25 Temmuz 2011

On Bir üzerinden 11

On Bir ‘Büyük bir edebiyat eseri’ değil ama hikayesini sade ve hızlı bir şekilde anlatan, görselliği güçlü bir kitap...



Mark Watson ‘On Bir’e Amerikan sinemasının motiflerini kullanarak başlıyor.  İlk sayfada, insanın kemiklerini donduran bir Şubat ayında, karlı bir Londra gecesinde, radyoda program yapan Xavier’le tanışıyor okur. İmgeler ilk sayfadan itibaren güçlü bir şekilde beliriyor. Kar, hayaller, pişmanlıklar, hatıralar, seçimler…

Amerikan sinemasının en sevdiği kavramlardan kader/şans/tesadüf  ‘On Bir’in hikayesinin temelini oluşturuyor. Ve hikaye her ne kadar Londra’da geçse de – şehir seçiminin önemi ilerleyen sayfalarda belli olsa da -  New York, ya da Amerikan rüyasının arzı endam ettiği herhangi bir yer resmediliyormuş hissi hakim kitaba. Burada Gilles Deleuze’ü hatırlamakta fayda var. Deleuze, ‘Amerikan rüyasına sadece bir rüya olduğu eleştirisi yapılamayacağını, çünkü onun bütün gücünü kendini bu şekilde sunulan bir rüya olmaktan aldığını’ belirtmişti. Mark Watson da, popüler kültüre ait bu sunuşu etkili bir şekilde kullanarak hikayesinin çatısını kuruyor fakat bir süre sonra resmi aynı hızda alt üst ediyor.


Aslında, ‘On Bir’de bu ‘rüya’nın genel motiflerini bulmak zor; hayallerdeki aşk, konfor, romantik kareler, steril yaşam vs. hiçbiri yok ama Watson uzaktan da olsa o rüyanın varlığını hissettiriyor. Radyo istasyonundan ulaştığı hikayelerle o rüyayı gösteriyor. Ve sadece uzaktan gösteriyor. Okuyucu başkarakter Xavier’in geçmişine, gündelik yaşamına dahil oldukça bu beklenti artsa da Watson, - rüyaya asla yaklaşmadan –anlatısının yönünü değiştiriyor ve ‘gerçek’ hikayeye başlıyor(uz).

Watson, kitap boyunca ‘11’ rakamına odaklanmamızı sürekli hatırlatıyor! Her şey ‘11’ üzerine kurulu, bunu biliyoruz. (Yine, Amerikan sinemasının sıkça kullandığı bir durum) Sadece kitabın adından dolayı değil, Xavier’in 11’le olan garip ilişkisi sıklıkla beliriyor; 11 yaşındaki anısı, oturduğu 11 numaralı adres gibi işaretlerle. Ve tabii ki, sarmal şeklinde bir araya gelen ‘11’ hayat. Bu 11 hayat ortaya çıktıkça, kurguda paralel öyküler ile zamansal atlayışlar iç içe geçiyor. Watson, hikayeleri fazla kafa karıştırmadan , yalın bir şekilde birbirine bağlayarak - ‘kolay okunan kitap’ klişesinin ötesinde – Xavier’i her daim merkezde tutuyor. Çünkü sonunda, düğümün çözüleceği nokta, işaretler, tesadüfler her şey Xavier’in kapısına çıkıyor. Daha doğrusu sebep-sonuç ilişkisinin doğduğu nokta o oluyor bir anlamda.

Geceyarısı radyo programında başkalarının hayatlarına dahil olsa da başkalarını kendi hayatına dahil etmeyen bir adam Xavier. Uykusuz gecelerde, hiç tanımadığı insanların korkularına, üzüntülerine, sevinçlerine ortak olan Xavier’in seçimleri – ya da seçmedikleri - ise dışarıda ondan habersiz ’11’ hayatı etkiliyor.  Xavier’in etrafında kurulan bu hikayeler - bazen bir iskambil destesi, bazen bir yelpaze, bazen scrabble torbası benzetmesiyle – giderek büyüyor. Ve bir partide tanıştığı temizlikçi kız Pippa, on bir hikayeyi Xavier’in geçmişine kadar götüren kişi oluyor. ‘’Pippa’nın hayatına girmesiyle Xavier’in değişen hayatı’’ ya da ‘’tesadüfleri/işaretleri birleştiren Pippa’’ diye özetleyebiliriz hikayenin bundan sonrasını.

Xavier’in etrafındaki hikayeleri paralel bir kurguyla değil, ekleyerek birleştirme yöntemiyle anlatmayı seçiyor Watson ve yine edebiyattan çok sinemaya yakın bir anlatı kuruyor. Robert Altman’dan Woody Allen’a,  Jean-Pierre Jeunet’ye kadar birçok yönetmenin filmlerini hatırlatan sinemasal tat fazlasıyla hissediliyor ‘On Bir’de. Watson’ın bu tercihi tartışılabilir. Keza,  yeni bir hikaye anlatmıyor ve bilinen motifleri tekrar ediyor. Ama tam da bunun farkında olduğu için hikayesini etkili bir şekilde kullanmasını biliyor. ‘Hafif bir ton’da hikayesini okura sunuyor; bu bir yandan kolay okunurluk ve sürükleyicilik katıyor kitaba ama asıl olarak büyük sözler söyleyen bir anlatıdan kaçınmasını da sağlıyor. Bu yüzden ‘On Bir’ kader, tesadüf, şans ne derseniz deyin;  hayata dair ‘büyük’ meselelerin sıradanlaştığı binlerce hikaye arasından bu tercihiyle sıyrılmayı başarıyor. ‘Büyük bir edebiyat eseri’ değil ama hikayesini sade ve hızlı bir şekilde anlatan, görselliği güçlü bir kitap. Okuyucuya kendini iyi hissettirdiği için ama daha da önemlisi bunu yaparken rüyanın rüya olduğunu hatırlattığı için okunmalı en azından. (Taraf Kitap - Temmuz)

On Bir
Mark Watson
Domingo Yayınevi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder