sakinleştirmek yerine, geçmişte 1990’ların en zor günlerinde bile kullanılmayan savaşçı ve provokatif bir dil kullanılıyor, kitleler kin ve düşmanlığa teşvik ediliyor.

3 Kasım 2012

Unut ve yerine başka bir şey koy

‘İki Dil Bir Bavul’ gibi ‘Babamın Sesi’ de hakkında konuşulan ve etrafında dönen tartışmalarla kendini yeniden var etmeyi becerebilen bir film. Her ikisi de küçük bir hikayeden böylesi devasa bir soruna/sorunlara dair yeni ya da önümüzde durduğu halde görmekten kaçındığımız bir kapı açmayı beceriyor.


‘Babamın Sesi’nde Maraş Katliamı’ndan etkilenen Kürt-Alevi bir ailenin hikayesini anlatan Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan, gerçek ses kayıtlarından ‘gerçek’ bir film çıkarmayı başarıyor. Geride kalanların travmasını anlamaya çalıştığı gibi ülkenin ‘kirli’ tarihi ve asimilasyon politikasını büyük sözler etmeden hikayeleştirebiliyorlar. Eskiköy ve Doğan’la ses’leri, filmi, geçmişi ve gündemi konuştuk:

Önce filme dönüşen bu ses kayıtlarından başlayabilir miyiz?
Zeynel Doğan: Babam yurtdışına gittiği zaman uzun süre gelmiyordu. O zaman bizde okur yazarlık yoktu. Babam için de mektup 2-3 yıllık süreyi giderebilecek bir malzeme değildi zaten. Bizde de yazabilecek okuyabilecek hiç kimse yoktu. Telefon da yoktu. O zaman otururduk teybin başına, annem bizi konuştururdu. Herkes bir şeyler doldururdu. Babam da bizim için bir şey hazırlar, cevaben o kaseti gönderirdi. Biz hep o kasetleri dinlerdik. Sonradan öğrendim ki, kaset, o dönem bir nevi iletişim aracı olarak kullanılmış.

Annem o kasetleri titizlikle sakladı. 4-5 yılda bütün kasetler kayboldu, yakıldı, atıldı. Telefon geldi çünkü ama annem sakladı. Ben de dinliyordum ama elimde 2 kaset vardı. Bunun önemli özel bir şey olduğunu hissettim ve ne yapabilirim diye düşündüm. O sıralar Özgür (Doğan) ve Orhan İki Dil Bir Bavul için Diyarbakır’a gidip geliyorlardı. Konuştuk, projemi anlattım. Heyecanla dinlediler. Sesleri dinledikten sonra daha ciddi tartışmaya başladık. İlk önce belgesel üzerinden gidecektik. Ama bunun daha fazla şey söyleyebileceğine dair bir fikri vardı Orhan’ın. ‘’Kurmaca katarsak daha güçlü bir şey olabilir’’ dedi. 

Orhan Eskiköy: Benim kişisel olarak şöyle bir problemim var. Hafızam çok kötü. Ailemin hafızası çok kötü. Dedemden öncesini bilmiyoruz. Hiçbir şey aktarılmamış, hiçbir şey konuşulmuyor. Kafamda hep soru işaretiydi o hafıza meselesi. Bir de gündelik yaşamda konuşulur hani ‘belleksiz bir toplumuz’ diye. Meselelerin üzerini kapatmışız. Sivas, Çorum, Kanlı 1 Mayıs… Hiçbirini konuşmuyoruz, hatırlamıyoruz. Benim babam da işçiydi Libya’da. Hiçbir şey yok, mektup, fotoğraf yok. Kayıp bir 2,5 yılımız var. Babam eve döndüğünde kızkardeşim ona baba demedi. Çünkü baba yoktu. Benim kişisel olarak Zeynel’in hikayesine öykünmem olabilir. ‘’Şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın’’ demesi, sanki hükmü geçecekmiş gibi babalık yapıyor olması çok hoşuma gitti. Bir anda parçalar birleşti, özellikle İki Dil Bir Bavul’u çekerken çocukların yetişkin hali gözümün önünde canlandı. Dili yasaklanmış bir çocuk büyüyor ve dağa kadar gidiyor. Bu parçaların birleşmesi bende büyük bir heyecan yarattı ve meseleye girdik

2 Kasım 2012

‘Bu ülkede hava yastığımız yok’


Bu kez ‘’Fuhuş istemiyoruz’’ diyen bir gup başroldeydi. Hedeflerinde translar vardı. Onlar istemedikleri her şeyi, herkesi yok etmekle kendilerini mükellef hissediyorlar. Semtlerini, şehirlerini, daha doğrusu ülkelerini temizlemek istiyorlar. ‘’PKK'yla savaştığımız gibi travestilerle de savaşır, sizi buradan yollarız" demişler. Ne kadar da güzel özetlemişler! Tüm mesele bu aslında.

Her ay en az bir linç vakası patlıyor bu ülkede. Ne de olsa devlet de sevmiyor ‘öteki’leri. Bakanlar, milletvekilleri, bürokratlar, gazeteciler, köşe yazarları... Herkes rahatlıkla nefret suçu işleyebiliyor. Dokunulmayacak şeyler var bir de düzeltilmesi, ehlileştirilmesi, asimile edilmesi gereken ‘öteki’ler var. Normalde kaostur tüm bu yaşananların özeti ama bu ülkenin sıradan rutini maalesef.Okuyup, izleyip geçiyoruz. O yüzden de gündem hep aynı. Bu ay değişmeyen gündemi, yani linç kültürünü Ahmet Büke’yle konuştuk:

Her ay linç haberi eksik olmuyor gündemden. Son olarak Avcılar’da translar linç edilmek istendi. Linç kültürünü toplumumuzun parçası olarak görebilir miyiz?
Bize özgü bir durum değil sanırım. Farklı olana, ötekine duyulan korku ve nefretin kökeni çok derinlerde. Ama galiba bizde bunun bir itibarı var. Linci başlatan, katılan bundan utanmıyor. Aksine bu eylemi ona bir kimlik de sağlıyor kimi zaman. Ahlakı kurtaran, mahalleyi savunan, devleti, ülkeyi sahiplenen aslan parçası oluyor.

Bu ahlak polisliğinin azalmadan devam etmesinde, bunun devlet nezdinde de destek bulmasının ne kadar etkisi var?
İşte buna en son tüy diken de bu mevzunun bizim siyasetimizde yeri ve zamanına göre bir kamu vazifesi sayılması. Göstermelik de olsa yürüyen hukukun kimi zaman tamamen devreden çıkarılması bekamız için ihtiyaç oluveriyor. “Sivil savunma” konusu mühim. Kuvvetler zinde olmalı. Nefret suçu konusunun bu kadar ağırdan alınması, evelenmesi gevelenmesi cahillikten kaynaklanmıyor ya.

10 Ekim 2012

’Bir mezarlığın üzerine ev kuramazsınız’

‘’Bir mezarlığın üzerine ev kuramazsınız’’ diyor Şebnem İşigüzel. Bu topraklar için özetle durum bu aslında ama devletin hiç de umurunda olmadığını biliyoruz. Yüzyıllık sorunlara yenilerini ekleyerek yaşatıyor bizleri devlet, sağolsun! ‘’Devlet evimize, yatağımıza kadar girdi’’ klişesi çoktan eskidi bile. Her ay yeni meseleler kapıda. Ve hepsi aynı yere çıkıyor maalesef… Yazar Şebnem İşigüzel ile hızına yetişemediğimiz gündemi konuştuk:


Sizin de çocuğunuz olduğu için sormak istiyorum; Kürtaj yasağı ve 4+4+4, 66 ay meselesi başta olmak üzere eğitim politikaları üzerine ne düşünüyorsunuz?
Kürtaj bireyi ilgilendirir. Bireyi ilgilendiren bir konuda devletin söz sahibi olması elbette dayatmadır. Eğitimde 66 ay meselesinde de benzer şey söz konusu.  Toplumda tartışmaya açmadan kararı alınıverdi. Siyaset ne zaman halk adına yapılacak merak ediyorum doğrusu. Çocukları zorla okula göndermek ciddi bir dayatma. Alt yapı hazır olmadığı için ailelerin endişeleri olabilir. Bu aileleri doktor raporu peşinde koşma mecburiyetinde bırakmak, insanları mutsuz edip açmaza sürüklemek siyasetin ve devletin uyguladığı bir nevii psikolojik şiddet oluyor.

Bu politikaları muhafazakarlık çerçevesinde görmek yanlış veya eksik olur mu? Ve bir toplum tasarımından bahsetmek abartılı mı olur?
Elbette bizler siyasette yaz-boz, deniyoruz-görüyoruz durumuna çok alışığız. Ama elbette bu işin, bu uygulamanın mühendislik bir hesaplaması olabilir. Hep halkın %50’si böyle istiyor deniliyor. Peki bunu istemeyen %50 niye dikkate alınmıyor ? Ben bu ülkede kız çocuklarının baş örtüleriyle üniversiteye girememelerine de karşıydım. O çocuklara yapılan faşizmdi. Şimdiki kimi dayatmaların da bundan farkı yok. İntikam almak çirkin ve uygunsuz bir tanım olacak ama valla yerine koyacak başka bir şey de bulamıyorum. Sanki şimdi birileri intikam alıyor. Bence intikam siyaseti değil balkon siyaseti yapılmalı. Herkesi içine alan kararlar ve uygulamalar gerekiyor. 

5 Ekim 2012

Zamanı değiştiren performanslar

Dot'un yeni oyunu Sarı Ay'da yönetmen Pınar Töre ve oyuncular, 4 sandalye ve 1 şapkayla harikalar yaratıyorlar. Zamanı, mekanı ve en çok da seyircinin algısını değiştirmeyi başarıyorlar.


 Dot'u tekrar tekrar anlatmaya gerek yok elbette ama her yeni oyunlarının çıkışında Dot'un kimliği ve dünyası üzerine konuşurken son cümlede 'iyi ki varlar' demekten alıkoyamıyoruz kendimizi. Yeni oyunları 'Sarı Ay' da seyirciyi affalatacak türden...

Lee Macalinden, şapkası ve sessiz Leila Suleiman'ın hikayesi Sarı Ay. Kendilerinden, çevresindekilerden kaçan, kaçtıkça kendini bulan kayıp bir kuşağın hikayesi.

Bedensel dile dayalı oyunda oyuncular sadece 1 şapka ve 4 sandalye ile devasa bir görsellik yaratıyorlar. Hızına yetişemediğimiz kısa paslarla her sahnede kafamıza an'lar kazıyorlar. Oyuncular adeta dekorun kendisi haline geliyor. Zaten böyle bir paslaşmadan geriye mest olmuş zihinlerimiz kalıyor.

İlk yönetmenlik denemesinde müthiş bir işe imza atan Pınar Töre'ye oyunun kodlarını sorduk. Biz aradan çekiliyoruz, yönetmen konuşuyor:

‘’Başlangıç’’
Daha önce yönetmenlik yapmadığım için ‘‘hemen kafamda bir oyun canlandı ve bunun böyle olmasını istedim, hemen sahneye koydum’’ gibi bir şey diyemem. Böyle bir süreç olmadı. An’lar vardı kafamda, oyundan belli bölümleri net görüyordum kafamda. Ve her zaman fiziksellik vardı kafamda. Süpernova’yı yaptığımız dönemde bedenle çalıştığımız için bende yer etmişti ve çok zevk almıştım bedeni kullanarak hikaye anlatmaktan. Yine Sarı Ay’da da kafamda net olan sahneler vardı, göle atlama sahnesi gibi. Bu çok netti. Daha sonradan oyunun anlatım üslubunu dramaturg çalışmayla çözdüğümüzde diğer sahneler de belirmeye başladı. Yani bir anda olmadı. Zaman aldı. 

23 Eylül 2012

Babamın Sesi ve televizyondaki ses

Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan'la Altın Koza sırasında konuştuğumuzda anlatmışlardı; Adana’daki gala sonrası bir izleyici ‘’Bu ülkede herkes Türk’tür’’ minvalinde bir şeyler söylemiş. Sonuçta çok duyduğumuz ama 'Babamın Sesi'nden sonra kurulması muhtemel olmayan bir cümle olduğu için biraz garipsemiştim... Dağlara, taşlara yazılmış bu sloganı çocukluğumuzdan beri aklımıza kazıyorlar ama yine de merak ettim, böyle bir filmin ardından hatırlatma/ hatırlama ihtiyacı nereden doğmuştu acaba?


‘Babamın Sesi’ En İyi Film ödülünü aldıktan sonra Twitter’da bir sinema yazarı bu merakımı giderdi sağ olsun: ‘’Tuttular En İyi Film ödülünü vatan evlatlarını şehit eden zihniyete destek olan filme verdiler… Ulusal yarışmalara Türkçeyi altyazılı olarak kullanan filmler ve belgeseller katılmamalı…’’ Daha fazlasını da yazdı ama manşetler böyle. Nereden baksanız tutamayacağınız bir açıklama. Böyle açıklamaları bakan, milletvekilli ya da yerel kahramanlardan duymaya alışığız aslında, mesela İdris Naim Şahin’e çok yakışırdı. Ya da bu filmi izlemeyenlere yakışırdı bu sözler. Çünkü, filmi izleyip böyle bir çıkarım yapmak için anlamamak için çabanız ve ‘Türklük’ üzerine kurulu dünya görüşünüz olması lazım.

Babamın Sesi (Ve İki Dil Bir Bavul) bu ülkenin geçmişine ve bugününe slogan atmadan, ajitasyon yapmadan, büyük sözler söylemeden bakmayı, gerçeğin kendisini sinemaya dönüştürmeye çalışıyor. Beğenir beğenmezseniz, eleştirirsiniz, size kalmış ancak filmin meselesini dahi anlamayıp kuru milliyetçilikle bu açıklamaları yapıyorsanız bunun adına sinema eleştirmenliği, yazarlık demek zorlaşır. Bu bakış açısının sonunun nerelere gittiğine yüzlerce kez tanık olduk.


21 Eylül 2012

'Bildiğimiz bir dünyada yaşamıyoruz artık'

Araf'ta hayatı döngülere hapsolmuş iki gencin hikayesini anlatan Yeşim Ustaoğlu ile Araf'ta kalan hayatları konuştum...


Araf’ta kalmak yerine filmdeki karakterlerin Araf’ın içine doğduklarını söyleyebilir miyiz? Çok doğru. Araf’ta kaldıkları yere doğmuşlar ki, oradan çıkamıyorlar. Bu hayatları kendimiz tercih etmiyoruz. Doğduğumuz yeri de. Bu çocukların yaşadıkları yer, tercihleri, süre giden hayatları, koyamadıkları perspektif, beklentileri, o bekleyiş hali - mekanlar da dahil - bütün bu döngülere baktığımız zaman, o Araf döngüsünü görüyoruz.

Araf’ta kalmalarını devam ettiren şey bir yandan da o beklentiler diyebilir miyiz? Diyebiliriz herhalde. Aslında çok iyi bildiğimiz bir dünyada yaşamıyoruz artık. Öyle bir döngünün içindeyiz ki, hakim değiliz. Her şeyin çok hızlı değiştiği, değişemediği, sıkışmışlık halinin hakim olduğu, vizyon tutamadığımız bir döngü. Hele Zehra ve Olgun gibi sıkışmışlık içinde yaşayan, kalakalmış hayatlara baktığımızda önlerinde hedef koymak konusunda daha sert bir toplum olduğunu görüyoruz. Bu hakimiyetsizlik bütün dünya için geçerli. 

İkisinin de – ve çevresindekilerin - hayatında belli rutinler var. İşleri, vardiyaları, aileleri gibi. Diğer yandan da o rutine eklemlenen hayalleri ve televizyonda izlediği programlar. Daha büyük bir ufuk kuramıyorlar. ‘Ben şöyle bir mesleği seçeyim’ gibi. Gitme olgusu içinde bile bu bakış yok. En cesur olanı Zehra ama onun gitme fikrinin içinde bile yok. Olamayacağını biliyorsunuz; ‘şöyle okuyayım’, ‘böyle becereyim’ diyemeyeceğini. Birçok başka genç için ihtimal olan şeyin bu çocuk için geçerli olmadığını, o yüzden hayalini televizyondan devşirdiğini görüyoruz. Öteki de yarışmadan para kazanırsa bir şeylerin değişebileceğini, para kazanacağını, sınıf atlayacağını düşünüyor. Ufuk değiştirmeyi beceremiyor.

Bu korkutucu dünyanın parçasısınız


Adım başı karşımızda. Dev binalar, gökdelenler, AVM’ler, kısaca nefes alamadığımız her yer. Yetmiyor tabii, Billboard’lar, televizyon reklamları, boy boy gazete ilanları üzerimize üzerimize geliyor. Bu modern dünyaya ayak uyduramayanlardansanız eğer bu kabusun altında eziliyorsunuz demektir. Terry Gilliam’ın ‘Brazil’ini hatırlamak işten bile değil. 1985 yapımı filmde Sam Lowry, sadece kapitalizmden, baskıcı rejimden, bürokrasiden kaçmaz. Modernizmi ayakta tutan, bitmek bilmeyen o dev binalardan da uzaklaşmaya çalışır. Yaşanacak tek yer hayallerdir. Filmlerdeki modern distopyalardan ne kadar uzaktayız tartışılır ancak yaşadığımız ülke modern bile olamayan taş yığınlarına doymak bilmiyor. ‘’İmajlar, reklamlar ve reklamcılığın bir dalı olan politika gibi sayısız kurgular arasında yaşadığımızı’’ söyleyen J. G. Ballard’ın yarattığı gerçekliği yaşayarak tecrube ediyoruz, ne mutlu bize!

Ve şimdi Ballard’ın Gökdelen’i güzel (!) bir zamanlamayla Türkçede. Her şeyi içinde olan bir gökdelen; süpermarketi, alışveriş merkezi, havuzu, bankası... Yok yok. Zaten bunun için tasarlanmıyorlar mı? Olanaklarıyla göz kamaştırsın, lüks, güvenli huzurlu bir ortam sunsun. Aynı reklamlardaki gibi! Ballard, bir kez daha yaşadığımız dünyanın hiç de öyle bize anlatıldığı gibi olmadığını gösteriyor ‘Gökdelen’de. Gökdelenler üzerinden toplumun panoramasını çiziyor, en kuytu köşelerine kadar didik didik ediyor.
  
İki bin kişinin yaşadığı Gökdelen sınıfsal tabakalardan oluşuyor. Her geçen gün sınıflar arasındaki nefret savaşa dönüşüyor. Üst, orta ve alt sınıf arasındaki mücadele elbette meydanlarda değil asansörde, merdivenlerde, alışveriş merkezinde yaşanıyor. Gökdelen bir yandan kendi insanını yaratırken bir yandan da yaşayanların dönüşümünü sağlıyor. ‘’Mahremiyet ihtiyacı asgari düzeyde kalan, nötr atmosferde gelişkin bir makine ırkı gibi serpilen, soğukkanlı, duygusuz bir kişilik yaratıyordu.’’ Her şeye karar veren kesim adı üstünde ‘egemen sakinler’. Onların şarap şişeleri ‘aşağıdakiler’in kafalarında, balkonlarında, arabalarında patlıyor. Hiç sorun değil. Düzen böyle. Kaos çıktığında bile şarap şişeleri, boş bira kutuları gideceği yeri biliyor. O partiler niye yapılıyor, alttakiler niye aşağılanıyor sanıyorsunuz?

1 Eylül 2012

Siz Zombiler

7 yıl önce bir köşe yazısı sayesinde haberim olmuştu Robert Heinlein'ın o müthiş öyküsü 'All You Zombies'ten. Fazlasıyla sarsıcı ve etkileyici(ydi). Öykünün bakış açısı, kafa karıştırıcı derinliği, anlatıcı-anlatılan farkını yok sayması, zihin açıcı finali/finalsiz sonu ... Ki, okuduğum sadece kısa bir özetiydi. Evde arka arkaya birkaç 'zamanda yolculuk' filmi izleyince aklıma düştü yine. Buraya da koymak istedim. Öykünün - ilk okuduğum hali - Türkçeleştirilmiş kısa özeti ve orijinali (İngilizce) aşağıda:

Siz Zombiler
''Bir adam bara gelir ve barmenle sohbet etmeye başlar ve kendisini 'Evlenmemiş anne' olarak tanımlar. Barmen meraklanınca anlatır...

Kendisi bir kız çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve doğumdan hemen sonra bir yetimhanenin önüne bırakılmıştır. O yüzden genç bir kızken kendi kendine söz vermiştir, 'Bir gün bir çocuğum olursa asla onu terk etmeyeceğim' diye. Ama bir gün karşısına bir adam çıkmış ve onu kandırmıştır, adamla beraber olmuş ve hamile kalmıştır ve bu arada adam da ortadan kaybolmuştur.

Doğum çok ama çok zorlu geçmiş, sonunda bir kızı olmuştur. Doğumu gerçekleştiren doktorlar, başta rahmi ve yumurtalıkları olmak üzere bütün üreme organlarını aşırı tahribattan ötürü almak zorunda kalmış ve bu arada onun vücudunun içinde erkek organları da taşıdığını görmüş ve onu bir erkeğe çevirmişlerdir.
O hastanede iyileşmeyi beklerken bebeği hastaneden çalınmıştır... O gün bugün sokaklarda sarhoş biçimde dolaşmaktadır...

13 Ağustos 2012

'Birey olmak günahkâr olmak gibi'

Nedir bu ‘halkın hassasiyeti’ mevzusu? Devlet bir şeyi yasakladığında mutlaka karşımıza çıkıyor. Peki, kimleri kapsıyor bu hassas halk? Neden sadece belli bir kesimin hassasiyetleri dikkate alınıyor? Kitap, dergi satışı yapan D&R mağazaları da Bir+Bir dergisini yasakladığında müşterilerinin hassasiyetinden bahsetmişti. O zaman da sormuştuk ‘nedir bu hassasiyet’ diye. Sonrasında hiç azalmadan sürekli gündemimize düştü yasaklar ve hasssasiyet; başka dergiler, kitaplar, filmler, diziler... Parkta sevgiliyle ele ele tutuşmaktan kürtaja kadar uzun bir liste maalesef... Hassas halkın rahatsız olduğu şeyler bitmiyordu, bitmedi de çünkü. Bu kez de One Love’da karşımızdaydı. Alkol yasağının ucu aynı yere çıktı, başka türlüsü beklenemezdi zaten.


Ve hep aynı şeylerden bahsedip duruyoruz. Sürekli tekrar. Yapacak bir şey yok, gündem sağ olsun. Peki, birey olarak varolmak neden bu kadar zorlaştı? Devamlı ne yapmamız gerektiğini söyleyen politikacılar, yasalar, yasaklar ve diğer yandan –nedense - kimseyi rahatsız etmeyen kentsel dönüşüm politikaları, TOKİ reklamları ve daha çok kâr mantığında boğulurken anlam veremediğimiz bu gündemi Hakan Bıçakçı’yla konuştuk:

Her ay mutlaka yeni bir sansür, yasak gündeme düşüyor. Gerekçe olarak da genellikle 'halkın hassasiyeti' gösteriliyor. Bu nasıl bir 'halk'tır ve kimler dahil bu halka?
‘Halkın hassasiyeti’ demokratik bir söylem gibi sunulsa da, günümüz koşullarında özgürlükleri kısıtlamanın sloganı haline gelmiş durumda. Bireysel hakları yok eden, azınlıkları ötekileştiren, mahalle baskısını resmileştiren bir formül adeta… Üstelik bu tanımda kullanılan ‘halk’ı kimlerin temsil ettiği duruma göre değişebiliyor. Yani burada tutarsız ve ikiyüzlü bir tutum var. Örneğin kentsel dönüşüm gibi olaylarda aynı ‘halk’ın uğradığı haksızlık ortada. Yine de kimse hassasiyetten bahsetmiyor. Bir de şu bir çelişki değil mi: Halkın hassasiyeti halkın özgürlüğüne engel oluyor. Demokratik ve çatışmasız bir yönetim için çoğunluğun değil, çoğulculuğun desteklemesi gerekir.    

10 Ağustos 2012

Twitter ya da Zion

Twitter'da siyasi haberler, yazılar paylaşıyoruz. Kötü şeylere lanet ediyoruz. Muhalif oluyoruz, içimizi rahatlatıyoruz. Gerçek ise yanımızdan akıp geçiyor. O 140 karakterde müthiş şeyler oluyor, tahayyül edemeyeceğimiz bir paylaşım var elbette ama siyasi nutukların vardığı nokta bir bilimkurgu karesi gibi... Beyaz bir ekran ya da bomboş uçsuz bucaksız bir çöl. Rakamlar, harfler arasında yalnız bir karakter.


Her cümlesi zihin açan Jean Baudrillard yaşasaydı Twitter üzerine güzelce döktürürdü... Gerçi, yazdıkları da yeter, yeni bir çözümleme yapmaya gerek bile yok ancak ilham verdiği filmlerden Matrix üçlemesinde (kendisi bu Hollywood yapımını önemsemez bile orası ayrı konu) isyancıların/muhaliflerin şehri olan Zion, fena halde Twitter'ı hatırlatıyor. Zion, direnişçilerin, isyancıların, sistemi değiştirmek isteyenlerin şehridir. Dünya yok olmuş, bir yalanla, simülasyonla yaşarken, gerçeğin farkında olan bir grup insan buna karşı koymaya çalışır. Fakat, Mimar'ın sözleri her şeyi yıkar; o isyanlar, karşı koymalar, o savaş sistemin bir parçasıdır. Sistem, her şey kusursuz olarak kurulduğunda çöker çünkü. Herkesin uyutulduğu sistem ayakta kalamaz. Yeniden yapılır, doğrusu bulunana kadar altı defa yıkılıp, yeniden kurulur. İnsanın içinde 'karşı olma' dürtüsü vardır ve sistemin buna izin vermesi gerekir. Ama küçük bir yere hapsederek. Zion bunun için yaratılmıştır. Zion sistem için gereklidir.

Zion benzetmesi zorlama ya da ağır gelebilir ama Türkiye'nin apolitik evrimleşme süreci düşünüldüğünde çoğu kullanıcı için sosyal medya kullanımının belirli şablonlara sıkıştığı ve 'gerçek'ten, sokaktan, samimiyetten uzak olduğu rahatlıkla söylenebilir.

‘’… 700 Facebook arkadaşı, 30 Twitter takipçisi ve blogumun kim bilir kaç okuru… Büyük çoğunluğu da Toronto’da yaşıyor. Peki davetime kaç kişi geldi? Bir. Bir. Bu nasıl olabilir? Muhtemelen herhangi bir bara girip yan masadakilere içki ısmarlasam daha fazla insanla tanışırdım.’’


19 Temmuz 2012

Büyük cellatlar

Express dergisi yıllar önce Yılmaz Güney'in 'Büyük Cellatlar' filmini arka kapağa taşıyarak Türkiye'nin 'büyük cellatları'ndan bir kısmını sıralamıştı. Fazla açıklamaya gerek yoktu, filmden kare çok şey anlatıyordu. O isimleri bir arada görmek yeterince manidardı zaten. Medyanın, televizyonun kirli yüzleri, nefret suçunu meslek haline getirenler, Genelkurmay'ın/şimdi hükümetin sözcüleri, kirli manşetlere imza atanlar, karakter aşınmasında çığır açanlar hepsi bir aradaydı.



Şimdi o muhteşem kapağı hatırlamak/hatırlatmak şart oldu. Malum gündem hiç değişmiyor, hatta bazı karakterler de. Yenileri ekleniyor, oyun devam ediyor. O yüzden toplu bir fotoğraf çekmek iyi geliyor insana.  Express başladı, gerisi gelir nasılsa:

İdris Naim Şahin, Melih Gökçek, Mehmet Ağar, Engin Ardıç, Emre Aköz, Hilal Kaplan, Markar Esayan, Nihal Bengisu Karaca, Haşmet Babaoğlu, İbrahim Karagül, Fatih Altaylı, Yiğit Bulut,Yıldırım Demirören, Ali Koç, Erman Toroğlu, Rasim Ozan Kütahyalı, Fatih Terim, Emre Belözoğlu, Hıncal Uluç, Nazlı Ilıcak, Güneri Civaoğlu, Sinan Çetin, Kenan Evren, Süleyman Demirel, Ertuğrul Özkök, Yılmaz Özdil, Korkut Eken, Ali Ağaoğlu, İzzet Çapa, İsmail Türüt, Reha Muhtar, Ali Murat Güven, Ercan Saatçi, Celalettin Cerrah, Hüseyin Avni Mutlu, Akit, habervaktim, Milli Gazete, Yeni Şafak, ''Fetullah Gülen Hoca Efendi'' diye eğilenler, Osman Pamukoğlu, Hakan Şükür, Mümtazer Türköne, Sinan Engin, Faruk Aksoy, Turgut Özakman, Mehmet Kamış, Mehmet Baransu, Nagehan Alçı, Erdoğan Bayraktar, Taha Akyol, Salih Memecan, Ali Sürmeli, Oğuz Haksever, Hilmi Yavuz, Metehan Demir, Akif Beki ...

16 Temmuz 2012

Hassasiyet çağı

Devamlı karşımıza çıkan 'halkın hassasiyeti' yalanı nedir? D&R, Bir+Bir dergisini yasakladığında da, Ölüm Pornosu, Yumuşak Makine gibi kitaplara dava açıldığında da önümüze sürülen bu yalandan ömür boyu kurtulamayacağız galiba. Neden bu kadar güçlü ve geçerli bir gerekçe olduğu gerçeği bir yana asıl mesele, kim bu 'hassas halk'ı temsil ediyor? Neden biz içerisinde değiliz bu halkın? O 'zararlı' yayınları okumak isteyenlerin hassasiyeti neden önemli değil? Cevabı biliyoruz tabii ki. Uzun bir süredir herkesin bildiği şeyleri tekrar edip duruyoruz zaten. Ve yine bilinen bir gerçeği kabul etmek gerekiyor artık. Herkesin muhafazakar alanları sorunun merkezinde ve kendi alanlarımız dışındakilere de gözümüz kapalı. (twitter muhalifliğimizi saymazsak)



Fotoğraftaki çocuk nereye koşuyor bilmiyoruz aslında? Neyden kaçıyor? Kendi ülkesinde yaşadığı böyle bir an hafızasından çıkar mı bir daha? Artık, nasıl yaşadığı toprakları sevebilecek? 3-4 ay önce çekilmiş bir fotoğraf ama ülkenin doğusu için ezberlenen bir kare. Dün Diyarbakır'da yaşananları herkes gördü diyemeyiz bile. Medya diye bir şey yok, biliyoruz. Twitter çevremize bağlı olarak olarak sosyal medyada takip edebildik ancak. Kürtlerin çoğunluğunun temsilcisi olan BDP Milletvekilleri ve Diyarbakır halkı açık açık devlet tarafından ağır şiddete maruz kaldılar. Peki, bu şiddet ne kadar insanı ilgilendiriyor? Çoğu insan için devlete zarar vermek isteyen 'teroristler' onlar. Ülkenin doğusundan bihaber ya da ezberledikleri bilgilerle/nefretle yaşayan, milliyetçi reflekslerle hareket eden bir kitle için. Bu durumda bu ülkeden nasıl bir hassasiyet beklenir? O hassasiyetle diğerini karıştırmamak lazım elbette.

Peki, ahlaki listemizde neler var; 'gençlerin ahlakını bozacak' DVD'ler, kitaplar yasak, paralı kanallarda bile filmler sansürlü, heteroseksüel ilişki dışında bir şeyi aklımıza bile getirmeyelim zaten, politik film, dergi, gazete yasak, son 10 yılda Kürt sorunuyla alakalı 25 film yasaklandı örneğin, televizyonda evlilik dışı ilişkiyi gösteren diziler tehdit edildi, kürtaj dinen günah, dini, vatanı eleştirmeyi aklından geçirme zaten!

13 Temmuz 2012

'Öylesine buzlaştık ki utanç duymuyoruz'

Memleket duygusu nasıl bir şeydir, neydi, neye dönüştü, nerede başlayıp nerede biter? Ayfer Tunç, ‘Memleket Hikayeleri’nde bu topraklara, geçmişe, şimdiye dair yüzlerce fotoğraf çekiyor; geniş açılı fotoğraflar, her şey net. Üstelik nostalji değil fazlasıyla gerçek…


Memleket duygusunu nasıl tarif edersiniz artık? Hızla değişiyor mu bu duygu?
Eskisi gibi olmadığı kesin, hele genç kuşaklar için. Memleket deyince iki farklı şeyi kast ediyoruz. Biri doğup büyüdüğümüz şehir, diğeri bütün ülkemiz. Benim memleketten anladığım ikincisi, diğeriyle öyle derin bir bağım olmadığını kitapta da anlattım. Benim kuşağım yurtdışına ancak iki yılda bir çıkılabilen bir dönemde yaşadı. Bizim hayat hakkında bildiğimiz her şey kendi içimizden geliyordu. Kendimizi ancak kendimizle ölçüyorduk. Bugünkü kuşaklar için dünya, hayat, memleket bizim anladığımızdan başka. Genç kuşaklar için buralı olmakla dünya vatandaşı olmak arasında, geçip geçmemenin onlara kaldığı ince bir çizgi var sadece. Dolayısıyla dünyaya açılan bütün pencerelerini kapatarak kendini kandırmaya meyilli olanlardan değilseniz ülkenizi diğer ülkelerle çok daha derin ve dikkate değer bir bakışla kıyaslayabilirsiniz. Ama bunun hiç de acısız bir tecrübe olmadığını söylemem gerek.

Memleket Hikayeleri anlatmak aynı şeyleri tekrar etmek anlamına mı geliyor? Memleket konuşmayı nasıl tarif edebilirsiniz?
Aksine, bugün memleket hikayeleri anlatmak, benim için büsbütün başka bir anlama geliyor. Söylenecek çok yeni şey var. Hatta öyle çok ki ve hepsi de öyle önemli ki pek çoğuna sıra gelmediği, gelenlerin üstünde yeterince durup düşünmemize fırsat kalmadan yeni şeyler yaşandığı için derinleşemiyoruz, dişe dokunur düşünceler üretemiyoruz. Her olayın, her düşüncenin, her olgunun ancak yüzeyini sıyırabiliyoruz. Biz en sıradan gündelik hayatımızda bile gündeme kilitlenip kalmış bir ülkeyiz. Memleket konuşmak her gün yenilenen gündemi gözden geçirmekten ibaret hale geldi. Gerçi hak yemek istemem; gündemin yoğunluğuna kapılmayıp memleket hakkında soğukkanlılıkla, belli bir mesafeden çalışanlar, düşünenler de var ve iyi ki varlar.

9 Temmuz 2012

Yaşanamayan şeylerin güzelliği

'Güzel bir şeyin öncesi en iyi andır' (Romain Gary, Biletiniz Buraya Kadar)


Margot ve Lou, birbiriyle iyi anlaşan, birbirini anlayan mutlu bir çift gibidir. Ancak, Margot'nun Daniel ile tanışması hayatındaki boşlukları sorgulamasına, evliliğindeki çatlakların derinleşmesine sebep olur. Daniel, Margot'nun sıradanlaşan hayatında yeni, güçlü bir kıpırdanmadır. Kocası olan adamı hala seviyordur Margot ama bu sevgide tutkudan eser kalmamıştır artık. Bildiğimiz, hikayeler; hayatın boşlukları ve yeni bir heyecan... 

Margot, Daniel'ı deli gibi arzular ama acı çeker çünkü kocasının bunu haketmediğini düşünür. Adeta ikiye bölünür. Bir yanda düşünmekten vazgeçemediği bir adam, diğer yanda bu sadakatsizliği hak etmeyecek kadar iyi bir koca. Hatta kocasını aldatmasının önündeki engel sadakat değil, iyiliktir. Restorandaki sahnede Daniel'la cümlelerle sevişirken, o sadakat çoktan parçalanır zaten. O yüzden, koca bir ömür, dağılmasını istemediği bir evlilik, banliyölerdeki hayatı değildir geride bırakacağı, sadece 'iyi' bir kocadır.

Yeni tutkular, rutinleşen hayatın kurtuluşu, mutsuz hikayelerin ilacı mı? Hemen yanıbaşımızda ama dışarıda duran o yeni arzuyu yaşayamama dürtüsü ne olacak? Cevap, yaşlanmış vücutlarıyla hayattan bir şey beklemeyen kadınlardan geliyor. Henüz bozulmayan genç, çıplak vücutlara sahip Margot ve Geraldine'e seslenirler; ''yeni şeyler eskir''. Elde kalan o ebedi sorun; yani acımasız boşluklar, o rutin...  

Margot ve kocasının kızkardeşi Geraldine, 'yeni eskir' diyen yaşlanmış, pörsümüş vücutlara bakarken kalıverirler bir an için. Hayatın gerçekleri ara sıra yoklar, öyle anlardan biridir. Margot, içinse zamanlaması manidardır o anın. Hayatına Daniel'ın girdiği dönemde, zihnine saplanan karelerden biridir o sözler. Çünkü, en büyük korkusu hayata geçmek üzeredir...


Margot'nun hayatttaki en büyük korkusunu ilk sahnede öğreniyoruz. Aktarma uçuşlarda uçağı kaçırmaktan delicesine korkuyor. 'İki arada kalma' kabusu hayatının tam orta yerinde dutuyor. Kocasını bırakırsa ne olacak? Bunun ağırlığını asla taşıyamaz ama... 'Ama'lar da çoktur zaten. Bir şeylerden kaçarken ya kendini boşlukta bulursa? Hangisi daha korkunç; hayatındaki boşluk mu, yoksa içine düşmekten korktuğu önünde duran 'belirsiz' hayat mı? Daniel'la yeni bir başlangıç Margot'yu nereye götürür, ömür boyu mutluluğa mı? Biliriz ki; bu sorular o sıcak yaz gününde eriyip gidecek, cevapları da hayatın sonuna gelindiğinde öğrenilecek muhtemelen...

Banliyödeki o sıcak kadar rahatsız edici 'Take This Waltz'. Margot'nun fırının yanında sıcağın yüzüne işlediği sahne uzun süre akılda kalacak gibi... Tüm o romantik sahnelerine rağmen rahatsız edici. Cohen'in filme adını veren şarkısından çıkan güzellik ve hüzün bir arada çünkü. Ve yaşanamayan şeylerin güzelliğini gösterdiği için. Hayatın 'eksik' tarafını gösterdiği için. Geraldine'in söylediği gibi: ''Hayatın içinde kocaman bir delik var. Deli gibi o deliği doldurmaya çalışamazsın.''


6 Temmuz 2012

N5 - Burak Aksak ve 5 sahne

Önce başlık seçemedik, sonra uzun süren mesaj trafiğinin ardından '5 sahne olsun' dedi. O an iyi bir iş çıkacağını tahmin etmiştim.


Söylemesi ayıp çekim sırasında eğlendik tabii ki, diziler, filmler, sahneler, yaz sıcağı, teras kıskançlığı, komik insana komiklik yapan ekibimiz... Kuralı yıkıp bir N5 daha bile yapasım geldi çekim bittikten sonra. Son olarak 5'e almadığı filmlerinin de çok güzel olduğunu söylemek isterim.

Burak Aksak'tan 5 sahne: İzlemek için tıklayınız

11 Haziran 2012

'O yanık kokusu, o kan üzerimize sıçrıyor'

Karin Karakaşlı bu ülkenin vicdanı olan isimlerden... Kaleminden çıkan her söz, savaş çığlıkları, nefret yazıları, kirli politikalar ve medyanın iki yüzlülüğü arasında adeta nefes alınabilecek bir vaha. O yüzden, zihnimiz açılsın diye gündemi bir kez daha ondan dinlemek lazım…


Şehir Tiyatroları yönetmeliğinin değiştirilmesi ve sonrasındaki gelişmelerden başlarsak…
Asıl mesele zihniyet, çok farklı alanlarda ama hep aynı şekilde tezahür ediyor. Kendine dair olanı kendi beğenilerine göre oluşturmak demek geri kalanın yaşam hakkını ortadan kaldıran bir iç müdahale demek ve bu iç müdahale her şeyi zapturapt altına alıyor. Bir hizalandırma gayreti...  Çoğu alanda hissediliyor. Giderek bir tahammülsüzlük iklimine dönüşüyor her şey. Sürekli her alanı bu kadar kutup halinde yaşarsak geriye bir zemin kalmıyor. İdeolojik bile değil, bu neyin kutuplaşması bilemiyorum. Bildiğin iktidar ve güç alanları; poliste karşılığı var, yargıda var, sanatta da olacak gibi. Her şeyden öte İstanbul’da bunun karşılığı var zaten.

Kentsel dönüşüm değil mi?
Evet, İstanbul’un kentsel dönüşüm diye geçirdiği hallere bakmak lazım, aynı hoyratlık. Çok ürkütücü… Ne kadar çabuk yapıldı, akşamında karar alındı, hemen Meclis’ten geçirildi, mikrop defeder gibi belli alanlar boşaltıldı. Oralarda kurulmuş hayatlar var. Şehirle insanın organik bir bağlantısı vardır; mekan seni belirler, eşyanın senin üzerinde hakkı vardır, yaşanmışlıklar vardır ama bunların hepsini görmezden gelip bu mantaliteyle insanları defedip, o gökdelenleri dikiyorsun mahalle dokusu diye bir şey kalmıyor. Mahalle çok insani bir şeydir, manavın bakkalın seni tanır, esnafla iki çift laf edersin, birinin çayını içersin ve kendini koca şehirlerde kaybolmamış hissedersin. İnsana iyi gelir. Ve bunlar birden bire yok ediliyor. Gazi Mahallesi’nde Venedik Evleri reklamı görüyorum. Korkunç bir tiyatro dekoru yaratılıyor, gerçeklik duygunla, hakikatinle oynanıyor. Her şey ters yüz oldu. Bu kadar dengesizlik bünyeleri bozar, sağlıklı bir şey göremiyorum.

8 Haziran 2012

N5 - Doğu Yücel ve bilimkurgu

Prometheus çok konuşuldu, tartışıldı. Biz de kalemini ve hikayelerini çok sevdiğimiz, gerçek bilimkurgu fanı Doğu Yücel'e soralım istedik; en iyi 5 bilimkurgu filmini?


Liste klasiklerle dolu ama yine de itiraz etmek istedim, çünkü 5 rakamının az geldiği başlıklardan biri buydu. İşte Doğu Yücel'in güzel listesi:

En iyi 5 bilimkurgu filmi: İzlemek için tıklayınız

17 Mayıs 2012

'Neyi, kime satıyorsun?'

Uçan Süpürge'de Bilge Olgaç Başarı Ödülü'nü alan Füsun Demirel, tiyatroların özelleştirilmesi düşüncesine tepkili: ''‘Her şeyi satın alırım’ bakışı var iktidarın. Ama burada alıp satmak istediğin şeyin malzemesi insan. Neyi, kime satıyorsun? İnsan onuru alınıp, satılamaz...''

Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali'nin açılışındaki en güzel kare Bilge Olgaç Başarı Ödülü'nün sahibi Füsun Demirel'in ödülünü aldığı andı. Demirel ödülünü almak için sahneye çıkarken, küçük ikizleri de ona eşlik etti. Hatta annelerinden rol bile çaldılar. Çocuklarıyla birlikte ödülünü alan Demirel, bir de konuşma yaptı ve Şehir Tiyatroları yönetmeliğinin değiştirilmesi ve sonrasındaki özelleştirme tartışmalarını sert bir şekilde eleştirdi. Biz de Demirel'le ödül sonrasında buluştuk ve tiyatro yönetmeliğinin değiştirilmesini, aldığı ödülü, Bilge Olgaç'ı ve kadın sinemasını konuştuk:


Ödül konuşmanızda Şehir Tiyatroları yönetmeliğinde yapılan değişikliği sert bir şekilde eleştirdiniz… Devlet eliyle elbette tiyatro yapılmaz doğru ama devletin bazı yükümlülükleri var; kültür ve sanatı geliştirmek için katkı yapması gerekiyor. Bu bütün dünyada, özellikle gelişmiş ülkelerde olmazsa olmaz bir şey. Artık bunun üzerinde konuşmak bile ayıp. Bizim çok uzun zamandır tartıştığımız bir şey zaten, devlet tiyatrosu modeli eski bir model çünkü. Kadrolu olduktan sonra o yıl bir oyunda oynasanız da, oynamasanız da 12 ay boyunca maaşları alıyorsunuz. Yıllar içinde bu sistem tabii ki yozlaştı. Rapor alıp, ‘Bu sene repertuarda beni idare edin, benim dizim var’ gibi anlayışlar göze battı. Bunların hepsi değişmesi gereken şeyler. Avrupa’da bu konuda çok iyi modeller var, onlara bakılabilir. Çok basit şeyler bunlar.

14 Mayıs 2012

Bu 'İstanbul'lar bambaşka


Charles Vess, Dany Henrotin, Roberto Diso gibi usta çizerler geldiler, İstanbul'u gezdiler ve kendi İstanbul hikayelerini çizdiler. 'Çiztanbul'u editörü ve çizerleriyle konuştum...


 Studio Rodeo, özgün çizgi roman projelerine devam ediyor. Dünyanın farklı köşelerinden, farklı ekollerden gelen usta çizerler, İstanbul'a geldiler, gezdiler ve her biri kendi İstanbul hikayesini çizdi. Çiztanbul'da Charles Vess, Dany Henrotin, Roberto Diso gibi usta isimlerin İstanbul'unu görmek her bakımdan heyecan verici. Kimi İstanbul'un tarihinin içinde kayboluyor, kimi gizemli bir kadının peşinden gidiyor, kimiyse kaotik İstanbul sokaklarında macera yaşıyor. Her biri birbirinden keyifli ve değerli olan hikayeleri bir araya getiren projenin yaratıcısı ve aynı zamanda kitabın editörü Murat Mıhçıoğlu'yla konuştuk.


İlk olarak projeden bahsedebilir misin? Nasıl ortaya çıktı, nasıl gelişti?
Çeşitli ülkelerdeki çizgi roman festivallerinde tanıştığımız sanatçı, yazar ve editörlerin birikimini, İstanbul’u merkeze alan bir çalışmada değerlendirmek istedik. Hem çizgi roman profesyonellerinin zihnindeki Türkiye imajını değiştirmek, hem de İstanbul’un büyüsünü “dışardan bakan” gözlerle sunmaktı amaç.

Çizgi roman projelerini nasıl yürüteceğinizi bilmeniz, işin sadece bir bölümünü çözüyor. Çalışmayı fiilen başlatabilmek için bir sponsora ihtiyacımız vardı. Sur Balık bu noktada devreye girdi. Şehri bizzat görerek, içinde yaşayarak tanıyacak misafir sanatçılarımızı onların turizm alanındaki deneyimi ve maddi katkıları sayesinde ağırladık. Çalışma ziyaretlerinin verimli geçmesini sağlayan koşullar, kitaba da yansıdı tabii: Her bir sanatçı, oldukça çok sayıda farklı müze, semt, sokak, insan tanıdı; İstanbul’un farklı yüzleriyle karşılaşarak eserlerine aktarabildiler.

12 Mayıs 2012

Özgürlük kapının ardında

Jonathan Franzen, Aile Sırları’ndan (The Corrections) 10 yıl sonra yine – ve iyi ki - aileye bakıyor. ‘Özgürlük’ bir ailenin üç kuşak öyküsünü anlatsa da Patty ve Walter Berglund’un hikayesi aslında. Ve bir özgürlük sözlüğü bir bakıma; bağımlılık, sorumluluk, birliktelik, ödeşme, güven... Bütün bu kavramların  ‘özgürlük’le birlikte yeniden kurulduğu bir hikaye.


Berglund’lar banliyöde yaşayan orta sınıf bir aile. Patty ve Walter’ın kendi ebeveynleriyle kurdukları ilişkileri çocuklarıyla olan ilişkisine yansırken seçimleri ve pişmanlıkları arasında kalan yaşamları da önümüzden akıp gidiyor. Franzen’ın lineer olmayan bir kurguyla anlattığı ailenin öyküsü, karakterlerin özgürlükle olan ilişkisi insanlık tarihinin, kadın erkek ilişkisinin, evlilik kurumunun çıkmazlarını gösteriyor.

Gençlik yılları, üniversite zamanları, evlilikleri boyunca, kitabın kahramanı olan çifti izliyoruz. Problemli bir aile olduklarını ilk bölümden anlıyoruz. Patty, sıkıcı, sıradan hayatını özetlercesine mutsuz. Walter uzakta; Patty ile arasındaki mesafe uzaklıktan öte koca bir yaşam sanki. Oğulları Joey hiç sevmedikleri karşı komşusunun kızıyla beraber. Ve ailesinden o kadar kopuk ki sevgilisinin ailesiyle yaşıyor. Ve Jessica, başka bir hayata başlamak üzere o da. Sayfalar ilerledikçe ailenin hayatındaki en önemli dönemlere,  geri dönülmez hatalara, yaşamlarını biçimlendiren kararlarına tanık oluyoruz. İlk sayfalarda yalnızca uzaktan baktığımız Berglund’ların yavaş yavaş içine giriyoruz, onlardan biriymişçesine yanımızda nefes aldıklarını hissediyoruz. Ayrıntılar ortaya çıktıkça karakterler ‘gerçek’ kişiler olarak belirmeye başlıyor çünkü. Franzen’ın anlatımı üç kuşağa yayılan hikayeyi canlı-kanlı bir şekilde kafamıza yerleştiriyor.

4 Mayıs 2012

'Bu balon mutlaka patlayacak'

İstanbul’u nefes alınamaz hale getiren sistemi ve kentsel dönüşüm politikaları altında yok olan hayatları anlatan ödüllü belgesel ‘Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir’i yönetmeni İmre Azem’den dinledik...


Her gün televizyonda, gazetelerde görüyoruz daha doğrusu maruz kalıyoruz. Toplu konutlar, siteler, yeni şehirler... Reklam panolarından ibaret olsa iyi, panoların arkasında artık gerçekleri var. Yeni inşa edilen bu şehirlerle, TOKİ’lerle, AVM’lerle dolu etrafımız. Bir şehirde yaşarken en kötü şey Terry Gilliam’ın ‘Brazil’ filmini hatırlamak olmalı galiba. Daha da kötüsü, koca bir kabusu andıran Brazil-vari bu dünyaya alışıyoruz, yaşıyoruz sonuçta. Çok küçük bir bütçeyle çekilen ve bir haftalığına gösterime giren ‘Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir’ alıştığımız bu ‘kabus’un ne olduğunu, kentsel dönüşüm politikaları altında şehrin neye dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Bunu yaparken hem büyük resme bakıyor; neoliberal politikaların sonuçlarını masaya yatırıyor hem de bu ‘dönüşüm’ yok ettiği hayatları gösteriyor.

3. Köprü’den ulaşım sorunlarına, emlak krizinden küresel kent iddiasına, Sulukule’den Taşoluk’a, gökdelenlerden Ayazma’ya kadar İstanbul’un ‘gerçek’ yüzü 90 dakika karşımızda duruyor bir bakıma. Dahası, 90 dakikadan çok fazlasını veriyor ‘Ekümenopolis’. Yönetmen İmre Azem’le filmi ve tabii ki İstanbul’u konuştuk. Ve, son hakkımız kaldıysa eğer ‘bu filmi mutlaka görün’ diye şimdi tam sırası diyebilirim. 

2 Mayıs 2012

Kapitalizme karşı Bruce Lee

Gündelik hayatı, yaşadığımız dünyayı en iyi anlatan isimlerden Turgut Yüksel. Yeni sergisi 'Tarihte Bugün' çok şey söylese de kendisiyle konuşmadan olmazdı: ''Bu ülkede devamlı insanlar ölüyor ve bakıyorsun hiçbir şey olmuyor. Sonra ekonomi büyüyor diye övünüyorlar. 100 sene geçse de aynı günü yaşıyoruz, hiç değişmiyor...''


İki yıl önce, İstanbul’da dev bir gökdelenin inşaatında çalışırken bir işçi kayboldu. 261 metrelik bu ‘en yüksek bina’da kaybolan işçinin cesedi birkaç gün sonra havalandırma boşluğunda bulundu. Temizlik işlerinde çalışan 26 yaşındaki gencin kimliği belirlendi, ‘intihar, cinayet olabilir’ dendi, olay kapandı ama biliyoruz ki bu ülkede çoğu insan o boşlukları dolduramadan yitip gidiyor. Ölüm ölümdür ne de olsa mantığıyla! İşçi ölümleri normal bu ülkede çünkü, çoktan sıradanlaştı, Tuzla’yı, madenleri saymaya bile gerek yok. Görmezden gelme ile hiç görmeme arasında gidip gelen bir hikaye bu. Kısaca, hep aynı günü yaşıyoruz aslında.

Turgut Yüksel bu tekrarı en etkili şekilde gösterenlerden. Yeni sergisi ‘Tarihte Bugün’de hep aynı meseleler etrafında dönüp durduğumuzu, teknolojik ilerlemeler, büyük gelişmeler arasında biz diye bir şeyin olmadığını, reklam panolarının altında yaşanacak alan kalmadığını gösteriyor bir kez daha.

1 Mayıs 2012

Kimse hakikatin aynasına bakmak istemiyor

Ahmet Ümit, yeni kitabı Sultanı Öldürmek’le bu ay okuyusuyla buluşacak. Ümit, polisiye edebiyatının ustası olduğu gibi polisiye ve gerilim sinemasını da en iyi bilen isimlerden. Ümit'le yazdığı kadar iyi anlattığı gerilim sinemasını konuştum.


Sizin için gerilim başlı başına bir tür mü yoksa polisiye-gerilim türünün bir parçası mı?
Aslına bakarsanız benim için önemli olan hikayemi en iyi şekilde anlatabilmektir. Bu bazen gerilim kurgusunda, bazen polisiye türünde, bazen mistik tarzda olabiliyor. İtiraf etmem gerekir ki, öncelikle kendim için yazıyorum. Çünkü yazma süreci en az iki yıl sürüyor; bu sürecin beni mutlu etmesi, heyecanlandırması, hiç bilmediğim dünyalara sürüklemesi, yani gündelik hayatın sıkıcılıklarından kurtarması ve elbette yeni şeyler öğrenmemi sağlaması gerekiyor. Yazım sürecinde bunları yaşayamazsam, yazmanın bir anlamı kalmaz.

Ama işi kategorize edecek olursak, gerilim türü, polisiyeden bağımsız bir alan olarak ele alınabilir. Çünkü gerilim aynı zamanda korku türünün de bir örneğidir ya da psikolojik romanın bir unsuru da olabilir.

Raymond Chandler, Dashiell Hammett gibi Kara Roman türünün büyük isimlerinin sinemaya etkisini düşünürsek polisiye- gerilim sinemasıyla edebiyat arasında - hala - güçlü bir ilişki var mı?
Chandler, Hammett gibi yazarları polisiye türde sinemayı etkilemiş yazarlar olarak tanımlamak daha doğru olur. Bu iki dev yazarın asıl önemi, suçu ekonomik temellerin üzerine oturtmaları ve hikayelerini diyalog ağırlıklı bir yapıda oluşturmalarıdır. Gerek olay örgüleri, gerek kullandıkları dil, gerekse metinlerindeki gerçeklik duygusu her iki yazarın da Amerikan sinemasında, sık sık eserlerinden uyarlama senaryolar üretilmesine yol açmıştır. Hammett’in ‘Malta Şahini’ Chandler’ın ‘Büyük Uyku’su polisiye sinemanın önemli başyapıtlarıdır.

14 Nisan 2012

Bu filmi daha kaç kez izleyeceğiz!

Gerçekler sokaktan, yanı başımızdan, hiç bilmediklerimizden, uzaklardan fırlayıp perdeye geliyor. Devletin şiddetini tekrar tekrar izliyoruz!


Geçtiğimiz haftalarda Taksim’e uğrayan herkes görmüştür ‘167. Yıl Polis Sergisi’ni. Okulların gezi düzenlediği, birkaç ‘ünlü’ ismin afiş yüzü olduğu, balonlu, çiçekli serginin içeriğiyle zihnimizdekiler bir değil elbette, biliyoruz. ‘Devletin şiddetini’ görmek için başka yerlere bakmak gerek. Çok uzağa değil. Nerelere bakacağımız başka bir yazının konusu belki ama mesela Polis Sergisi’nin çok yakınında, son günlerine yaklaşılan İstanbul Film Festivali’nin programına bakılabilir. Festivalin Sinemada İnsan Hakları ve Ulusal Yarışma bölümündeki bazı filmler bu konuda çok şey anlatıyor.

Gazeteci-yönetmen Ruhi Karadağ’ın yönettiği ‘Simurg’ son derece sert ve izlenmesi zor bir film. İzlenmesi zor çünkü devletin şiddetini yaşamış ve hayatları sakatlanmış insanların hikayesini anlatıyor. Karadağ, filmini anlatırken gerçeği de tanımlıyor bir bakıma: ‘’Aslında siz bu filmi daha önce izlediniz.’’ Hep izliyoruz zaten.

11 Nisan 2012

Sesler arasında utanç tarihi

Maraş Katliamı’ndan etkilenen Kürt-Alevi bir ailenin hikayesini anlatan ‘Babamın Sesi’, gerçek ses kayıtlarını etkileyici bir şekilde kullanıyor, iyi bir sinemayla önemli şeyler söylüyor…


 Özgür Doğan ve Orhan Eskiköy, büyük konuşmaya çalışmadan çok şey anlatmıştı 'İki Dil Bir Bavul' ile. Yaklaşık iki saatlik bir sürede Kürt sorununun özüne dair basit ama hayati bir meseleyi etkileyici bir şekilde filmleştirmişlerdi. Şimdi, ikiliden Eskiköy, Zeynel Doğan'la birlikte yönettiği 'Babamın Sesi' ile 'İki Dil Bir Bavul'un kaldığı yerden devam ediyor.


'Babamın Sesi'nde Maraş Katliamı’ndan etkilenen Kürt-Alevi bir ailenin hikayesine tanık oluyoruz. Gerçek ses kayıtlarıyla bir ülkenin tarihine bakıyoruz demek daha doğru olur belki de. Yönetmenlerden Zeynel Doğan’ın ailesinin hikayesinden yola çıkılarak oluşturulan filmin merkezinde ailenin ses arşivi yer alıyor. Gurbetteki baba okuma yazma bilmeyen eşine ve çocuklarına mektup yerine kasetler doldurup yollamıştır. Bir yandan o sesleri duyarız. Öte yandan Maraş Katliamı yüzünden Elbistan'a göç etmek zorunda kalan aile parçalanmıştır. Baba artık yoktur. Anne Base tek başınadır. Oğlu Hasan'ı bekler. Her çalışında telefonun ahizesini onun sesini duyma hayaliyle açar, evin içinde her tıkırtıda gözü onu arar. Hasan'ın nerede olduğunu biliriz, tahmin ederiz. Bu ülke için tanıdık bir yokluk/acıdır ne de olsa. Diyarbakır'da yaşayan diğer oğul Mehmet ise annesinin yalnız olmasından endişe duyar ve yanına gelir. Mehmet'in gelişiyle hikaye biraz daha belirir; ilişkiler, ses kayıtları, geçmiş, tarih açığa çıkar...

2 Nisan 2012

N5- Replikas ve 5 film

Daha önce kapılarını çalmıştık ama bir araya gelememiştik, yeni albümlerinin yolda olduğunu duyar duymaz bir kez daha aradık ve bu kez buluşmayı başardık!



Filmleri anlatmak istediler, biz de dinledik zevkle....

Replikas'ı etkileyen 5 film: İzlemek için tıklayınız

1 Nisan 2012

Yazdığım öykülere hayali soundtrack katıyorum

Edebiyat, müzik, sinema… Doğu Yücel’in imzası olan her işte üçünü de bulmak mümkün aslında. Kendi kuşağının önemli yazarlarından olan Yücel’le edebiyat dışında bırakmadığı müziği konuştuk ve müzik yazarlığına, hikayelerine, eleştiri kurumuna kadar uzandık…

Edebiyatçı olmanın yanı sıra uzun yıllardır müzik yazarlığı yapıyorsun. Senin için ikisi paralel mi gidiyor yoksa tamamen birbirinden bağımsız mı?
Paralel gidiyor diyebilirim. Hep de böyle oldu. Çocukken öykü yazmaya başladığımda bir yandan müziğe olan ilgim bu sürece eşlik ediyordu. Bazı ilk öykülerimde sevdiğim grupların şarkı sözlerinden yola çıkmıştım. Yazarken de kağıt ve kalem dışında en çok ihtiyaç duyduğum şey müzik oluyor. Bir tek son romanım “Varolmayanlar”ı yazarken müzik dinlemekten kaçındım çünkü zor bir kurgusu vardı. O kurgunun içinde kaybolmamak için sessizliğe ihtiyacım vardı. Bu yüzden kendi kendime bir ödül ceza sistemi geliştirdim. “Bu bölümü bitirirsem yeni aldığım albümü baştan sona dinleyeceğim” veya “şu problemi çözersem x grubun konserine gideceğim” gibi oyunlar geliştirdim kendi dünyamda.

Birinde yaratımı gerçekleştiren sensin, diğerinde ise o yaratıma dahil oluyorsun. İkisi arasındaki ilişkiyi anlatabilir misin?
Evet, şöyle diyebiliriz: Birinde büyücüsünüz, diğerinde ise büyübozucusunuz. Bu yüzden iki zıt karaktere bürünmek zorunda kalıyorum. Diğer yandan; üretim safhasının, özellikle sıfırdan bir şey yaratmanın ne kadar zor olduğunu bildiğim için biraz yufka yürekli bir eleştirmenim ben. Bir müzik albümünün üretim aşaması üzerine bir röportaj okuduğumda, kendi kitaplarım için verdiğim emek aklıma geliyor ve her ne kadar kötü bulsam da o emeğin hakkını vermek zorundaymışım gibi hissediyorum. Ama bazen de yazar egoma yenilerek ya da bana yapılan eleştirileri hatırlayıp saçma bir intikam duygusuyla abartılı eleştirdiğim de oluyor. Mesela Sabit Fikir’de Cemal Karanlık’ın Varolmayanlar hakkında yazdığı eleştiri yüzünden bazı albümleri yerin dibine sokmuş olabilirim! (Gülüyor) Kısacası yazar kimliği müzik eleştirmenliğimi olumlu olumsuz birçok açıdan etkiliyor.

25 Mart 2012

İkinci şans


'Bu otelde ayıplanmak yok' Başlık buydu. 5-6 yıl önce okuduğum haberi hatırlıyorum: Danimarka'daki bir otel, eski uyuşturucu bağımlısı, hırsız, seks işçisi, kısaca 'dışlanmış'lara iş imkanı tanıyordu. Fotoğraflar da o dışlanmışlığı, yalnızlığı gayet iyi anlatıyordu...

İkinci şans çok görülüyor bize. Seçimlerimiz, seçemediklerimiz belirliyor her şeyi. Asalım-keselim kültürüyle büyüyoruz sonuçta. Herkesin yargıçlık tasladığı ülkede bazen kaçacak yer kalmıyor. Sabah 8- akşam 6 çalışanlar olarak hata yapmaktan korkuyoruz. Korkutulmuşuz bir kere. Tekdüze ama düzenli hayatımızı ya da prestijli konumumuzu kaybetmek istemiyoruz. Chuck Palahniuk'un dediği gibi; ''Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz'' ama öte yandan dışlanmış olmak da istemiyoruz.

O oteldeki personelin tamamı fiziksel ve ruhsal çöküntü yaşamış kişilerden oluşuyor. Onların yaşadıkları ve şimdiki koşullarıyla benzerlik kurmak onlara haksızlık elbette. Açlıktan ölenler, ana dilini konuşamayanlar, konuşunca hapse atılanlar diye koca bir liste.... Ancak, holdinglerde, ofislerde, şehir merkezinde, steril şekilde yaşayanların da başka bir çöküntünün ortasında olduğu da acı bir gerçek. Zaten işini kaybetmemeye ve yükselmeye odaklı bir toplulukta, kimlik, kişilik gibi ayrıntıların önemi var mı? İkinci şans yoksa üstelik.

Her gün yemekte, sigara arasında, masasında söylenen binlerce insan... Dışlanmışlar oteli dışarıda, 24 saat açık....


24 Mart 2012

Jarmusch'tan Altın Kurallar

Bilen bilir, Jim Jarmusch'un 'altın kuralları' kuraldan çok manifestodur. Altyazı dergisinde okumuştum ilk, şimdi internette kolayca bulmak mümkün. (Golden Rules) Yine de buraya koymak istedim. Sadece sinemayla ilgili değil çünkü, hayata bakış biraz da...


*Kural mural yok
Eğer biri çıkıp da size bir işi yapmanın tek yolu olduğunu söyleyerek, kendi yolunu dayatacak olursa ondan hem fiziksel hem düşünsel olarak olabildiğince uzağa kaçın.

* O aptalların yolunuza çıkmasına izin vermeyin
Size yardım edebilirler yahut etmeyebilirler ama sizi durdurumazlar

*Prodüksiyonun görevi filme hizmet etmektir
Film bütçeye, programa, ya da işin içindekilerinin cv'lerine güzellik olsun diye yapılmaz.

20 Mart 2012

Twitter'da edebiyat mümkün mü?

‘’What is happening’’ (Ne/Neler oluyor) sorusuna cevap vermek için tasarlanan Twitter’da neden 100, 150, 200 değil de en fazla 140 karakter yazılabiliyor? Bilen biliyordur ve çok da anlam yüklemeye gerek yok aslında. Standart cep telefonlarının izin verdiği karakter limiti 140. Ama bu limitin de, bu açıklamanın da gereği yok. Çünkü, önemli olan buradaki kısıtlama ve bu sınırlara göre bir şeyler yazabilmek.


Bir paylaşım alanı olarak Twitter bugüne kadar birçok şey haline geldi ve gelmeye de devam ediyor: Kimi için yediğini-içtiğini duyurmak için bir araç, kimileri içinse kesinlikle daha fazlası. Ünlü birisiyle en kısa mesafe, tartışma meydanı, şöhret için bir fırsat, kolay yoldan muhaliflik, meşhur isimlerin deşifre oldukları yer, yeni magazin-dedikodu aracı gibi… Ve bugün yaklaşık 100 milyon kullanıcıya sahip olan Twitter, çıkış amacının çok ötesinde, bir ‘mikro-blogging’ platformu olarak tüm dünyada hikaye üretmek için de kullanılıyor ve bu yüzden de Twitter'ın yeni bir edebiyat türünün başlangıcı olduğu üzerine yorumlar yapılıyor.

Dünyada bu konuda üzerine konuşmak için sayısız veri var ama Türkiye’de Twitter’ın karşılığı dönemle alakalı olarak edebiyat değil gazetecilik oldu. Ana akım medyanın son dönemdeki rolü değiştikçe Twitter medyanın yerini alarak önemli olaylarda (Van depremi, Oda TV davası, Uludere vs…) işlevsel rol oynadı. Tabii ki bütün dünyada Twitter medyanın bir parçası oldu ama Türkiye’de gazeteciliğin yapılmaya çalışıldığı ‘tek’ yer haline geldi. Edebiyat içinse bunu söylemek – henüz - çok zor...

Twitter'ın bir edebiyat potansiyeli barındırıp barındırmadığı ise dünyada tartışılan bir şey. Yeni, adını henüz duyurmamış, bir yayıneviyle sözleşmesi olmayan yazar (adayları) için alternatifsiz bir mecra olduğu da bir gerçek. Bir kitap çıkarmanın, kendinizi kanıtlamanın, göstermenin zorluğu bir yana, bir kitapla ulaşabileceğiniz okurdan çok daha fazla okuyucu/takipçiye ulaşmak mümkün Twitter’la.

Twitter’ın bu açıdan bir diğer özelliği hızlı şekilde geri dönüş alınabilmesi.Yazdıklarınıza saniyeler içerisinde tepki alabileceğiniz gibi bu doğrultuda interaktif bir şekilde yazım tekniğinizde, anlatım tarzınızda isteyerek ya da farkında olmadan bir değişikliğe gidebilirsiniz. O yüzden de Twitter’ın yazma becerisini geliştirdiğini söyleyenler hiç de azınlıkta değil. Çünkü, genel olarak sosyal medya, tanınmış isimler kadar tanınmamış isimlerin de – varsa - okuyucu(su)yla yakınlaşmasına, fikir alışverişinde bulunmasına önayak oluyor. Bu bakımdan, Twitter için okurun üretim sürecine dahil olduğu bir alan demek yanlış olmaz. 

18 Mart 2012

Kabuslardan kaçış yok!

Curtis'in gördüğü fırtınalar kabus mu, yoksa gerçekten büyük bir fırtına mı yaklaşıyor? 'Sığınak', Curtis'in korku-paranoya dolu dünyasının tarvmalarını etkileyici bir şekilde gösteriyor.


Tanıtımında ‘’Hem bir gerilim filmi hem aile draması hem de doğaüstü bir korku filmi’’ diye tarif ediliyor ‘Sığınak’ (Take Shelter). Çok da sıra dışı değil bu durum aslında, keza söz konusu bir aile ise gerilim de çıkar rahatlıkla, kabusa da dönüşür hikaye. ‘Sığınak’ da bundan fazlasını göstererek bir aileyi merkezine alıyor.


Curtis’in Amerikan taşrasındaki hayatı görünüşte gayet huzurludur. Karısı ve kızıyla sıradan bir hayata sahiptir. Kızlarının işitme engelli olması düzenli hayatlarının tek sorunudur. Ama bir fırtına yaklaşır. Sadece Curtis’in kabuslarında olsa da, bir fırtına vardır. Onun dışında kimse fırtınayı göremez. Bu fırtına ya da kabuslar bir süre sonra Curtis’in hayatını mahveden bir gerçekliğe dönüşür. Gerçek ya da kabus fark etmez, Curtis için ufukta fırtına vardır ve bir an önce önlem alması gerekir.

Curtis’in gördüğü kabus ve halüsinasyonlar evdeki huzurunu, işini, çevresiyle ilişkilerini darmadağın eder, hayatı alt üst olur. Bu kadar büyük bir korkuya sahip olunca herkes sığınacak bir şey arar ve Curtis için de bu sığınak gerçek bir sığınaktır. Artık hayatının merkezinde bahçelerindeki ‘sığınak’ vardır, tek kurtuluş; yapacağı bu sığınaktır, kızını ve eşini orada koruyabilir çünkü. 

Geldiğimiz yer kelimenin tam anlamıyla yıkıcılık

''Dünyaya nasıl alışırsak öyle konuşur, öyle düşünürüz. İçimizden bazıları dünyayı toplayarak hissediyor hâlâ. Onların küçük, bence çok kıymetli hikâyelerini ne kadar çok dolaşıma sokarsak o kadar iyi.'' Bu sözlerle yeterince şey anlatıyor Sema Kaygusuz. Vicdanı kadar sağlam kalemi olan az sayıda yazardan biri. Birhan Keskin ve Musa Anter'in de içinde olduğu yeni kitabı 'Karaduygun'da da 'rahatsız edici' ama rahatsız olmadan yaşadığımız o dünyayı hikayeleştiriyor. Toplumun duyarsızlığını birbirinden bağımsızmış gibi duran bu hikayelerle anlatıyor Kaygusuz. Aslında o hikayelerin hiç de birbirinden kopuk olmadığını göstererek... Kendine has anlatımı ve kurgusuyla etkileyici bir kitaba imza atmakla kalmıyor, ülkenin en büyük dertlerinden birini hikayelerin kendisi haline getirmeyi başarıyor. Kitabın her satırında geçmişten, günümüzden ya da gündelik yaşantımızdan yüzlerce olayı hatırlamamak, içiçe geçen hikayelere zihnimizden an'lar katmamak çok zor. Kaygusuz'la Karaduygun'u ve doğal olarak Türkiye'yi konuştuk...

İsmet Bey, ‘’Sizin duyduğunuzu ben duymuyorum’’ diyor. Kitabın da, yaşadığımız toplumun da asıl meselesi bu diyebilir miyiz?
Yaşadığımız toplumun mu sadece? Öyle olsaydı bir parça ümitli olabilirdim. Yani dünyada gidecek bir yerimiz olurdu en azından. Ama ben duyarsızlığın her çeşidini, her halini, kendi mikroklimasında nasıl da ürediğini birçok ülkede gördüm. Bazı yerde sinsice, bazı yerde gayet doğal bir şeymiş gibi apaçık. İnsanı insan yapan aklından önce hisleridir. Ya da daha doğrusu, düşüncemize göre hissederiz. Dolayısıyla duyarsızlığı bir mesele olarak ele almak bana çok düşünsel geliyor.

Yaşadığımız dönemin/Türkiye’nin en büyük sorunu duyarsızlık-kayıtsızlık mı?
Türkiye’de duyarsızlık sözcüğü hafif kalıyor, o kadar ki, açık söyleyeyim ben artık bunu mental bir bozukluk olarak görmeye daha eğilimliyim. Dengemi kaybetmemek için zihinsel bir yetersizlik, bir zeka yoksunluğu diye görmek istiyorum olan biteni. Hele şu son Hocalı Katliamı anması adı altında yapılan yürüyüşten sonra, ülkemle ilgili son damla umudumu da yitirdim artık. Apaçık bir saldırganlık, ölüleri milletlere, dinlere bölmek, bazılarının üzerinde tepinmek, bazılarını istismar etmek... Biz kayıtsızlığı aşalı çok oldu. Gerçekten büyük bir tedirginlikle söylüyorum, Nazizmin tam içindeyiz. Nazizm, Nazilere has bir şey değildir, onlar sadece sistematize etti, kökeni ta Sparta kentine dayanıyor, hâlâ da sürüyor. Yıkıcılık bir uygarlık sorunu. Egemenler, önce bireyleri uzmanlıklara, görevlere bölerler. Bireyin bildiğinden başka hiçbir şey bilmeye ihtiyacı yoktur. Çocuklar okullarda, erkekler kışlalarda sadece birer sayıdır. Sonra o görevli uzmanları sistem kötüye kullanır; muhtarı emlakçı, doktorları hastanın aleyhine sigorta şirketlerine expertiz yaparlar. Derken her bireye yeni ihtiyaçlar üretirler, ömür boyu bankalara borçlandırıp köleleştirirler, şu dünyada ölüm varken insanı yaşlanmakla korkutup gençliği fetişleştirir, reklam filmleriyle herkesin içine aşağılık duygusu ekerler, derken ağır bir yoksunluk, yoksulluk, sonra açgözlülük, en sonunda kardeşinin, komşunun, arkadaşının soluduğu havayı bile kıskanacak kadar ileri gider insanlar. Bireyler güvende hissedebilmek için topluluğuyla türdeş olmak ister. Kendilerini tarif etmek için ötekine bakarlar. Aiditiyet bağlarıyla anbean silinirken ayakta uyurlar. Gün gelir, kendilerine bakınca hiçbir şey göremezler artık. Kayıtsızlık sadece başlangıç, geldiğimiz yer kelimenin tam anlamıyla yıkıcılık.

Huzursuz bir kitap Karaduygun. Birhan’ı uykusundan uyandıran da, o sesler de huzursuz edici. Huzursuz olmak, uyanmak gerekiyor galiba değil mi?
Uyku burada metafor olarak zihinsel uyuşukluk tabii. Bilincin gelip dayandığı yer, bir açıdan zindeliğin kefareti olarak bir unutma süreci. Ama Birhan’ın uykusuzluğu bir tür yerkabuğunun acılarına açılmak, dünyanın tinini dinlemek yüzünden uyuyamama hali. Uyku kültür tarihinin önemli bir teması. Edebiyatın da. Her yüzyıl başka bir döngüde biçimleniyor. Av, vardiyalı çalışma, savaş, dinsel ritüellere göre değişkenlik gösteriyor, yani tam olarak biyolojik değil. Uykusuzlukla, hayatı uyumak arasında da fark var. İlki, karanlığın sınırlarını deşiyor, ikincisiyse dünyaya aldanıyor.

9 Mart 2012

N5- Yeşim Tabak ve 5 kış filmi

Kar yağışını bir türlü yakalayamasak da 'En iyi 5 Kış filmi' çekimi çok güzel oldu. Yeşim Tabak'ın hayranıyız zaten ve seçimlerine güvendiğimiz bir isimdi ve seçtiği filmler de iyi ki ona sormuşuz dedirtti. Ve bir çekim notu; kar yoktu ama fazlasıyla donduk.



İşte Yeşim Tabak'ın seçimiyle En İyi 5 Kış Filmi: İzlemek için tıklayınız

6 Mart 2012

Gazeteci

Tüm yapılan haksızlıkların, içi boş bir iddianameyle tutuklanmasının, 'komik' davasının, 1 yıldır içeride yatmasının üzerine daha ne kadar şey söylenebilir! Her şeyin ötesinde, Ahmet Şık dendiğinde aklıma ilk önce o kareler  geliyor.


Onunla ilgili en güzel sözlerden birini geçtiğimiz günlerde N5 çekimi için buluştuğumuzda Yeşim Tabak söyledi: ''70'lerin Amerikan filmlerindeki gazeteciler gibi. İnanılmaz bir adam. Gerçekten gazeteci...''

Aklımdaki de tam buydu; All the President's Men, The Parallax View gibi filmlerde gerçekleri ortaya çıkaran gazeteciler. İktidarın, şirketlerin, güç odaklarının inadına gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan adamlar. Kirli oyunlar ve hesaplar altında ezilenleri haber yapmaya çalışanlar. Çok basit ve bilinen şeyler yani! Yalnızca filmlerde olmaz ama bizim buralar için uzak hikayeler. O yüzden Ahmet Şık'ın kendisi bu ülke için gerçek dışı. Gerçek olduğu, gerçekten gazeteci olduğu için...

Tanımanıza gerek yok, sadece yaptığı haberlere şahit olduysanız bile bunun böyle olduğunu bilirsiniz. (Saymaya gerek yok ama birkaç örnek: 'Ahmet Şık'a ait suç delilleri') Onun gibi çok az gazeteci var. O yüzden o tutuklandığı zaman bu ülkede yaşamaya dair beklentileriniz de karanlık oluyor.

Şimdi, 'Türkiye'de gazetecilik bitmiş' deseniz ne olur, demeseniz ne olur. Güzel şeyler oluyor medyası her zaman vardı, hala da var. Gazeteler de çıkıyor, insanlar okuyor, hayat devam ediyor... Bazıları için...



4 Mart 2012

Bu kitaptan uzak durun!

Bu kitaptan uzak durun! Yani; gözünüzü kapatın, korkun, gerçekleri atlayın, böyle de yaşanır ne de olsa. 'Yaklaşan İsyan' aşırı sağcı bir televizyoncunun anlamak istemediğini haykırıyor: ''Felaket gelmiyor, çoktan gelmişti zaten. Tarafımızı belirlemek zorunda olduğumuz bu gerçekliğin içinde felaket.''


Ünlü aşırı sağcı televizyoncu Glenn Beck, her zaman olduğu gibi ekranda birilerine, bir şeylere ateş püskürüyor. Bu defa hedefinde ise 'görünmez bir komite'nin yazdığı 'Yaklaşan İsyan' adlı kitap var. Kitaba gelmeden önce Glenn Beck'e kulak vermek gerek. Malum, kendisi çok mühim şeyler anlatıyor! Özellikle kullandığı dil bize çok şey söylüyor.

Öncelikle hakkını vermek lazım; korkulan materyali yok etme, yok sayma geleneği bizde hala devam ediyor. 'Rahatsız edici' olanı yasaklayarak hala vatanını, milletini koruduğunu sanan kalabalık bir güruh var. Beck ise korktuğu bu 'zararlı' kitabı televizyon başında onu heyecanla izleyen herkese gösteriyor. ''Bu kitabı yasaklayın demiyorum. Okumanız önemli'' diye buyuruyor. Çünkü yok saymanın bir işe yaramadığını düşünüyor. Medeniyet farkı olsa gerek!

McCharty döneminden çıkagelmiş gibi Beck. Komünist avı yetmemiş, anarşistler, komünistler hala tehlikeli onun için. Onları yok sayınca, yasaklayınca olmuyor artık, 'Sakın yok saymayın' diye altını çizerek de uyarıyor. Yasakçı zihniyete karşı, kendince tabii, bunun da altı çizilmeli.

3 Mart 2012

N5 - Ayça Damgacı ve 5 karakter

Hava güzel diye çıkıp Gezi Parkı'nda donarak çekim yaptığımız bir N5 oldu. Çaylar bile berbattı ve ben yine Polaroid fotoğrafta kötü çıktım ama neyse ki, tüm bu söylenmeleri silen bir Ayça Damgacı vardı. Güzel ve doğal anlattı. Ertesinde uzunca bir İstiklal Yürüyüşü de yaptık. Güzel sohbet gibisi yok...


Ayça Damgacı'nın etkilendiği 5 karakter: İzlemek için tıklayınız


1 Mart 2012

Ölen fotoğrafçı aslında hiç varolmadı!

Önce dünyanın en iyi fotoğrafçıları arasında yer aldığı haberleri geldi. Daha sonra bir kazada hayatını kaybettiği. Şimdi ise aslında böyle bir fotoğrafçının asla varolmadığı...


Geçtiğimiz günlerde hayatını kaybettiği haberleri medyada yer bulan 'Türk fotoğrafçı David Natu'nun aslında hiçbir zaman varolmayan sanal bir isim olduğu daha önce iddia edilmişti. Ölümünün ardından bu iddialar daha da önem kazandı. Keza, bir iddiadan çok daha fazlası David Natu olayı...

Önceki aylarda Natu'nun dünyanın en iyi 10 fotoğrafçısı arasında yer aldığı haberlerine fotoğrafçılar tepki göstermiş, Natu'nun 'hırsız fotoğrafçı' olduğunu açıklamıştı. Hatta birçok blog ve sosyal medya platformunda 'hırsız fotoğrafçılar' başlığı altında Natu'nun adı en başta yer alıyordu. Yine de medyanın ilgisini çekmemişti bu 'iddia'.

Ancak, bu haberler iddiadan fazlasını içeriyordu keza Natu'ya ait olduğu belirtilen fotoğrafların gerçek sahipleri internette apaçık ortadaydı. Üstelik, Natu'yu ve onun - iddia edilen - başarılarını ne duyan ne de bilen vardı!


29 Şubat 2012

Çok temiz değildik, iyice kirlendik

Bir meslek olarak gazetecilikten çok, gazetecilik kavramının ana gündem maddesi olduğu bir dönemdeyiz. ‘İçeri’de olan gazeteci sayısı bir hayli korkutucu. ‘Medyadaki dönüşüm’ün gazeteciliğin sonu olduğunu söyleyenlerin de, hiçbir dönemde bu kadar yasak ve sansürün olmadığını savunanların da sayısı az değil. Gazeteciliğin Türkiye’de hiçbir zaman gerçek anlamıyla yapıl(a)madığını aklımızın bir yerinde tutsak da, unutulmayacak bir dönemden geçtiğimiz kesin!




Ancak ‘böyle bir dönemde’ bile Ece Temelkuran’ın Habertürk’ten çıkarılması –en azından bu kadar çabuk - beklenen bir şey değildi. Gerçi kendisi bunu öngören yazılar yazmıştı, ama her şeye rağmen, ülkenin en etkili köşe yazarlarından birinden bu kadar çabuk vazgeçilmesi şaşırtıcıydı. Temelkuran, gazeteyi okutturan isimlerden biri olmasının yanında, Hrant Dink’ten Ahmet Şık’a, Uludere katliamına kadar Türkiye’nin vicdanı olan konularda yazmaktan vazgeçmeyen bir yazardı. Biz de son yazısı ‘Velev ki…’de bile hükümeti kızdırmaktan korkmadan yazan Temelkuran’la, herkesin ağzından düşmeyen konuları konuştuk; ‘Ne olacak bu ülkenin hali?’ gibi büyük konuşmalardan uzakta...

Gazetecilerin tutuklandığı ve ana akım medyanın gazetecilikten uzaklaştığı bilinen gerçekler. Kendi köşenizde inandıklarınızı yazsanız bile, böyle bir medya içerisinde çalışma zorunluluğu rahatsız edici değil miydi?
Zorlayıcıydı ama rahatsız edici diyemem. Muhalefetin marjinalleştirilmeye çalışıldığı bir Türkiye'de her zaman ana medyada yazmayı önemsedim. Şimdi yazmıyorum diye bu fikrimden vazgeçecek değilim. Hala ana akım medya önemli ve oradaki arkadaşların olabildiğince -tıpkı benim de yaptığım gibi- cambazlıklar yaparak orada olabildiğince uzun süre kalmaları gerekiyor.

Bundan sonraki aşamada gazetecilik yapabilecek misiniz? Nasıl bir ortamda ya da kurumda kendinizi var edebilirsiniz?
Bu sorunun cevabını hakikaten bilmiyorum.

26 Şubat 2012

N5 - Berkun Oya ve 5 Müzisyen

En fazla başlık önerdiğimiz konuklardan biri oldu Berkun Oya. Hem çok yönlü bir isim olduğundan hem de zor beğenen zor bir isim olduğundan... Onun seçimiyse müzik oldu.



İşte Berkun Oya'nın etkilendiği 5 müzisyen: İzlemek için tıklayınız