25 Temmuz 2011

‘Kötü çocuklar’ın kaderi aynı!

Amy Winehouse gibi müzikal yeteneği tartışılmaz bir isim bundan sonra ‘skandallarıyla’, ölüm şekliyle gündeme getirilecek. Çünkü, onun sıra dışılığı ve muhteşem sesinden önce ahlakımız geliyor!



Her şey ‘sanatçı örnek olmalı’ yalanıyla başlıyor galiba. Toplumdaki ve medyadaki ikiyüzlülüğün şiar edindiği ‘iyi çocuk’ söyleminin en çok dile geldiği hali bu olsa gerek. Amy Winehouse’un ölümünün ardından da bunu işitecek/görecek gibiyiz maalesef. Bir tahminden fazlası, keza; daha önce çok kez yaşadık. Uyuşturucu, içki gibi ‘kötü alışkanlıklar’, hızlı yaşam varsa ölümün arkasında, içlerindeki ahlak polisini hızla uyandıranlar, komplo teorisyenleri azımsanmayacak şekilde büyük bir sese dönüşebiliyor aniden.

Daha şimdiden Twitter’da ünlü/ününü kaybetmiş bazı isimler ‘su testisi su yolunda kırılır’ mealinde yorumlar yapmaya başladı bile. Çünkü, ‘O da uyuşturucu kullanıyordu’, ‘Sonunun böyle olacağı belliydi’, ‘Bu yaşamı kendi seçmişti’… Son yılların en iyi vokallerinden birinin ölümüne böyle bakabilen ve maalesef büyük bir kesimi temsil eden bu bakış açısı uzun uzun analiz edilse bile ancak muhafazakarlıkla iki yüzlülük arasında bir yere konumlandırılabilir. Haklılığına sonuna kadar emin bir bakış açısı üstelik. Çünkü, bizim istediğimiz gibi yaşamayan biri için – kim olursa olsun - son noktayı koyma hakkını rahatlıkla kendimizde görebiliyoruz.

On Bir üzerinden 11

On Bir ‘Büyük bir edebiyat eseri’ değil ama hikayesini sade ve hızlı bir şekilde anlatan, görselliği güçlü bir kitap...



Mark Watson ‘On Bir’e Amerikan sinemasının motiflerini kullanarak başlıyor.  İlk sayfada, insanın kemiklerini donduran bir Şubat ayında, karlı bir Londra gecesinde, radyoda program yapan Xavier’le tanışıyor okur. İmgeler ilk sayfadan itibaren güçlü bir şekilde beliriyor. Kar, hayaller, pişmanlıklar, hatıralar, seçimler…

Amerikan sinemasının en sevdiği kavramlardan kader/şans/tesadüf  ‘On Bir’in hikayesinin temelini oluşturuyor. Ve hikaye her ne kadar Londra’da geçse de – şehir seçiminin önemi ilerleyen sayfalarda belli olsa da -  New York, ya da Amerikan rüyasının arzı endam ettiği herhangi bir yer resmediliyormuş hissi hakim kitaba. Burada Gilles Deleuze’ü hatırlamakta fayda var. Deleuze, ‘Amerikan rüyasına sadece bir rüya olduğu eleştirisi yapılamayacağını, çünkü onun bütün gücünü kendini bu şekilde sunulan bir rüya olmaktan aldığını’ belirtmişti. Mark Watson da, popüler kültüre ait bu sunuşu etkili bir şekilde kullanarak hikayesinin çatısını kuruyor fakat bir süre sonra resmi aynı hızda alt üst ediyor.

Gerçek, dünyanın ucunda!

Not: Bu yazı filmle ilgili bazı gelişmelerden bahsetmektedir.

90'lı yılların sonunda çekilen 'Existenz', 'Matrix', 'Ghost in the Shell', 'Dark City', 'Fight Club', 'The Truman Show' gibi birkaç film, net ve önemli bir resim ortaya koydular. Bu resim; varoluşçuluğu merkeze alırken, sistemin ezdiği bireyi öne çıkardı. Resmi önemli kılan ise; birbirlerinden tema/tür açısından farklı olsa bile, aynı sorunu dert edinerek geliştirilen alt metinlerdi. Hepsinin 'sistem'le sorunu vardı ve sistemi deşifre etmeyi ya da en azından sorgulamayı başlangıç noktası kabul ettiler. Tekil olarak baktığımızda 90'ların en iyileri arasında da yer alan bu filmler yan yana geldiklerinde de - birbirlerinden tamamen bağımsız olsa da - kendiliğinden güçlü bir sistematik yapı oluşturdular. Bu filmler arasında daha gerilerde kaldığından, çok sözü edilmeyen Josef Rusnak imzalı '13th Floor' (13. Kat) için bu sistematik yapıyı en sade şekilde gösteren film diyebiliriz.


1930'larda Los Angeles'ta başlar hikaye. Yaşlı bir adamı takip ederiz. Bir gece kulübünde, genç bir kadınla yataktadır. Ama gerçeği öğrenmiştir ve ''...bu korkunç gerçeği hiç öğrenmemiş olsaydım'' diyerek bir dostuna mektup yazar ve mektubu ona iletmesi için barmene verir. Ardından kulüpten ayrılır evine gider, yatağına girer ve gözünü kapatmak üzereyken seyirci yaşlı adamla birlikte bir gökdelenin 13. katında uyanır. Biraz önce izlediklerimiz bir simülasyondur, Harmon Fuller adlı yaşlı adam kendi hazırladığı simülasyon dünyaya bir yolculuk yapmıştır. Ama uyandıktan sonra mektupta yazdığı sırrı 'gerçek' dünyada birine anlatamadan öldürülür. Bir numaralı şüpheli olarak ise Hannon'un mektubu yazdığı dostu ve teknoloji şirketinin ortağı Douglas Hall gözükmektedir. 

23 Temmuz 2011

N5 - Erdil Yaşaroğlu ve motosikleti

Erdil Yaşaroğlu ile o kadar eğlenerek çekim yaptık ki, elimizde iki kayıt oldu, kıyamadık bugünlere sakladık. Hayalindeki 5 mesleği anlattı, sıra 'motosikletiyle gitmek istediği 5 yer'de...




İşte Erdil Yaşaroğlu'nun motosikletiyle gitmek istediği 5 yer: İzlemek için tıklayınız