18 Ağustos 2011

Ne kadar ahlaksız bir kuşağız!

Onlar, ‘zararlı’ gördükleri her sahneyi sansürleyerek yüzlerce filmi katlettiklerini hiçbir zaman bilmeyecekler; çünkü toplumun genel ahlakını ve çocukların fiziksel ve ruhsal gelişimini kurtarıyorlar!


Yasaklar tarihine ne kadar bakarsanız bakın, anlam veremezsiniz. Şaşkınlık hiçbir şekilde azalmaz. Normal olmayan bir şeyler vardır ama, bu ‘normal olmama’ durumunun tam tersine, insanlık tarihi yasakları normalleşerek sindirmiştir. Normalleşmeyi yaşamayanlar/yaşayamayanlar ise her zaman azınlıkta kalmıştır.

Yasağın önemli evrelerinden olan sansür, kurtulamadığımız kabusumuz gibi başköşede durmaya devam ediyor. En yenisi Türk sinemasının klasiklerinden Tosun Paşa’nın başına geldi. TRT’nin bu klasiği keserek vermesi çok konuşuldu. Özellikle de, Adile Naşit’in sahnesinin sansürlenmesi ve olayın Ramazan ayıyla ilişkilendirilmesi... Ama birbirimizi kandırmaya gerek yok; sansür sadece Ramazan’da hortlayan bir şey değil. Ve maalesef bu ne ilkti ne de son olacak. Bırakın TRT’yi, özel kanalları, para vererek satın aldığınız paketlerde bile diziler, filmler sansürlenerek yayınlanıyor. Çünkü, ‘kutsal’ları fazla olan bir toplumuz ve her kesimin muhafazakarlaştığı alanlar var. Hal böyle olunca türlü türlü hassasiyet duvarına çarpabiliyorsunuz. Yani, bu işin başında olanların geleneğine, geçmişine, ahlakına dokunduğunuz (dokunulduğunu zannettikleri) zaman, onlar da toplumu korumayı görev biliyorlar! Ve bunu yaparken, tüm sinemasal zevkleri de yok ediyorlar.


16 Ağustos 2011

‘Bu arada hayat sürüyordu’

Charles Bukowski’nin hiçbir zaman şaşalı hikayelere, ilginç karakterlere, kitap isimlerine ihtiyacı olmadı. Hep aynı karakteri, yaşam biçimini anlattı. Onun dünyasına girmek için belirli bir kitaptan bahsetmek anlamsız olur, keza herhangi bir kitabı Bukowski’nin kendisidir bir anlamda. Bu sebeple ilk romanı ‘Postane’ de sadece ‘Postane’ olarak durmuyor önümüzde.



Bukowski, uzun bir süre postanede çalıştıktan ve aç kalmayı tercih edecek kadar usanıp ayrıldıktan sonra yazıyor ‘Postane’yi, yaşadıklarını.  Ama, ‘otobiyografik’ çözümlemeler ve klişelere mahal vermeyecek şekilde. Kurallara kafa tutan, hiçbir şeye bağlanmayan bir adamın kaleminden çıkan; edebiyat tarihine kafa tutan, hiçbir ekolün parçası olmayan bir roman…

‘Postane’ elbette bir postacının hikayesi değil. Postacılık yapan ama asla postacı olmayan bir adamın hikayesi. Sadece postacı değil hiçbir şey olmak istemeyen bir adamın hikayesi. Akşamdan kalmayı ebedileştiren, işinden/herhangi bir işten nefret eden bir adam… Onun işinden devamlı söyleniyor olması sıradan bir homurtudan öte hayatını özetleyen bir durum. Gündelik hayatın rutininden, ‘yaşamı körelten saçmalıklardan’, kurallardan, emirlerden, cezalardan, insanlardan, katlanılamayan her şeyden uzakta durmaya çalışan bir adam Chinaski. Çalışmadan yaşamaya çalışan bir adam... Onurlu ve zor olan da bu ona göre.

9 Ağustos 2011

'Çakal esnaf olmak istemem'

Leyla ile Mecnun’un senaristi Burak Aksak ile dizinin absürt dünyasını, göndermelerini, neden fenomen olduğunu ve yeni sezonunu konuştuk. Aksak’ın televizyon kariyeriyle ilgili düşüncesi net: ‘‘Televizyondaki o esnaflık haline girmek istemiyorum. O hafta ne hissediyorsam onu yazıyorum. Zaten iyi bir TV senaristi olarak da anılmak istemem.’’


Uzun zamandır televizyonun çıtasını bu kadar yükselten bir yapım çıkmamıştı. ‘Leyla ile Mecnun’ kendine has dünyası, mizahı, karakterleri ve oyunculuklarıyla kısa sürede fenomen oldu. Evet, Türkiye’de fenomen olmak zor değil! Ama böyle iyi bir işin geniş kitlelere yayılması çok sık olan bir şey değildi. O yüzden, bu kadar birbirinin  benzeri işin olduğu televizyonda dizi şablonlarına sağmayan, kuralları hiçe sayan Burak Aksak her anlamda dikkate değer bir ‘şey’ yaratmıştı. ‘TV senaristi olarak anılmak istemem’ derken aslında yapmak istediği şeyi basit bir şekilde özetliyor. Televizyonda dayatılan fabrikasyon dizilere inat ‘gerçekten sevdiğimiz, yaşadığımız şeylerin olduğu’ bir dünya onunki: Aşk acısı, çaresizlik, eski mahalleler, Ferdi Tayfur, Cemal Süreya, Yurttaş Kane, Büyük Lebowski, Dolls… Ve şimdi o dünyayı biraz da ondan dinleme zamanı:

Her şey Ak Sakallı Dede ile başladı galiba...
Hikayenin başlangıcı oydu. Bazen insan kendini çok çaresiz hisseder ya işte öyle bir dönemimdi. Ve o ara bir proje yapmamız lazımdı. Yazsam mı durumu vardı. Her hafta bir şey yazmak istemiyordum ama bir yandan da paraya ihtiyacım vardı. Ve dedim ki, biri çıksa ve ‘’Evlat bunu seçersen senin için en iyisi budur’’ dese diye düşündüm. Peki, böyle bir adam bize yardım etse, bir aşığa yardım etse ne olurdu? Bize öyle gelen bir adam beceriksizin önde gideni olurdu dedim ve ortaya Aksakallı Dede çıktı. Sonra da diğer karakterler. Önce karakter, sonra hikaye... Benim yolum bu: iyi yazılmış karakterler varsa hikaye kendiliğinden gelir.

Seyircinin çok alışık olmadığı mizaha sahip bu proje nasıl kabul edildi?
Böyle bir şeyi yazayım ve kanallara gideyim gibi bir derdim olmadığı için rahattım. Bunun film senaryosunu da yazayım diyordum, belki çekilir çekilmez bilmiyordum. Mesela, çok resmi olmasa da birkaç yapımcı vasıtasıyla bazı özel kanallara hikaye gitti ve ‘Bu da çok abartı’ dediklerini biliyorum. TRT’nin ise reytinglere göre karar vermeyeceğini biliyorduk ve ufak bir kitlesi olur, iyi bir iş ortaya çıkar diye başladık. Ve biz eğlenerek diziyi çekerken baktık ki, 20 bölüm sonra iş büyüdü, başka bir şeye dönüştü.


2 Ağustos 2011

Babadağ, 1960m

30 dakikalık uçuşum başlık kadar cool değil maalesef. Korku dolu 30 dakika daha doğru olur. Çoğu korku veren olay gibi de fazlasıyla heyecanlı tabii.




Zaten, yamaç paraşütü yapmak, hayatı adrenalin dolu olmayan benim gibiler için çıtanın yükselebileceği en üst noktadır herhalde.

Sadece, Fethiye-Babadağ'dan yılda 50 bin kişinin yamaç paraşütü yaptığı düşünülürse, sıradan bir şey olduğu da söylenebilir ama her şeye rağmen sonuç; fazlasıyla heyecan...