18 Ekim 2011

Karanlıkta meydan okuma

‘Ben Tek Siz Hepiniz’i okumak soğuk, tekinsiz otel koridorlarında dolaşıyor hissi veriyor bir bakıma. Yaşanması da, okuması da, dinlemesi de rahatsız edici hikayeler... Hakan Bıçakçı, ‘Karanlık Oda’da olduğu gibi öykülerinde de sayısız ayrıntıyı birbirine en olmayacak şekilde bağlıyor ve sadece bu ayrıntıların bir araya geliyor olması bile yeterince tedirgin ediyor okuyanı.

Bıçakçı, hikayelerini beş bölümde toplarken (Ben Tek Siz Hepiniz, Çalışma Saatleri, Sakat İlişkiler, Ben Nerdeyim ve Bir Taraf karanlık) aslında varoluşsal bir toparlama yapıyor. Başlangıç, iş hayatı, ilişkiler gibi sıradan insan hikayesi başlıklarını en sıra dışı şekilde doldurarak sıradan şeyleri farklı bir halde görünür kılıyor. Ve bunu yaşadığımız toplumun bütün normlarını, kurallarını unutturarak bazen de artı-eksi değerleri tersine çevirerek yapıyor.

‘Karanlık’ öyküsü örneğin; bütün mahallede elektrikler kesilir. Bir tek anlatıcının dairesinde kesinti olmaz. Apartmanlar, mahalle ve civarı karanlıktadır. İlk başlarda o da kesintiyi bekler. Herkes gibi onun da kesilecektir elbet. Ama ne kadar beklese de olmaz. Günler geçer, bir tek o aydınlıktadır. Kısa bir süre sonra bu durum onu huzursuz eder. Mahalleliden saklar aydınlığını. Herkes karanlıktayken dikkati çekmek istemez. Herkes karanlıktayken o geceleri aydınlıkta oturamaz. Ve sonunda o da ışıklarını kapatır, karanlıkta bulur huzuru.

‘’Görmediklerim tarafından görülme hissi saatler ilerledikçe keskinleşiyordu. Uykum gelip ışıkları kapayana kadar rahat bir nefes alamadım.’’

‘Karanlık’ kitabın en etkili öykülerinden biri olmakla birlikte Bıçakçı’nın edebiyatını daha iyi anlamak için de önemli veriler taşıyor. Bıçakçı’nın huzursuz, tekinsiz hikayelerinde vazgeçemediği öğe olan karanlık, burada huzuru getiren ana izleğe dönüşüyor. Çünkü, karanlık tam da onun edebiyatında böyle bir şey. Aydınlığın kendisi karanlık olurken, karanlık karanlık olmaktan çıkabiliyor. Asıl karanlık başkalarından geliyor çünkü. ‘Başka’ların oluşturduğu koca bir karanlık. Arkasından gelen ‘Promosyon Mont’ ‘Karanlık’ın hikayesini devam ettiriyor bir şekilde. Gündelik yaşamda geçilen bütün yolların ve değişmez sanılan çizgilerin nasıl da basit bir şekilde – olumlu ya da olumsuz - alt üst olabileceğini gösteriyor. Yine ‘Karanlık Mesai’de karanlığı somut – metaforik ayrımına tabi tutarak derdini karşıtlıklar üzerinden anlatıyor.

Bıçakçı’nın edebiyatı için söylenen şeylerden biri de rahatsız edici olması. Ama sertlikten değil, ‘tuhaf’lıkları normale dahil eden bir rahatsız edicilik bu. (En yakın benzerlik Jens Lien filmleriyle kurulabilir belki de. Özellikle ‘The Bothersome Man’deki Andreas karakteri bir Bıçakçı hikayesine rahatlıkla sızabilir) Monolog, ikili ilişki, aile, ofis, mahalle hiç fark etmiyor, hepsinde bir çıkıntı var. Gün içinde karşılaştığımız ‘normal’liklerin hiç de normal olmadığını hatırlatan çıkıntılar. Dışa doğru açılırken içeriye batan, rahatsız eden hikayeler haliyle. Absürt, tuhaf tanımlamaları ise sadece paketin kendisi. Paketin içinde tüm bu akıl dışılık, karşıtlıklar, tesadüfler, gerçeğin bozulmuş hali Bıçakçı’nın dilinin parçası oluyor. Kitapta, bu absürt ya da tuhaf olaylar belirgin bir şekilde ‘Çalışma Saatleri’nde bir adım daha öne çıkıyor, keza, iş yaşamının dayanılmaz ayrıntıları devreye giriyor. Evrak çantaları, klasörler, öğlen tatili, sunumlar, yemek paydosu, çalar saat, rutin… Bıçakçı, Çalışma Saatleri’nde başkarakterin dışındaki her şeyi yabancılaştırarak, her daim tetikte olma hissini kuvvetlendiriyor ama hikayelerin bitişlerini de tam tersine, bir bırakış, üç nokta misali yumuşatıyor, sona ermeden de sonlandırıyor.

Dokunaklı ve kasvetli hikayelerin toplandığı ‘Sakat İlişkiler’de ise, yaşamımızın büyük yer kaplayan bölümünü dakikalarla özetleyebiliyor. Örneğin ‘Rande vu’da bekleyiş ve ayrılışa dair yarımşar sayfalar bir ilişkinin tüm ağırlığını hissettiriyor.

‘’İşte bu baş döndürücü görüntü karşısında huzur içinde ölebilirdim. İnsanın aşık olduğu kişinin kendisini bekleyişini izlemesi harika bir şey. Biliyorum, bu pek rastlanacak bir manzara değil. Çünkü o seni beklerken, sen orada olmazsın. Orada olduğundaysa, artık seni beklemiyordur.’’

Biçimsel denemeler her hikayede hikayenin parçası haline geliyor ama gerçek olaylara dayandığı notu düşülen ‘yalan’da okuyucu da hikayeye dahil oluyor ve yalanı karakterlerle birlikte yaşıyor. Kelime oyunları arasında yalan, yalan olmaktan çıkıyor ve okuyucu yalanın ‘sakat ilişkiler’deki tanımını değişik açılardan ya da hep aynı köşeden görmüş oluyor. Yalan, gerçek, gerçek yalan, yalana dönüşen gerçek… ‘’Bazen her şey bu kadar basittir işte. Yalan da basit bir mevzudur. Fazla ciddiye almamak gerekir. Çünkü gerçek diye bağrımıza bastığımız hiç bir şey, gerçek falan değildir…’’

Bıçakçı’nın hikayelerindeki ruh hali gibi değişmeyen bir şey de kelimeleri. Okuyucu; ‘karanlık’, ‘kusmak’, ‘rüya’ gibi kelimelerle, farklı hikayelerde çokça karşılaştığı gibi her karşılaşmada başka anlamları da karşısında buluyor. Bu ilk bakışta, biçime dair bir fark olarak algılansa da aslında Bıçakçı’nın yapmak istediği şeyin özünü oluşturuyor. Tek bir kişi ve onun karşısında değişen, önünü tıkayan/açan, yolunu saptıran, ona yön veren, onu mahveden ya da tam tersi olan her şey; insanlar, hayvanlar, meslekler, eşyalar, kelimeler, doğa, teknoloji evler, oteller vs. Her şey değişebilir.

Buradan kitabın adına ve genel olarak hikayelerin toplamına bakmak gerekirse; ‘Ben Tek Siz Hepiniz’, daha çok erkeklerin çocukken tecrübe ettiği, çocuklukta genellikle oyunlarda ağızdan çıkan bir meydan okumadır. Ve hayat boyu da sürer bu meydan okuma hali. Hava atma, öç alma, karşındakini ezme, var olma… Hepsi aynı söz öbeğinde toplanır. Sihirli dört kelime… Çocuklukta söylenen çocukça bir laf atma hayatın kendisine dönüşüyor ister istemez. Bıçakçı’nın hikayeleri de toplamda bu meydan okumayı etkili bir şekilde gösteriyor. Hatta her hikaye, başındaki alıntıların kanıtı olarak bile okunabilir. (Taraf Kitap)

Hakan Bıçakçı
Ben Tek Siz Hepiniz
İletişim Yayınları

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder